BAŞYAZI

Mustafa İSLAMOĞLU

 

SÜNNETULLAH VE ‘MUCİZE’[1]

 

Kur’an Yaratıcının yasalarına sünnetullah (Allah’ın sünneti) adını veriyor.[i] Sünnetullah, Allah’ın ‘tutarlılığını’ ifade eden Kur’ani bir kavramdır. Sünnetullah olmasaydı adım atınca ilerleyeceğimizin, akşam insan olarak yatınca sabah insan olarak kalkacağımızın, yağmur yağınca toprağın canlanacağının, yemek yiyince doyacağımızın garantisi olmazdı. Rüzgârla bulut, bulutla yağmur arasında nedensellik bağı kurulamazdı. Bunu Kur’an’ın yaptığını da hatırlatmış olalım. İlginçtir ki Kur’an insanın doğumunu, meyvenin ve sütün elde edilmesini, ekini, yağmuru ve rüzgârı hep sebepler üzerinden açıklar. Fakat bütün bunları “yaratma” fiili üzerinden Allah’a bağlar ve sorar: “Siz misiniz, yoksa Biz miyiz?” (56:59-71)

Elhasıl sünnetullah olmasaydı bilim ve ilim yapılamazdı. Uçuk kaçık iddialar ortaya atıp, köşeye sıkışınca da “Allah dilerse olmaz mı?” diye Allah adına bol keseden atıp tutan ilkesiz ve tutarsızlara Allah cevabını sünnetinin değişmezliği ve bozulmazlığı üzerinden veriyor ve her çağdaki muhataplarına şöyle meydan okuyor:

“Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın; evet Allah’ın sünnetinde bir bozulma bulamazsın.”[ii]

Ne gariptir ki sünnetullaha imandan söz eden klasik bir tek ‘akait’ kitabı görmedim ve duymadım. Fakat ikisi de İslam’a sonradan sokulmuş bid’at kavramlar olan “mucize” ve “keramete” imandan söz etmeyen bir tek klasik akait kitabı da görmedim ve duymadım. Garip olan bir şey daha var: Güç ve kudret tutkunluğundan Allah’ın sünnetini kudretine kurban eden klasik kelam, tesadüfen oluşu ilahi yaratışın yerine geçirenlerle aynı gözede ister istemez buluşmaktadır.

Kur’an’da geçen “Allah’ın izni” ifadeleri de sünnetullah kapsamında anlaşılmalıdır. Allah’ın neye izin verdiği, tabiat kitabı keşfe çıkılmadan anlaşılamaz. Mesela gen keşfedilmeden genetik hastalıkların tedavisi yapılamaz.

Rüzgâra, buluta, yağmura, toprağa “ol” diyen O’dur. Fakat rüzgârın bulutu toplaması, bulutun yağmura dönmesi, yağmurun toprağı sulaması, toprağın yağmurla canlanması hep bir süreç işidir. Tohuma, çekirdeğe, yumurtaya, rahimlere “ol” diyen O’dur. Fakat hiçbir tohum, çekirdek, yumurta, rahim “ol” deyince olmaz. Hepsi de “ol” emrini alınca, bağlı olduğu yasalar işlemeye başlar ve o yasalar çerçevesinde olgunlaşır. Tohumun filizlenmesi, çekirdeğin sürgün vermesi, yumurtanın canlanıp kabuğunu çatlatması, rahimlerde olanın doğması, sünnetullah gereği belli sürelere bağlanmıştır.

 

Süreçlilik Sünnetullahtır

 

Yaratıcının varlıkları bir süreç içinde yaratması değişmez ve bozulmaz sünnetidir. Bu yüzden “Ol dedi oldu” anlayışı sünnetullaha aykırıdır. Bugüne kadar yaratılışa dair elde edilen kâinat kitabına ait bulguların tümü, “ol dedi oldu” yanlış algısını değil, “ol dedi oluş sürecine girdi” Kur’ani ifadesini doğrulamaktadır: “Bir işin olmasını murat ettiğinde, ona sadece “ol” der ve o da hemen oluş sürecine girer.” (2:116) [iii]

