SÖYLEŞİ: Prof. Dr. Filiz KARAOSMANOĞLU

 

“BENİM İÇİN ÇÖP DİYE BİR ŞEY YOK, BENİM İÇİN “ATIK” ULUSAL BİR SERVETTİR.”

 

Söyleşen: Hatice İ. ERDEM-Fatih ASLAN

 

“Doğadan Kopuş” bağlamında Prof. Dr. Filiz Karaosmanoğlu ile yenilenebilir kaynaklı enerji, hava kirliliği, iklim değişikliği ve tüm bunlara karşı bireysel sorumluluklarımız üzerine söyleştik:

 

“Hayreti olmayanın gayreti olmaz” diye güzel bir söz var. Sizin de maşallah varlığa hayretiniz, hürmetiniz, sadakatiniz takdire şayan. Bu yüksek farkındalığınızın temelleri/yolculuğu nerede ve nasıl başladı hocam?

Kendime baktığımda hatırladığım yaş olarak beş yaşıma iniyorum. Beş yaşımda Üsküdar’da büyümekte olan orta halli bir memur ailesinin çocuğuydum. O zamana kadar gördüğüm yerler annemin ve babamın ailelerinin yaşadığı Kocaeli, Sultanhamam, Beyazıt ve Beşiktaş idi. Yaşamım böyle gidiyordu. İlk farkındalığa gelince, büyük amcam okul müdürüydü, Tütünçiftlik’te, İzmit Körfezi’nde denize girmeye giderdik. O vakitler ben büyürken İstanbul’da ve İzmit Körfezi’nde her yerde denize girilirdi. Rahmetli babamın anlattığı kadarıyla oradan Yarımca’daki rafineriye bakmışım. Rafineri geceleri çok güzel gözükür, ışıl ışıldır ve çok görkemlidir. Tepesinde de hep yanan bir alev vardır. Merakla orayı sormuşum “Burası ne?” diye, bana anlatmışlar tabii. Ben o zaman demişim ki, “Orada çalışacağım.” Büyüdükten sonra mühendis olmam gerektiği söylenmiş. Sanırım kız olduğum için de kimya mühendisliği. Benim halam Valideceşme’de Maçka’daki İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Kimya Fakültesi yolunda otururdu. Şimdiki Demokrasi Parkı’nda, Üsküdar’dan Beşiktaş’a vapur keyfiyle gidip piknik yapardık. İTÜ’yü ilk kez orada gördüm. “Buraya geleceğim okuyacağım, kimya mühendisi olacağım, rafineride çalışacağım” diye tutturdum. Yıllarca hedefimi bekledim. İlk tercihime yazdım, kısmet oldu. Sonra okula girdim. Bir yandan da akademisyen olma konusu gündemimde idi. Staj vakti geldi. O zamanki adıyla İPRAŞ Rafinerisi’nde yaz boyu staja başladım. Rafineride, tesiste üniteler arasında kendime çalışacak yer seçiyorum. Dünya çapında bir okuldan mezun olacağım, kendime çok güveniyorum. Onurluyum. Bana “Kızlar burada çalışamaz” dediler. “Ne demek kızlar burada çalışamaz, nerede çalışır?” dedim. Bana teknik serviste bir masa ile laboratuvarı gösterdiler. “Ben böylesi çalışamam” dedim. Hatta zamanın rafineri müdürüne de dedim ki; ben bu konuların hocası olacağım ve buraya akademisyen olarak geleceğim. Bugün kadın mezunlarımız rafinerimizin her yerinde başaryla görev yapıyorlar. Ekim 1977’den beri İTÜ’ye, okuluma öğrenci ve öğretmen olarak geliyorum. Bizler buraya gelirken hep okula gideriz, buraya iş demeyiz. 44 yıldır çok derse girdim, çok ders verdim. Çok sınava girdim, çok sınav yaptım. Hatta okulumun ilk haftasında tanıştığım en iyi sınıf arkadaşım Semih Bey ile evliyim.

