AİLE/DENEME

 Hilal Sara KIRLI

 

Yardıma Muhtaç Bir Çocuk Nike Marka Tişört Giyer mi?

İlk aile tespitine çıktığımız gündü. Onlar ile tanıştığımızda ne ile karşılaşacağımızı, kendimizi nasıl tanıtacağımızı, onları nasıl incitmeyeceğimizi, kime nasıl yardım edebileceğimizi bilmiyorduk. O zamanlar yardım edecek olanın biz olduğunu sanıyorduk, sonraları öğrendik ki esas karşı taraf bize yardım ediyor, bizi güçlendiriyor, bizim ailemiz oluyormuş.

Berke, 24 yaşında, ağır mental retarde -toplumda bilinen adıyla zihinsel gerilik- bir çocuk, yüzde doksan bir engelli. Annesinden başka hiç kimse ile yakın bir ilişkisi olmamış, akrabaları tarafından da komşuları tarafından da hep dışlanmış. Dolayısıyla insanlarla nasıl iletişim kurabileceğini hiç öğrenememiş, bu da saldırgan davranışlar göstermesine sebep oluyor. Onunla her ilk tanışan başlarda ondan korkar fakat Berke’nin yanından ne zaman ayrılsanız içiniz sevgi ile dolu ayrılırsınız. Çünkü onun aslında ne kadar masum olduğunu bilirsiniz.

Annesi Ayten ablamız, 43 yaşında. Hem yoksulluk ile hem de yalnızlık ile mücadele ediyor. Eşinden gördüğü yoğun şiddetler sonucunda altı aylık hamileyken boşanmış. Berke’nin babası Berke’yi hiç görmek istememiş. Hatta Ayten abla bir gün Berke’nin babasını arayıp, ‘en azından çocuğunu görseydin’ dediğinde ‘O hala ölmedi mi?’ diye karşılık vermiş alaycı bir üslupla. Ailesi de hiç destek olmamış Ayten ablaya, önceden onlarla yaşadığı zamanlar eve misafir geldiğinde yaz kış demeden ikisini dışarı yollarlarmış, Berke’den rahatsız oldukları için. Şimdi Ayten abla ve Berke onların bir alt katında oturuyor fakat hala varlıkları ile yoklukları bir. Bir gün Berke’nin eli kesilip hastaneye gitmesi gerektiğinde Ayten abla yanında kimse gelmediği için hastaneye götürememişti Berke’yi. Son çare bizi aramıştı birlikte gitmiştik, o zamanlar daha yeni tanışıyorduk. Neden yanında birisine ihtiyaç duyduğunu anlamak için Berke’yi en azından bir kere görmüş olmanız gerekiyor, fakat şu da anlatmaya yetecektir. Sanıyorum ki, eline dikiş attırabilmek için güvenlik görevlileri dahil altı kişiyle ancak tutabilmiştik Berke’yi. Yine bir gün Berke ikinci kattaki balkondan atmıştı kendisini, kaburgası kırılmıştı, dalağı patlamıştı. Bir hafta hastanede yatması gerekti. O kadar yorucu bir süreçti ki, dönüşümlü olarak kalıyorduk yanlarında, günde üç vardiya değiştiriyorduk. Kimisi hiç bırakmadan Berke’nin elini tutuyordu, serumu çıkartmasın diye, kimisi bağlıyordu kendine ve başkalarına zarar vermesin diye, kimisi ayak işlerini hallediyordu, kimisi Ayten abla ile ilgileniyordu. Ve Berke’nin tek bir gülüşü bütün yorgunluğumuzu alıyordu.

İlk gittiğimiz zamanlar evleri çok dağınık oluyordu, normal karşılıyorduk bu durumu, Berke ile ev işi yapmak çok zordur diye düşünüyorduk. Fakat sonraları anladık ki Ayten abla evinin kapısını çalan hiç kimse olmadığı için yaşadığı psikolojik çökkünlükle bunu yapıyormuş. Evlerine ilk misafirliğe gittiğimizde Ayten abla evlerinde ilk kez evlerinde birilerinin çay içtiğini gördüğünü söylemişti gözü yaşlı, aynı şehirde yaşamalarına rağmen ablasının evini bile hiç görmemiş. Bir gün komşuları onlara yemek getirdiğinde, ‘bu yemekler artmıştı.’ diyerek verdiği için Ayten ablanın saatlerce ağladığını bilirim. Bu kadar incinmişliği, dışlanmayı, hor görülmeyi düşününce Ayten ablanın ‘Sizinle tanıştıktan sonra bana özgüven geldi, yaşama sevinci geldi.’ demesini daha iyi anlıyoruz. Yaptığımız bir şey yok aslında, halini hatırını sorup onu sevip saymaktan başka. İçiniz daraldığında kimleri ararsınız, kimlerin yanına gidersiniz, kimler koşar yardımınıza? Kaç kişi geldi aklınıza? Ayten ablanın bunu yapabilecek kimsesi yoktu. Yirmi dört yılını sadece Berke ile geçirmişti.