Kur’an’da dört yerde gelen bu ibarelerin tümünde kullanılan kelime fe-yekûn şeklindedir. Bu muzari fiildir. Muzari fiil şimdiki zaman, geniş zaman, gelecek zaman olmak üzere üç zamanı birden içerir. Dolayısıyla kun fe-yekûn ibaresini “ol dedi oldu” şeklinde anlamak düpedüz tahriftir. Doğru karşılık “ol dedi, oluş sürecine girdi” şeklindedir. “Ol dedi”nin arkasını ayete aykırı olarak “oldu” şeklinde kurmak, Yaratıcı ile sihirbazı karıştırmaktır. Yaratıcı sihirbaz değildir. Onun sünneti vardır.

Burada şöyle muhtemel bir soru akla gelebilir: O zaman mucizeleri ne yapacağız?

Bir kez ‘mucize’ bahsinin konuşulduğu her durumda şu ilkeleri hatırlamak şarttır:

  1. Allah koyduğu yasaların mahkûmu değil hâkimidir. O’nun yasalara sahip olması, koyduğu yasaların mahkûmu olduğu şeklinde anlaşılamaz.
  2. Bir olay ve olgunun sünnetullaha aykırılığını iddia etmek için, Allah’ın yaratmaya ilişkin yasalarını eksiksiz bilmek gerekir. Kimse bu iddiada bulunamaz. Bizim tanıdığımız tüm hayat formları karbon ve oksijen temellidir. Fakat kâinatta bunların dışında bir yaşam formu olmayacağına dair kim ne söyleyebilir? Bu nedenledir ki, dünyadaki yaşam formlarından yola çıkarak vardığımız her sonuç dünya ölçeğinde geçerlidir, fakat evren ölçeğinde geçerli olmayabilir.
  3. Yüce Allah, bir yasasını, bilmediğimiz ve daha nadir karşılaştığımız daha üst bir yasasıyla aşabilir. Veya doğa yasalarındaki düşük ihtimaller gerçekleşebilir. Özellikle kuantum fiziği ‘kelebek etkisine’ açıktır. Kimse çıkıp da, ‘Yasa bizim alışkın olduğumuzdur, eğer rutin dışındaysa o yasa değildir’ diyemez. Veya bizi şaşırtan her şeyi, doğa yasasının ihlali olarak göremez.
  4. Evrenimizin ve dünyamızın yaratılış süreçleri sürprizlerle doludur. Atom altı ve elementer yaratılışta gerçekleşen faz değişimleri ile biyolojik ve embriyolojik yaratılışta gerçekleşen mutasyonlar, yaratılıştaki tanıdık sürprizlerdir. Evrenimiz ve evrenler, daha buna benzer başka ne sürprizler barındırmaktadır, Allah bilir.

Bu ilkeler asla Yaratıcının ilkesiz, canının istediğini yapan, keyfine göre davranan, bir yolu yöntemi olmayan bir zat olduğu şeklinde anlaşılamaz. Buna en başta Kur’an karşı çıkar ve bir peygamberin ağzından şunu söyler: “Benim Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir.” (11:56) Ve yine der ki: “O takva/sorumluluk sahibidir.” (74:56)

Önce “mucize” kavramıyla ilgili bir gerçeğe dikkat çekelim: Arapça olan bu kavram, Kur’an’da hiç geçmez. Sadece o kadar değil, ilk üç yüz yılda yazılmış 9 ünlü Sünni hadis kitabında da hiç geçmez. Sadece ‘sahih’inde değil, zayıfında ve uydurmasında da geçmez. Bu terim İslam ilahiyatına hicri 4. yüzyılda girmiş bid’at bir kavramdır. Komşu dinlerin mucize edebiyatı ve mitolojisi karşısında aşağılık duygusuna kapılan Müslümanları rahatlatmak için, yabancı batıni kültürlerden, özellikle Hıristiyan ilahiyatından kopyalanarak İslam kültürüne taşınmıştır. Oradan da ilahiyatın merkezine taşınarak akideye ilave edilmiştir.[iv]