Kariyerimin ilk gününden itibaren hep fosil kaynaklarla yapılan üretimlere bir hammadde seçeneği olarak yenilenebilir kaynaklarla çalıştım. İlk önce yağ kimyası ve teknolojisini öğrendim. Sırası ile motor biyoyakıtlarını, yağlama yağlarını, biyorafinerileri çalıştım. Son 20 yıldır sürdürülebilir üretim üst başlığında en temiz üretim teknolojilerine odaklanarak, kaynaktan son kulanıma yaşam döngüsü değerlendirmesi ve ekotasarım konusunda çalışıyorum. Endüstride şöyle bir şey var; her tür üretim, tüketim ve hizmet her şey mevcut halinden daha temiz bir yolla yapılabilir. Yani her zaman iyinin de iyisi vardır. Bu adeta insanın yolculuğuna, daha iyi bir insan olmaya benzer. Yani aynı kaynaktan aynı elektriği ya da aynı kaynaktan güzel kokulu bir sabunu yerküremize daha az zarar vererek üretmek mümkün. Bunun karşılığını da bir mühendis akademisyen olarak yaşam döngüsü değerlendirilmesi çalışmalarımızda görüyoruz. Bu adeta bir insanın ömrü, amel defteri gibidir. İlk kaynaktan son kullanıma en temiz şekilde üretilmesi, yani yerkürenin kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması, suyun iyi yönetilmesi, atığın iyi yönetilmesi, enerjinin iyi yönetilmesi, uygun teknik seçimlerin yapılması konusunda akademik yoğunlaşmalarımı yapıyorum. Böylece iklim değişimine dirençli endüstri için düşük karbon ekonomisi yolunda ilerliyorum. Yanı sıra Avrupa Birliği’ne uyum müktesebatı kapsamındaki ilgili mevzuat çalışmalarına katkı vermekten onur duyuyorum. Ankara’da ilgili resmi erk ve yerel yönetimlerle çalışıyorum.

 

Bu konularla uğraşıyor olmak bir nevi manevi yönünüzü besliyor diyebilir miyiz?

 

İyi bir şey yapmak sadece insanın manevi yanı, mistik yanı olan bir şey değil. Bu dünya insanın en iyi üretimi yapmasını bekliyor. Yani bu dünyada aslında herkes kiracı. Bu bana manevi bir güç de veriyor. Kimse bir şeyin sahibi değil. Bu kiracılıkta bize düşen bu mavi gezegenimizi çok iyi korumak ve kollamaktır. Çünkü bu dünya bize bir emanet. Her şey daha temiz üretilebilir, bu güzelim mavi gezegene daha az zarar verebiliriz. Bunun için yaşamımda bir de sivil aktivist tarafım var. İTÜ’lü akademisyen olmaktan öte ikinci güçlü tarafımı yapan, bu akademik hedeflerimi de kapsayan, sürdürülebilir yaşam kültürünün evde, okulda, tarlada, işte, yolda ve her yerde olmasını destekleyen Sürdürülebilir Üretim Tüketim Derneği (SÜT-D) başkanı olarak görev yapıyorum. Yanı sıra kalemimi de yeşil kullanıyorum. Radyo ve televizyon programlarına da çıkıyorum. Bütün derdimin iki tane özü var; önce yeşil vatanımı ve mavi vatanımı korumak ve kollamak. İkincisi de hepimizin olan bu gezegeni korumak.

 

Toplumsal olan bir sorunu bu kadar dert edinmeniz, elinizi taşın altına koyarak bir nevi tüm yükü tek başınıza sırtlanma cesaretinizin mihenk taşı nedir, tabiri caizse aktif iyilik hareketinin öncüsü olmanızdaki motivasyonunuz nedir?