İlk gittiğimiz zamanlar Berke’nin çok dayağını yedik. Bazen bıçakla bazen sandalye atarak istediğini yaptırmak için tehdit ederdi. Fakat adımı öğrenebildiği, bana ilk ‘Hilal abla’ dediği o an var ki… Dünyalara değişmem o anı. İlk defa annesinden başkaları ile muhatap oluyordu, tedirgin olması, kendini nasıl ifade edebileceğini bilememesi çok normaldi. Fakat artık Berke bize hiç zarar vermiyor, bazen zorlanıyoruz hala ama zarar görmüyoruz ondan. Üstelik sadece biz de değil, yanımızda yeni birisi olduğunda da Berke böyle tepkiler vermiyor, artık insanlarla iletişim kurabilmeyi öğrendi o, hayatlarına yeni insanlar girmesine alıştı. Onu başkalarının da sevebileceğini anladı bence. Bizi çok benimsedi. Yoksa bir yeri ağrıdığında annesine ‘öğrencileri ara.’ der miydi? Düşünün bu engel seviyesine sahip bir çocuğun bir şeyi öğrenmesinin ne kadar zor olduğunu ve Berke buna rağmen zora düştüğünde bizim ona yardım edebileceğimizi öğrenmişti.

Bunları biz mükemmel işler yaptık diye düşünerek anlatmıyorum, Allah’ın yardımı bizim vesilemiz ile ulaştı belki Ayten ablaya, tüm güzellikler Rahman’dan… Fakat sizin de bir Berke’niz bir Ayten ablanız olur belki diye düşünerek anlatıyorum. Toplumun dışına itilmiş o kadar çok insan var ki böyle, siz de birisinin kapısını çalın, yardım etmeye geldim demeyin bilakis birlikte dayanışma içinde olmaya, seni sevmeye geldim deyin. Zaten göreceksiniz ki en çok yardımı siz alacaksınız, sizi koşulsuz seven birileri olduğunu göreceksiniz. Ayten abla bize her defasında ‘bana hiçbir şey getirmeyin, yeter ki siz gelin’ der bütün samimiyetiyle. Bir insanın ne kadar güçlü olabileceğini göreceksiniz belki veya sabrın aslında ne olduğunu bir hayat üzerine nasıl tecelli ettiğini göreceksiniz.

Bir de gücüm yetmediği için anlatıyorum bunları. Ben Berke’nin en sevdiği şeyin kola içmek olduğunu, miyav kart için yapmayacağı şey olmadığını, patlıcan közlemeyi bildiğini, nohut yemeyi sevdiğini biliyorum. Ayten ablanın çocuğuna olan bağlılığına, Allah’a olan teslimiyetine şahit oluyorum. Ama bu kadar. Peki ya diğer Berkelerin Hilal ablası, Şamil abisi kim olacak? Diğer Ayten ablalar evlatları gibi kimleri benimseyecek? Çevrenize bir bakın, nasıl hayatlar olduğunu görün. Bunları yaparken ötekileştirmeyin, yardım eden konumunda olduğunuzu düşünmeyin. Yardımı sadece maddi algılamayın. Arkadaşlarımızla hep söylediğimiz bir şey vardır, bir aileye erzak götürmek, faturasını ödemek çok kolay bir iş fakat o aileye manevi açıdan destek olabilmek en zoru diye. Çünkü o zaman gerçekten zamanınızı harcıyorsunuz, emeğinizi, sevginizi veriyorsunuz. O zaman o ailenin gerçekten dertleri ile hemhal olabiliyorsunuz, maddiyat dışında ne kadar çok şeye ihtiyaçları olduğunu görebiliyorsunuz. En sevdiğimiz şeylerden vermek böyle olmaz mı? Kendiniz için istediğinizi o zaman bir başkası için de istemiş olmaz mısınız? Tam burada yazımın başlığına değinmek istiyorum. Berke kıyafetleri kolaylıkla yırtabilen ve her sinirlendiğinde bunu yapan bir çocuk. Ona markasından dolayı değil, yırtmanın zor olacağını düşündüğümüz kumaşlardan kıyafetler seçtiğimizde tepkilerle karşılaşabiliyoruz. Üstelik bize göre pahalı da olmamalarına rağmen… Çünkü yardıma muhtaç birisinin kaliteli bir şey giymeye hakkı yok onlara göre. Kimisine göre yumurta yemeye bile hakkı yok, onu bile lüks gören insanlarla tanıştık. Oysa benim için lüks olmayan bir şey bir başka insan için nasıl lüks olabilir ki?

Birileri ile dayanışma içerisine gerçekten girelim, göstermelik işler yapmayalım. Bir aileyi açlık sınırının üzerine bir miktar çıkartıp onları terk etmeyelim. İnsani değerleri gözetip insanca yaşayabilmeleri için elimizden ne geliyorsa onu yapalım. Yediğimizden yedirelim, giydiğimizden giydirelim. Sinemaya gitmeyi mi seviyoruz, onu da götürelim. Muhabbet etmeyi mi seviyoruz, onunla da edelim… Mutluluğumuz varsa onu paylaşalım, bilgimiz varsa onu… Dayanışmanın tek bir çeşidi tek bir yöntemi olmaz. İnsan ne kadar çok yönlü ise insanla ilgilenmek de o kadar çok yönlüdür.

Rahman ayaklarımızı iyilik üzerine sabit kılsın.

 

NOT: Yazıda ailenin güvenliği açısından isimler değiştirilmiştir, yazı yazılmadan önce aileden izin alınılmıştır.