“Mucize” diye çevrilen terimin Kur’an’da birebir karşılığı yoktur. Kur’an’da geçen âyet/âyât terimlerinden bazıları, naçar harcı “mucize” olarak karşılanır. Ayet, sözlükte “gösterge, belge, delil, işaret, alamet” anlamına gelir. Açılımı “ilahi kudret delili ve belgesi” demektir. Fakat Kur’an âyet/âyât kavramını, “Hz. Musa’nın asası” örneğinde olduğu gibi, nadiren “olağanüstü belge” vurgusuyla kullanır. Kur’an’da yüzlerce yerde gelen ayet terimi, ya tabiat Kur’an’ının yer, gök, ay, güneş, insan, hayvan, bitki gibi unsurları, ya da vahiy Kur’an’ının birimleri için kullanılır. Kur’an’da âyet teriminin kullanımı birkaç istisna dışında tabiat yasalarına tabi unsurlara dairdir.

Şu hâlde geriye kalan nadir kullanımlar sünnetullahın dışında, onu ihlal eden bir durum olarak anlaşılabilir mi? Dahası, Kur’an’ın “ayet” demekten kaçındığı ‘olağanüstü’ örnekler, önce “âyet” kategorisine, oradan da İslam kültürüne 4. yüzyılda girmiş olan “mucize” kategorisine sokulabilir mi?

 

Mucize ‘sihir’ değil yaratılışın bizzat kendisidir

 

Kur’an’ın bazı yerlerde ayet terimini “mucize” anlamında kullandığı itirazı geçersizdir. Zira “mucize” anlamında kullanılan âyet için verilebilecek en bilinen örnek şu ayettir:

“Göklerde ve yerde nice (mucizevi) deliller var ki, yanından geçip gidiyorlar da, onlara dönüp bakmıyorlar bile!” (12:105)

Bu ayette yer alan ve “mucizeler” olarak karşılanan âyât ile tabiat yasaları dışında gerçekleşen şeyler mi kastedilmiştir? Elbette değil. Âyât ile bizatihi tabiatın kastedildiği yeterince açık değil mi? Yusuf 105, göklerde ve yerde bulunan nice âyâtın varlığından söz etmektedir. Bunda anlaşılmayacak ne var? Bu ayet açıkça diyor ki: Mucize sihir değildir. Yaratılışın bizzat kendisi mucizedir. Mucizeye “illüzyon” anlamı yükleyen, Allah’ı -haşa- sihirbaz ve hokkabaz yerine koymuş olur. Şapka tavşan doğurmaz. Sünnetullah sahibi, doğru bir yol üzere ve sorumluluk sahibi olan Allah, tavşanın yaratılışını yasalara bağlamıştır.

Avamın dilinde “mucize” olarak yerleşmiş Kur’an’daki örnekler, sihirbaz bir Yaratıcı görmek isteyenleri tatmin etmek için yer almazlar. Dahası, Allah Rasulü’nden mucizevi bir belge göstermesini isteyenler, İsra 59’da kesin bir dille reddedilirler. Buna gerekçe olarak da, öncekilerin mucizevi belge geldikten sonra da inkârlarında ısrar etmeleri gösterilir. Ankebut 51’de mucizevi belge isteyenler şöyle azarlanır: “Bizim bu Kur’an’ı indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” Sözün özü: Kur’an açıkça Hz. Peygamber’den mucize bekleyen müşrikleri ve müşrik mantıklı uydurulmuş din sahiplerini bunun olmayacağına dair kesin bir dille reddeder.

Avamın “mucize” dediği Kur’ani örneklere yakından tek tek bakıldığında şu üç şey görülür:

  1. Mucizeyi bırakın, “asa” ve “beyaz el” örneği hariç bunlar “ayet” olarak bile adlandırılmaz. Bazıları ibret, bazıları imtihandır.
  2. Örneklerin geçtiği ayetler içine, muhatabın uçtu-kaçtılı efsaneler üretmemesi için özenle hassas ibareler yerleştirilir.
  3. Örneklerin anlatılış amacının muhataba şaşkınlıktan parmak ısırtmak değil, doğru yola rehberlik olduğu, ayetin bağlamında mutlaka vurgulanır.