Estağfurullah. Bir kere aktif iyilik hareketi beni çok büyütür. Böyle bir şey yok. Ben İTÜ mezunu, mühendislik yemini etmiş bir kimya mühendisiyim. Bizim mühendislik yeminimizde zaten çevre var. Yanı sıra ben doktoramı bu konularda yaptım. Ben iyi bir yurttaş olmaya gayret ediyorum. Yaşama izdüşümü olan bir konuda akademisyen, sivil aktivist ve yazar olmak benim için koskoca dünyada bir tutam tuz. Ama yaşamımda ayrımlar olmaması, sabah kalktıktan itibaren eş, anne, öğretmen, yazar, çizer, seyyah, kız arkadaş olarak hepsinin içinde benim savunduğum şey bu kavramı yani sürdürülebilirliği oturtmuş olmak. Zaten Dünya Gazetesi köşemin adı da “Sürdürülebilir Yaşam”dır. Sürdürülebilir yaşam şu demek; her yaptığınızı düşünerek yapmak. Gün doğduğu vakit bir bereketle kalkarız. Başlarız su tüketmeye, elektrik tüketmeye, temizlik malzemesi tüketmeye, akaryakıt tüketmeye, yemeye, içmeye… Günlük yaşamımızda evde ve işte oldukça fazla tüketim yaparız. İşte her yerde en temiz üretim teknolojisini hesaba katarsak; kaynak verimliliği, en iyi atık enerji ve su yönetimi yaparsak hem iyi bir fert hem de iyi bir yurttaş oluruz. Hem de hangi görevi yapıyorsanız yapın o görevi hakkıyla yapmış olursunuz. Hizmet ettiğiniz sektörde verimlilik yaparsınız. Maddi manevi kazanç sağlarsınız. İşte bunları yapmak bana çok iyi geliyor. Benim için çöp diye bir şey yok, benim için “atık” ulusal bir servettir. Bu da benim kanaatimce insanın duruşunu ve fıtratını güçlendiren bir şey. Daha iyi bir insan olmak gibi bir şey. Onun için ben bir yere girdiğimde hemen gözlerimle ortam kontrolü yaparım, ne yapıyorlar ve nasıl tüketiyorlar diye. Hemen yanlışları ve kolay yapılacak değişiklikleri görürüm. Teknik anlamda bunun adı ortam iyileştirmesidir. Eğer söyleyebileceğim bir mekandaysa, “niye böyle yapmıyorsunuz?” derim. Öneri yaparım. Zaten benim küçücük parçası olduğum bu nokta, Orta Asya’dan Anadolu’ya ve Rumeli’ye gelen biz Türklerin kültürünün bir parçasıdır. Yani toplum olarak biz doğayı severiz. Orta Asya’daki hanları, hanımları Türklerin otağ kurmasını düşündüğümüz vakit bunu daha iyi anlayabilirsiniz. Örneğin Orta Asya’da belli bir yaşın üstündekiler ata zarar vermemek için binmezler. Bizim kültürümüzde yemek ziyan edilebilir mi? Bizlerisraf etmeyiz. Bu konularda üretmek, yaygın etki yaratmak bana kıvanç veriyor. Çünkü bilgi paylaşılmalıdır.

 

Siz insanın geride bıraktığı atıklara karşı da bir sorumluluğu/görevi olduğunu vurguluyorsunuz. Atıkları da bir hammadde olarak görüp onları doğaya yeniden kazandırmak için yolcuğun çöpte bitmediğini bilakis orada başladığını ifade ediyorsunuz. Siz böylesine “dünyaya kıyamıyorum ben” diye haykırırken, biz dünyayı babamızın malı gibi tepe tepe kullanırken, benden sonrası ne olursa olsun diyerek günübirlik tüketim ihtiyaçlarını gidermenin ötesinde bir gayret göstermezken bu iş nasıl olacak?

 

İyi bir temel mühendislik okuduysanız, kimya mühendisliği gibi, teknik konularda iyiyseniz yaşama baktığınızda bir oda, bir ev, bir uçak, bir fabrika görürsünüz. Ama toplamına baktığınızda da bu mavi gezegen koca bir tesistir. Mühim olan dünyamızda aslında sınırların olmadığını Atmosferin ve denizlerin sınırı yok. Başkan Trump Meksika sınırına duvar örebilir ama havaya bir duvar öremez. Benim deniz kirliliği için korkutucu bir örneğim var. Biz burada İstanbul Boğazı’na bir tane plastik su şişesini attığımızda, önce Urla’da onun mikroplastikleri balık yerken bize gülümsüyor olur. Plastik yoluna devam eder gider ve Cebelitarık’ta karidesleri etkiler. En sonunda Panama’ya doğru bir tane balinanın ağzına girer ya da bir su kuşunu mahveder. Biz sera gazlarını saldıkça örneğin Filipinler suyun altında kalıyor. Orada mercan resifleri yok oluyor. Yani bizler burada Filipinler’deki bir mercan resifinden de sorumluyuz. Kuzey denizindeki buzullardan da sorumluyuz. Akdeniz’imizin kirlenmesi vs. hepsinden, hepimiz sorumluyuz. Bunun sorumluluğunu almalıyız. Ben bunu sürdürülebilir yaşam kültürü diye değerlendiriyorum. Sürdürülebilir yaşam kültürünün içinde hem fert, yurttaş hem de çalışan kişi var. İşte bu kültürünüz, sorumluluğunuz varsa nerede çalışırsanız çalışın önce kendiniz iyi oluyorsunuz sonra kurumunuz iyi oluyor, vatan iyi oluyor, dünya iyi oluyor. Yani bir sınır yok. Hepimizin kiracı olduğumuzu bilip bu kocaman güzelim evimize iyi bakmamız ve bulduğumuz gibi bırakmamız lazım.

Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Derneği (SÜT-D), “Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim” olgusu konusunda bilgi ve kapasite oluşturmak, konunun farkındalığını artırarak, ulusal ve uluslararası etkinliklerle yaygın etki yaratmak hedefi ile 2013 yılında kurulan bir dernek var. Başkanı olduğunuz derneğin faaliyetlerinden biraz bahsedebilir misiniz?

Biz derneğimizde sürdürülebilir üretim-tüketim-hizmeti için başta ülkemizde olmak üzere kapasite arttırma hedefli farkındalık ve yaygın eğitim çalışmaları yapıyoruz. Bizim en marka değeri olan çalışmamız, yılda bir gün İTÜ’nün ev sahipliğinde gerçekleştirdiğimiz İstanbul Karbon Zirvesi. Karbon yönetimi için akademi, resmi erk, belediye, sivil toplum, medya ve iş dünyasını yan yana getiriyoruz. Bu sene 10 Eylül’de olacak. Bu yıl “İklim Esnekliğinde Atık ve Enerjinin Rolü” diyerek konuyu masaya yatıracağız. Örneğin iki yıl önce İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, üç sivil toplum kuruluşu ile SÜT-D Gençlik Kurulu okullarda eğitim çalışması yaptı. Atıklar içinde elektrik ve elektronik atıkları (E-atık) öncelikliyoruz. Ülkemizin ilk ve tek E-atık zirvesini biz yaptık. Gençlerin etkinliklerinde yer alıyoruz. Basın duyurularımızla gündeme yaratıyoruz. Kendimi İTÜ Öğretim Üyesi ve SÜT-D Başkanı olarak takdim ediyorum. Çünkü sivil toplumun insanlara lazım olduğunu, mühim olduğunu düşünüyorum. İnsanlar imecenin bir tarafından tutmalı, toplumsal yarar oluşturmalı.

 

Bir röportajınızda eski pala kilimleri örnek vererek diyorsunuz ki; eski kilimlerin şerit şerit kesilip, o şeritlerin birleşimiyle pala kilimi ortaya çıkıyor. Sizce imkanların ve bilginin bu kadar çok olduğu bir dönemde yeni nesil ile eski/geleneksel Anadolu insanının arasındaki tüketim alışkanlıklarında nasıl bir fark var?

 

