HATIRAT    

Seyfettin ÇETİN                                     

 

TANRI İŞSİZ KALDI

 

Denildi ki: Günlerden bir gün, Rasulullah (a) Hz. Ebu Bekir, Osman, Ali, Fatıma ve Âişe (Allah hepsinden razı olsun) ile oturmakta idiler. Hepsi de Rasulullah’ın huzurundu bulunuyorlardı. Rasulullah (a) birden şiddetle ağlamaya başladı. Öyle bir ağlayış ki, dayanılmaz!

Bunu gören Hz. Ebu Bekir şöyle dedi: anam babam sana feda olsun ya Rasulallah! Niçin ağlıyorsun?

Rasulullah buyurdu ki: Ümmetimin önünde uzun ve zor bir yol, omuzlarında ağır bir yük ve birçok da maasiyeleri (günahları) bulunmaktadır. Ahrette azaba girerlerse ben nasıl ağlamayayım!

 Hz. Ebu Bekir bundan duygulanarak dedi ki: Ya Rasulullah! Sen gönlünü hoş tut! Allah bana izin verirse, kıyamet gününde ümmetinin asileri hakkında durum vahimleşirse onların yüklerini hafifletmek için günahlarının yarısını yüklenirim.

 Rasulullah (a) Ebu Bekir’i tahsin ve taltif etti ve de dua etti, memnun ve mesrur oldu.

Sonra Peygamber (a) Hz. Ömer’e teveccüh ederek, şöyle buyurdu: Ya Ömer! Ebu Bekir’in sözlerini işittin. Günahkâr ümmetim için sen ne yapacaksın?

Hz. Ömer cevap verdi: Ya Rasulullah! Ebu Bekr’in yapmayı vaad ettiği şefaat kadarına benim gücüm yetmez. Allah (cc) bana o gün izin verirse, ben de ümmetinin günahkarlarının günahının üçte birini yüklenirim. Rasulullah Ömer’i taltif etti sena etti, memnun ve mesrur oldu.

     Rasulullah (a) sonra Osman’a dönerek şöyle buyurdu: ya Osman! Kardeşlerini işittin. Sen ümmetimin günahkarları için ne yaparsın? Hz. Osman şöyle cevap verdi: Ya Rasulalah ben o kardeşlerimin yaptıklarını yapamam. Allah o gün bana izin verirse, ben ümmetinin günahkarlarının günahının dörtte birin yüklenirim. Rasulullah Osman’ı sena etti, taltif etti, memnun ve mesrur oldu dua etti.

     Sonra Rasulallah Hz. Ali’ye ikbal ederek şöyle buyurdu: Ya Ali kardeşlerini işittin, sen benim ümmetimin günahkarları için ne yapacaksın? Allah’ın aslanı şöyle cevap verdi: Ya Rasululluh! Allah bana o gün izin verirse, elimden gelen bütün çabayı sarf edeceğim. Kıyamet gününde sırat köprüsünün her iki tarafını tutacağım, asi ümmetinin cehenneme düşmesine mâni olacağım. Durum şiddetlenirse, onların her birinin yerine ben ateşe gireceğim. Onları cehenneme sokmayacağım, onları cennete göndereceğim. Rasulullah Hz. Ali’ye sena eder, taltif eder, dua eder.

Sonra Rasulullah efendimiz muhterem zevcesi Aişe’ye dönerek şöyle buyurur: Ya Aişe ümmetimin günahkarları hakkında sen ne yapacaksın? Aişe annemiz söze şöyle başlar: Hz. Fatıma’nın huzurunda benim bir şey söylemem uygun düşmez. O vakit Hz. Fatıma annemiz söz aldı: Sen anasın, evladın ana huzurunda önce konuşmak olmaz. Hz. Aişe şöyle dedi: Peygamberin, senin hakkında şöyle dediğini duydum: “Fatıma benden bir parçadır”, siz benden önceliklisiniz. O zaman Fatıma anamız şöyle cevap verdi: Ben de babamdan senin hakkında şöyle işittim: “şayet beni bulamasanız dininizin yarısını Hümeyra’dan öğreniniz” onun uçun ben senden önce konuşamam. Hz. Aişe konuşmamakta ısrar edince, Hz. Fatıma şöyle cevap verdi: Ey babacığım ümmetinin hesap günü mizanın başında duracağım. Allah bana o gün izin verirse, oğlum Hasan’ın zehir bulaşmış gömleğini çıkarıp, mizanda ümmetinin sevap kefesine koyacağım, eğer denk getiremezsem, bu sefer oğlum Hüseyin’in kanlı gömleğini ilave edeceğim, yine de tamam olmasa, başımdan baş örtümü çıkarıp sevap kefesine koyacağım. Rasulullah onu da taltif etti, sena etti, dua etti.