Kur’an, şirk koşanların hepsi de reddedilen ‘mucize’ taleplerine yer verir. Şirk koşanlar, Elçi’nin yerden su çıkarmasını, bağ bahçe sahibi olmasını, ırmak akıtmasını, göğü başlarında paralamasını, Allah’ı ve melekleri getirip karşılarına dikmesini, altından bir köşke sahip olmasını, göğe çıkmasını, gökten bir kitap getirmesini istediler. Bu talepler içerisinde su çıkarmak, bağ bahçe sahibi olmak gibi çalışarak elde edilecek şeyler de vardır. Fakat müşrikler “ol dede olsun” anlamında istediler. Bu taleplerin hiç biri kabul edilmedi. Elçi’ye bu tür taleplerin tümüne şöyle demesi emredildi: “Kudreti sonsuz olan Rabbimdir; ben, fani bir elçiden başka neyim ki?” (17:90-93) Biz vahiyden öğreniyoruz ki, Allah’ın kudretiyle sünneti çatışmaz, çakışır.

Müşrikler tarafından mucize talepleriyle köşeye sıkıştırılmak Hz. Peygamber’in hayli ağırına gitmişti. Bu ruh hali onu elçi gönderen Allah’ın da hoşuna gitmemiş olmalı ki, bizzat Rabbi ona elinden geliyorsa yeri delerek veya göğe çıkarak bir ayet göstermesini istedi. Aynı ayet şu uyarıyla bitiyordu: “Eğer Allah isteseydi, onların tümünü hidayet üzere buluştururdu, (ama istemedi).[v] Öyleyse, sakın cahillerden olma!” (6:35) Bunun ardından gelen En’am 36, şirk koşanların mucize talebini dile getiriyor, onun ardından gelen ayette ise bu talep şöyle reddediliyor: “Biz ilâhî yasalarda hiçbir boşluk bırakmadık (ki, o boşluğu bekledikleri mucizelerle dolduralım).” (6:37)

Cahiliye müşrikinin sorunu belli: Peygamberlik ile sihirbazlık ve hokkabazlığı karıştırmak. Onlar peygamberden, bir kâhinin, müneccimin ve sihirbazın yaptığını yapmasını bekliyorlar. Kur’an onları uyarıyor fakat onlar dinlemiyorlar. Sizce bu sorun tarihte mi kalmıştır? Yoksa Truva atı olarak kullandığı rivayetlerin sırtına yapışarak, uydurulmuş dinin içinde günümüze kadar gelmiş midir?

Geldiğimiz noktada yaşadığımız acı gerçek şudur: Mekkeli müşrikler mucize istediler reddedildiler. Uydurulmuş dine inanan Müslümanlar ise içlerinden geçen mucizeleri Kur’an’da bulamayınca ‘hadis’ suretinde uydurdular. Bu yanlış, Müslümanların, hem tabiatın Kur’an’ındaki ayetleri keşfetmelerine engel oldu, hem de onların icat yeteneğini köreltti. Allah’ın adeta kâşif ve mucit olsun diye yarattığı bir dolu yetenek, bu kitlesel meczupluk yüzünden israf olup gitti. “Hikmet nedenleri bilmektir” diyen İbn Rüşd gibi âlimler unutturuldu. Onun yerine “Sıcaklık ateşin tabiatındandır”, “soğukluk karın tabiatındandır” demeyi sapıklık olarak gören, soğukluğun ve sıcaklığın üşüttüğü ve yaktığı an yaratıldığını söyleyen Eş’ari kelamı ‘akait’ ilan edildi. Üstelik Kur’an gözlerinin içine baka baka “Her şey kendi tabiatı istikametinde yol alır” (17:84) buyuruyorken… Oysa ibret ve keşif nazarıyla bakana yağıp eriyen kar bile bilgi taşıyan bir ayetti.[vi]

 

 “Kur’an’daki mucizeler” (!) başlığı ne söyler?