Bizim sahip olduğumuz değerleri aslında kentte ya da köyde diye ayırmamak lazım. Ben ailede ayırıyorum. Yani tabii ki çocuk büyütürken çevrenin etkisi vardır ama temel değerlerin ailede kültür ve görgü olarak verilmesine inanıyorum. Bunu biraz yitirdiğimize inanıyorum. Evde bizler biz bu değerleri vermiş olsak, hep beraber doğamızı koruyarak sürdürülebilir yaşam kültürü ile ilerleyebiliriz. Zaten bizim yerleşmiş anonim bilgilerimiz, müeyyideler, diğer deyişle toplumsal yaptırımlar, gelenek ve görenekler, tüketim tarzları vs. bütün bunların hepsi halihazırda sürdürülebilir yaşam kültürüdür. Bakın tarhana örneğine, yazın üretilen tarımsal ürünler kış için teknik bir depolama ürünüdür. Demek ki kışın domates yenmeyecek, kışın tarhana yenecek. Turşu aynı şekilde böyle bir ürün. Şimdi benim sevdiğim örneğim pala kilimine geldiğimiz vakit… Bir giysiyi siz giyersiniz, sonra kardeşiniz giyer, sonra varsa bir yakınınız giyer. En sonunda lime lime olmaya yaklaştığında eskiden ondan pala kilim yapılırdı. Pala kilimi evimizde uzun yaşamlı bir ürün oluyor. Atığa gitmiyor, çöpe gitmiyor. Asıl olan üretilen bir ürünün yaşamdaki kullanım süresini uzatmaktır, yenisini almak değil. Bunu yaptığımız vakit ürün değer kazanır, çoklu kullanımı olan bir ürün olur. Aynı şekilde plastiği uzun uzun kullandınız, sonra atık plastik haline geldiğinde ondan ileri geri dönüşümle katma değeri yüksek, örneğin bir elekronik eşya malzemesi yaptığınızda yüksek katma değer veriyorsunuz. Müthiş bir şey bu, döngüsel ekonomi. Bunun için ben de bir akademisyen ve sivil aktivist olarak okul öncesinden başlayarak çocuklarımıza evde ve okulda bunların öğretilmesini istiyorum. Nasıl çocuğumuza oturmayı kalkmayı, büyüklerle konuşmayı, yemeyi, içmeyi öğretiyorsak… Türkiye’de taşıtta cam açılıyor, baba metal içecek kutusunu ya da sigara izmaritini atıyor. Çocuk da ertesi gün bir şey yerse onun kabını atıyor. Bu dünyanın başka hiçbir ülkesinde olmayan bir şey. Utanç verici. Çocuğa kendini iyi yönetmeyi öğrettiğinizde, temel tüketimlerini az tüketecek, dikkatli tüketecek ve atığını yönetecek. Bunu siz çocuğa küçükken öğretirsiniz. Bu yaklaşım önemli. Onun için ailelere, okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerimize, eğitim sistemine büyük görevler düşüyor. Varsa akıllı seçimlerle akıllı alışveriş yapacağız. Bir şeyi alacaksak, illaki ihtiyacımız varsa en uzun ömürlü olanı alacağız. Eskiden bir laf vardır orta halli ailelerde, “ucuz mal alacak kadar zengin değilim.” denirdi. Bu iyi alalım ve uzun kullanalım demektir. Yani iyi seçimlerle alışveriş yapmamız lazım. Az tüketmek gerek. Tabii bu dünyada her şey insanın refahı, konforu ve mutluluğu için. Canlıların içinde en bencil yaşayan insanoğlu. Tüketirken bir düşüneceksiniz, bir nefes alacaksınız. “Ben bunu illa almalı mıyım, ne kadar kullanabilirim, gerekli mi, bunun bana maliyeti ne, yerküreme maliyeti ne?” diye soracaksınız. Her zaman bir “yeşil” seçim yapmanız lazım. Suç işlememek için nasıl düşünüyorsak; çünkü suç hem ayıptır hem günahtır, aynı şekilde bunu tüketimde de düşüneceğiz. Çocuklar dedektif gibidir. Onlar anne-babaya bilmediklerini, okuldan öğrendiklerini öğretirler. Bakın ülkemizde enerji verimliliği ile ilgili kampanya oldu. Çocukların çoğu gitti evlerde kalorifer peteklerinin önünden koltukları çekti, ışıkları söndürdü. Adeta enerji verimliliği dedektifi oldular. Çünkü çocuk öğrendi. Ağaç yaşken eğilir. Çocuklarımıza sürdürülebilir yaşam kültürü vermeliyiz.

 

Bir toplumda bilinçli tüketim ve farkındalık düzeyi o toplumdaki dini, sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve kültürel bileşenler etrafında şekilleniyor. Seyyahlık yönünüzü de hesaba katarak sağduyulu yaklaşımları daha çok hangi coğrafyalarda görmek mümkündür? Bu konuda gözlemleriniz nelerdir?

 

Afrika’nın bazı ülkelerinde çöp bile kalmıyor çünkü her şeye değer katıyorlar. Mecburlar. Kullanıyorlar. Örneğin eskiden yağ tenekelerinden saksı yapılırdı, her şeye bir kullanım yeri bulunurdu. Ama bunları insana yokluk öğretmemeli. Varken iyi yönetmemiz lazım. İkinci dünya savaşında büyüklerimiz yokluk var diye nohutu kavurarak kahve içmişler. Şimdi kahve var. Alabiliyoruz. Fakat ben şimdi kahvemi tüketirken onun atığından da sorumluyum. Kahvemi enerji verimli bir cihazda pişirmeliyim. İklim dğişiminden en çok etkileneceği öngörülen ürünlerin başında kahve geliyor. Benim şu an bu kahveye ulaşıyor olmam onu hunharca tüketebileceğim, kullanabileceğim anlamına gelmez. AB’ye baktığımızda, geri dönüşüm konusunda toplumun çok ilerlediğini görüyoruz. Zincir marketlerde geri dönüşüm ürünlerinin, camların, metallerin ve plastiklerin alınması, toplanması, çevrenin temiz tutulması yaygın. Bilinç var. Avrupa’da gezerken otoyolların kenarındaki yeşilliklerin içinde plastik poşet, metal kutular arıyorum. “Bunlarda neden yok, neden atmayı bilmiyorlar?” diyorum. Şöyle anlatayım size. Geçtiğimiz mayıs ayında Türkiye’mizin en güzel yerlerinden biri olan İğneada Longoz Ormanları Millî Parkı’nı gezdim. Dünyadaki nadir doğal cennetlerden biri olan subasan ormanı. Metal içecek kutuları, plastik su şişeleri, hatta 5 litrelik plastik bidonlar vardı. Utandım. Nasıl bir insafsızlık bu? Yaz başı gittiğim Alaska’daki ulusal parklardaki durumu görünce çok özendim. Kimi yerlerde yemek pişirme yeri bile yok, dışarıdan sandviçlerinizi, yemeğinizi alıp gidiyorsunuz. Taşıtların yakıt seçimi de çevre dostu. Alaska’da her yer somon balığı dolu, kişi başına belli bir kotayla avcılık yapıp sürdürülebilirliği yönetiyorlar. Bizim lüferler büyümeden yakalanıp yeniyor. Kuzey ülkelerinin çoğunda pencerenizin panjurunun rengini komşularınıza sormadan değiştiremezsiniz. Yurttaşlar hep kurallara uyar. Toplumsal uzlaşıdır bu. Bizde sokaklara plastik poşetlerle çöp konuluyor. Olmamalı. Ben büyürken Üsküdar’da bizim sokak süpürülürdü. Toz kalkmasın, çocuklar temiz oynasın vs. Bizler koruyup kollamada iyi değiliz. Henüz atıklarımızı hak ettiği oranda toplayıp, ayıklayıp geri dönüştüremiyoruz. Ama hızla yükselen ve büyük yatırım ilgisi çeken harika bir atık endüstrimiz var. Ben yatırımcılara minnet duyuyorum. Mevzuatımız hazır, tetikleyici unsurlar var. Bizim de yapmamız, atığımıza katma değer katmamız, ekonomik kazanca dönüştürmemiz lazım.