Sonra Rasulullah zevcesi Aişe’ye teveccüh ederek şöyle buyurdu: Ey müminlerin anası ümmetimin asileri için sen ne yapacaksın? Hz. Aişe şöyle cevap verdi: Ya Rasulallah benim Allah’a söyleyeceğim var dedi ve yalnız bir odaya çekildi ve Allah’a şöyle yalvardı: “Rabbim beni müminlerin anası kıldın. Kalbime analık şefkat ve merhametini koydun. Muhakkak ki her ana evladının ateşe girmesine razı olmaz. Evlatlarımı benimle birlikte cennete gönder. Aksi halde beni de cehenneme gönder”, der ve ağlar.

Bu esnada melekut aleminden şiddetli bir ses işitilir ve Cebrail (a) Peygamber’e şöyle der: “Ya Rasulallah! Allah sana selam ediyor ve diyor ki: Ya Muhammed! Aişe’ye söyle: “Sen Rasulün zevcesisin. Biz seni cehenneme nasıl göndeririz. Seni ateşe göndermek caiz değildir. Evladı anasından da ayırmak caiz değildir.” Ya Aişe kalbin müsterih olsun. Yarın mahşer gününde evladının hepsini sana bağışlayacağım. Seni onlarla beraber cennete göndereceğim.” (Rıyadu’n Nâsıhıîn, Sohbetler ve Nasihatler, Mevlana Muhammed Rebhani, sh: 363)

Manzara bundan ibaret. Allah geriden seyrediyor. Acaba ne diyor? İstediğini yap! Nasıl olsa bir ok şefaatçılarımız var, daha olmadı, senede bir umreye gidersin, geçmiş bir senelik günahların silinir, anadan doğma arınmış olarak evine dönersin. Zira umre organizatör hocaları öyle diyor.

Hele hele kandil geceleri var ki, bunların içinde bir de berat gecesi var ki, bu gecede bir senelik geçmiş günahın silinir. Eğer buna inanmazsan inancına halel gelir. İki cuma arasında yapılan günahlar cuma sebebiyle affolunur.

Daha olmadı, bir tarikata girdin, bir şeyhe intisap etmişsen, o seni cübbesinin altında kimseye göstermeden ara yollardan cennete götürür.   Eğer bu dünyada “vasılı illallah” olamamışsan, şeyhin kabrinin başına gelecek seni kabirde “vasılı illallah” edecektir.

Kitaplarda devir diye bir şey var. Eğer dünyada atmış, yetmiş yıllık ömründe, bir vakit namaz kılmamış, alnın secdeye gelmemiş, bir gün oruç tutmamış isen korkma kolayı var. Hocalar toplanır, mevtanın yakınından bir miktar para alınır, mendilin içine konur, birkaç fakir bulunur, devire oturtulur, bir mendil para fakirin avcuna konulur ve geri alınır. Adam der ki: “kabültü ve heptü”. Yani bu parayı aldım ve tekrar size hediye ediyorum demek suretiyle paranın miktarı ve mevtanın geçirmiş olduğu namaz ve oruç sayısı hesap edilerek mevtanın günahları fakirlere yüklenir. Eh bir miktarda onlara harçlık verilir. Kalan büyük miktarı da hocalar kendi aralarında adalet üzere pay ederler. Vebali garibana, paralar hocalara.

Olmadı işi daha garantiye almak için, kabir başında mevtaya telkin verilir. Cenazeye gelenler dağıldıktan sonra görevli imam kalan birkaç kişiye de kabrin başından uzaklaşmalarını söyler. (Bu kadar gizlilik niye bunu da anlamış değilim) imam şöyle başlar: Ey fülan oğlu filan, şimdi birazdan sorgucu melekler gelecek ve sana soracaklar: Rabbin kim? Nebin kim? Dinin nedir? Bu sorulara karşı şöyle cevap ver: Rabbim Allah, Nebim Muhammed, dinim İslam. Böylece mevtaya kopya vermiş olur.