 

Geleneğin “mucize” olarak yorumladığı Kur’ani örnekler, maalesef ilmi olarak değil hissi olarak ve çalakalem ele alınmıştır. Ayetler zorlanmış, mitolojik rivayetler Kur’an’a arz edileceğine, Kur’an mitolojiye kurban edilmiştir. Muhtemel itirazları daha baştan susturmak için, “sapık”tan “kafir”e kadar tüm itham malzemeleri ihtiyaç anında kullanılmak üzere el altında tutulmuştur. Amaç mezhep, meşrep, fırka, tarikat ve cemaat büyüklerinin sözde ‘kerametlerine’ mucize üzerinden prim sağlamaktır. Bazen de, Kur’an’dan ve İslam’dan intikam almak isteyen Müslüman görünümlü mistik şarlatanların hokkabazlıklarına meşruiyet kazandırmaktır.

İşte bu ve buna benzer nedenlerle “Kur’an’daki mucizeler” bahsinin altı şişirildikçe şişirilmiş, ele geçen her şey üzerinde “mucize” yazan sihirli bir torbaya doldurulmuş ve ağzı da bunu yapanlar tarafından mühürlenmiştir. Bu bir ifrattır. Bir de bunun karşısında yer alan tefrit tavır var. O da tarihselci bakış açısının tavrı. Tarihselci bakış açısı, bu başlığın altına giren örneklerin tümüne birden, “hiçbir tarihsel karşılığı olmayan sembolik örnekler” veya “mitolojik anlatımlar” olarak bakmaktadır. Bu da tefrit tavırdır.

“Kur’an’daki mucizeler” bahsine konu olan örnekleri doğru bir tasnif ve tahlile tabi tutmadan bu işin içinden çıkmak mümkün değildir. Bugüne kadar böyle bir tasnife şahsen rastlamadım. İşte benim tasnifim ve bu tasnife uygun Kur’ani örneklerden bazıları:[vii]

  1. Sebepler dairesinde açıklanamayan örnekler:

Örnek 1: Hz. Musa’nın asası. Ancak bu örnekte, dikkatlerden kaçan dilsel bir nokta var: İlahi kudret belgesi olan âyet, bazen görende gerçekleşir bazen görülende. Asa örneğinde görülende gerçekleşmesine Neml 10’daki su‘bân, görende gerçekleşmesine ke-ennehâ cânnun (o sanki küçük ve çevik bir yılan gibiydi) ibâresi delâlet eder. Altı çizilmesi gereken nokta Taha 21’deki kâf teşbih edatıdır: “O yılan/cân oldu” değil, “o sanki bir yılan/cân gibi oldu”.

Örnek II: Mağara arkadaşları. Bu örnekte de dikkat çeken iki nokta var: Halkın dilinde “yedi uyurlar” diye şöhret bulmasına rağmen, onların uyumaları “uyku” anlamına gelen nevm ile ifade edilmez. Bunun yerine düz anlamı “kulaklarına vurduk” olan darabnâ ‘alâ âzânihim ile ifade edilir. Yine uyanışları “uyanma” anlamına gelen isteykaza ile ifade edilmez. “Dirilttik” anlamına gelen be’asnâ ile ifade edilir.

  1. Sebepler dairesinde açıklanması mümkün olan örnekler:

Örnek I: Hz. Musa’nın kayadan su çıkarması olayı. 20. yüzyılda yaşanmış şu olay hayli açıklayıcıdır: Mısır İngiliz sömürgesiyken Sina valiliği de yapan Binbaşı Claude S. Jarvis (1879-1956) şöyle bir olay anlatır: “Deve kolu askerlerimizden birkaçı, çıplak bir vadide, kayaların dibinde su arıyorlardı. Böyle kalker kayalarından su çıktığı bilinir. Askerlerin istediği gibi çalışmadığını gören Mısırlı çavuş bir kürek yakaladı ve nasıl kazılması gerektiğini göstermek için işe girişti. Niyeti herhalde bir iki dakikadan fazla çalışmak değildi. Ama küreğini hızla kayaya çarpınca, kalker taşlarının üzerinde her zaman görülen kabuk gibi kısım kırıldı ve kalkerin gözeneklerinden su fışkırdı. Askerler peygamberlerin menkıbelerini biliyorlardı. Ama onların işlerine pek de saygı göstermiyor olacaklar ki, çavuşun yanına koşarak “Musa peygambersin sen” diye bağrıştılar.”

Örnek II: Hz. Musa ve İsrail oğullarının önünde açılan yemm (su?) örneği. Buna benzer bir olay, her yıl iki kez Güney Kore karasularında yaşanıyor. Suların çekilmesiyle denizin ortasında 3 kilometre uzunluğunda ve 40 metre genişliğinde bir yol açılıyor. Bu durum bir saat sürüyor. Bu süre zarfından insanlar kıyıdan adaya geçebiliyor. Bir saat sonra sular kapanıyor ve deniz eski haline geliyor.

Hz. Yunus’u balığın yutması olayına 1891 yılında İngiltere’de yaşandığı tevatüren anlatılan benzer bir olay örnek verilebilir. Ne var ki bu olayı sonradan en ince ayrıntısına kadar araştıran bir Amerikalı bilim adamı, rivayette birçok karanlık nokta ve tutarsızlık olduğunu tespit etmiştir.[viii]

  1. Dilsel karinelerle açıklanabilen örnekler:

Örnek I: Hz. İbrahim’in yakılma teşebbüsü. Olayın vaaz dilindeki anlatımıyla Kur’ani anlatımı aynı değildir. Zira olay bir göstere göstere yakma olayı değildir. Olay bir “komplo ve tuzak kurarak suikast yapma” (keyd) olayıdır. Zira Enbiya 70. ayet şöyle diyor: “Ona komplo ve tuzak kurarak suikast yapmak (keyd) istediler, biz onları hüsrana uğrattık”. Olayın keyd olduğunu haber veren ayetten yola çıkarak, olayın boşluklarını şöyle doldurabiliriz: İbrahim nebinin tevhid davetinden rahatsız olan kâfir hemşerileri, onu yakarak yok etmeye karar vermişler ve bunun için de komploya dayalı bir suikast planı hazırlamışlardır. Bu, Hz. İbrahim’i evinde yakmak için bir kundaklama planıdır. Fakat suikast başarısız olmuş, Allah onu putperest hemşerilerinin bu suikastından kurtarmıştır. “Ey ateş İbrahim’e serin ve selamet ol!” (21:69) emri de, Tufan’daki “Ey gök suyunu tut, ey yer suyunu yut” emri gibi ilahi yasalar çerçevesinde gerçekleşen bir meşiet emirdir. Allahu a’lem.

Örnek II: Belkıs’ın tahtı: “Senin tahtın da böyle miydi?” denildi; o da “Sanki bu tıpkı o!” dedi. (27:42) Hz. Süleyman’ın “Tahtı kim getirebilir?” (27:38) sorusu tahtı gören Belkıs’ın “Sanki bu o” tepkisiyle birlikte okunduğunda, onun tahtı benzeri bir tahtın daha önceden yapılıp hazır edilmiş olduğu şeklinde anlaşılabilir. Ke teşbih edatı bunu teyit eder. Bu Allah’ın kudretinden hiçbir şeyi eksiltmez, fakat şeyhlerini ve üstatlarını uçurup kaçıranların sahte sermayesinden epey bir şey eksiltir. Allahu a‘lem.

Örnek III: Hz. İsa’nın doğumu. Eğer Tahrim 12’de yer alan fîhideki (66:12) zamir anne karnındaki cenini (İsa) gösteriyorsa, burada özel bir durum yoktur. Bu, tüm insanları kapsayan genel ilâhî yasayı ifade eder (Krş: 15:29; 38:72; 32:9). Eğer zamir Meryem’in organına hamledilirse anlam “onun rahmine üfledik” olur. Eğer zamir Meryem’in kendisine giderse, bu takdirde Enbiya 91’deki fîhâ ile birlikte değerlendirilmelidir. Enbiya 91’de dişil gelen burada eril gelmiştir. İbn Mes’ud’un bunu da fîhâ okumasını istisna sayarsak, Meryem’in istisnai bir biçimde her iki cinsiyeti de birlikte temsil ettiği sonucuna varılır. Bu sonucun, çift cinsiyetlilikle bir alakası yoktur. Bu takdirde, “Rabbi onu bir çiçek gibi yetiştirdi” (3:37) ibâresini mecaza değil hakikate hamledip, Meryem’in üreme sisteminin istisnai bir biçimde bitkilerin eşeyli üreme sistemine veya diyamer (ebeveynli) üremeye değil de monomer (tek asıllı/analı) üremeye benzediği yorumuna ulaşılabilir. Allahu a’lem.