Bunlardan da yırtamamışsak, nasıl olsa ahrette şefaat var! Allah’ın resulü hiçbir zaman, hiç kimseye şefaat sözü vermemiş. Bilakis şefaat iddiasında bulunanlarla ömür boyu mücadele etmiştir. Çok sevdiği, gözümün nuru dediği, eve girince ayağa kalkıp oturduğu minderini ona taktim ettiği kızı Fatıma’sına şöyle seslenmiştir. O büyük insan: “Ey kızım Fatıma’m babanın Peygamber olması seni yanıltmasın. Sakın ha bana güvenip de Allah’a kulluğunu ihmal etmeyesin! Ahrette başının çaresine bak. Ben seni kurtaramam.” Sevgili kızı Fatıma’sına vermediği sözü kime vermiş acaba bilelim de!

Peki bu konu da Allah ne buyuruyor: “Tek tek huzuruma gelip hesap vereceksiniz”, “hiç kimse kimsenin hesabından sorumlu olmayacak.”

Şefaat hakkında Kur’an’da 27 tane ayet var. Bunların tamamına yakını o gün Mekke müşriklerinin ve dolayısı ile bugün bizim onlardan tevarüs eden şefaat inancımızı reddetmek için gönderilmiştir.

“Ey iman edenler! Kendisinde pazarlığın, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmezden önce size rızık olarak bahşettiğimiz şeylerden harcayın. Zira nankörler zalimlerin ta kendileridir.” Bakara 254.

“Yoksa onlar Allah’ı bir tarafa bırakıp da hayali şefaatçiler mı buldular. Onlara şunu sor. Ne yani! Hiçbir şeye güçleri yetmese, akılları ermese de mi? De ki: şefaat yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir. Göklerin ve yerin mutlak otoritesi de ona aittir. Sonunda yalnız O’na döndürüleceksiniz.” Zümer 43, 44

İlçemizin resmi bir vaizi vardı. Yaşlı vaizimiz Osmanlıca bir kitabı ile kürsüye çıkar, her Kadir gecesinde şu hikâyeyi anlatırdı: Bir gayri müslim şarap yapımcısı imiş. Her gece şaraplarını olgunlaştırmak için küplerden küplere aktarma yaparmış. Haliyle sürekli yaptığı bu işlem kadir gecesine de dek geldiği için, akşamdan sabaha kadar o mübarek geceyi uyanık geçirdiği için Allah onu affetmiş diyerek bizi o gece uyanık geçirmeye teşvik ederdi.

Hikâyeye göre, cennet bekçilerinden bir melek cennette gezerken bir yabancıya gözü ilişir ve yanına yaklaşır ve sorar sen kimsin ben seni hatırlamıyorum, senin adın ne diye sorar. Adam adını söyleyince, melek listesine bakar ve der ki: Benim listemde sen yoksun sen buraya nasıl girdin? Adam cennete nasıl girdiğinin hikayesini şöyle anlatır: Bir gün akşamüzeri anam evde ocak yakmak istedi, beni de ateş getirmek için komşuya gönderdi. Ben komşuya varıp anamın ateş istediğini söyledim. Komşu dedi ki: ocağı yeni söndürdüm içinde köz olabilir, üfle de köz çıksın, al götür. Ben ocağı üflerken gözüme kül kaçtı ve dolayısı ile gözümden yaş geldi. Meğer o gün kerbela günü imiş. Bundan razı olan Hz Hüseyin efendimiz beni cennetin arka kapısından buraya sokuverdi. Aslında ben cehennemi hake etmiş biriyim.

Allah’ın sonsuz rahmeti varken, Rahim, Rahman, Gafur, Gaffar, Settar sıfatları varken, Allah’ın “Ya Muhammed! Kullarıma şu müjdeyi ilet: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin! doğrusu Allah bütün günahları affedebilir. Çünkü O bağışlayandır, sonsuz merhamet sahibidir.” (Zümer 53) Buyurduktan sonra bunun üzerine söz söylenebilir mi? Allah yetmiyor mu? Neden hala başka şefaatçiler ararız? Allaha ve O’nun vaadine, itikadımız, imanımız, güvenimiz yok mu? Allah Hay ve Kayyum iken ölülerden neden medet bekleriz.