  1. Olağanken olağanüstüleştirilen örnekler:

Örnek I: İsrail oğullarının ineği. Bakara suresinde anlatılan İsrail oğullarına kesmeleri emredilen inek kıssasında, İsrail oğullarının fail-i meçhul cinayetleri çözme yönteminden söz edilir: “Dedik ki: “Bu (prensibi) bu türden (çözümlenmemiş cinayet olaylarından) bazılarına da uygulayın!” (2:73). Bizim tefsir geleneğimiz bu tarihi uygulamadan olmadık bir ‘mucize’ imal eder ve ayeti şöyle anlar: İsrailoğulları ineğin parçasıyla vurdular, maktul dirildi ve “beni kardeşim, ya da yeğenim falanca veyahut da başka biri öldürdü” dedi. Ayet bununla ilgili bir metin bile değilken nasıl bunca ayrıntıyı verir? Daha önce de açıkladığımız gibi, bu olay faili meçhul cinayetleri çözümlemek için uygulanan bir yöntemdir. Buna göre, bir cinayet suçu işlendiğinde katil tespit edilemez ve maktul de yerleşim birimine yakın bir yerde bulunursa, oranın halkından kim onların şeriatlarında tanımlandığı gibi gelir de kurban edilen ineğin üzerinde elini yıkarsa, onun cinayetten beri olduğuna hükmedilir. Bunu yapmayan kimsenin katil olduğu ortaya çıkar” (Menâr, I-351). İdribuhu bi ba‘dıha benzeri deyimsel bir ibare, Eski Ahit’te de geçer (Tesniye 21:1-9).

Örnek II: Bedir’de yardım. Mü’minlere Bedir’de bin (8:9), üç bin (3:124) ve beş bin (3:125) melekle yardım edildiği ifade edilir. Bedir’de her iki taraftan ölenler belli, onları kimlerin öldürdüğü de tek tek bellidir. Enfal suresinde bu müjdenin niteliği “Müjde vererek moralleri yükseltmek”, “iç sükûnetin çepeçevre kuşatması” ve “inananlara direnç ve destek vermek ve kâfirlerin yüreklerine korku salmak” (8:10-12) şeklinde açıklanmıştır. Akleden kalbe yapılan bu büyük yardımı —hâşâ- bir blöf gibi görmemek gerekir. Böylesi bir bakış, insanın gücünü “kas kuvvetine” indirgeyen mekanik bakıştır. Kaldı ki, Uhud ve Mute’de mü’minler mağlup olmuş, Huneyn’de mutlak bir hezimet son anda önlenmiştir. Kur’an bunu Allah’ın yasası olarak sunar (3:140). Kur’an’ın meramı bu kadar açıkken, buradan olmadık senaryolar üretip, bunu da ‘din’ diye servis etmek ne ile izah edilir? “Uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi?” (11:18)

Sözün özü: Her oluşun kaçınılmaz yasası ‘zaman’dır ve bu yasayı koyan ‘sünnet’ sahibi Yüce Allah’tır. Fakat nasıl ki biri ‘Allah’ın öğrettiği’ diğeri de ‘Allah’a öğretilen’ iki farklı din varsa, onun gibi iki farklı Allah inancı da bulunmaktadır. İndirilen dinin Allah inancı değişmez ve bozulmaz sünnetleri olan, “sırat-ı müstakim üzere olan” ve “takva/sorumluluk ehli” bir Allah inancıdır. Onun tam karşısında yer alan uydurulmuş dinin Allah inancı ise, -haşa- ilkesiz ve keyfine göre davranan, sağı solu belli olmayan, kafasına eseni yapan, her şeyi gücünden ibaret olan ve gücüne güç yetiremeyen bir Allah inancıdır. Esasen onların bu bakışının altında, ‘aracılara’ zemin hazırlama kaygısı yatar. Zira Allah’a ait nitelikleri, aracı yaptıkları kullara vermek için bu şarttır.