 

Özellikle son dönemlerde doğayla barışık bir medeniyet inşa etme hayaliyle yola çıkmışken bugün geldiğimiz nokta; yok eden, iliğine kadar sömüren, babamızın malı gibi tepe tepe kullandığımız hatta bunu biraz da belki metalaştırarak satmaya kalktığımız, kitle kitle pay ettiğimiz bir İstanbul hatta Türkiye var. Siz bu gidişatı -özellikle İstanbul nezdinde- nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ben bir İstanbulluyum. Yani ne mutlu ki ben İstanbul’un üç tane çok güzel muhitinde büyüdüm. Üsküdar’da büyüdüm, okudum. İzdivacımdan sonra Halide Edip’in Sinekli Bakkal sokağında Haseki’de oturdum. Şimdi de çok güzel küçük bir mahallesinde, Kireçburnu’nda yaşıyorum. Metropolün güçlüğü var, ben çok metropol gördüm. Bu metropolde, bu geldiğimiz durumda, İstanbul’da yaşamayı başarmak çok kolay değil.

 

Ben iki tane İstanbul yaşam tarzı olduğuna inanıyorum. İlki işi evine yakın, veya uzakta, zamanını yönetebilen hem toplu taşımayı hem de kendi otomobilini kullanan, kentin güzelliğini, sanatını yaşayabilen geliri yeterli, seçimlerini yapabilen kesim. İstanbul’un hem içinde hem de dışında gibi olanlar. Benim gibi. Her gün şükrediyorum. Ben sabah evimden çıkıyorum. Kireçburnu’nda deniz fenerimiz var. “Selam olsun İstanbul!” diyorum, okuluma geliyorum. Bir de her türlü merkezi ve yerel hizmetle yaşamı kolaylaşması gereken, ekmeğini taştan çıkaran büyük bir nüfus var. Kentimizdeki üniversite gençliği sayısı da çok fazla. Yaygın hizmet, kentlinin yaşamını kolay ve mutlu kılmak gerek. İstanbul’u yönetmek hiç kolay değil. Benim öğrenciliğimde Maslak’taki en yüksek bina 6 katlı idi. Şimdi Mashattan da denen yer kuleler muhiti. Ana yol ise aynı. Ard arda İstanbul’umuzdaki hepimizin bildiği sorunları konuşabiliriz. Konuşmak değil. Eylem gerek. İstanbul İklim Değişikliği Eylem Planı hazırlanmasında görev yapan İTÜ hocalarından biriyim. İklim değişimine dirençli İstanbul için yapılması gerekenleri biliyoruz. Şehrimizin kırılganlıkları bilimsel olarak saptandı. Buna göre önlemleri almalıyız. Çalışmalıyız. İstanbul’u sadece sevmek yetmiyor. Hepimizin katkı yapması gerekiyor. Hep beraber sürdürülebilir İstanbul için uğraş vermeliyiz.

 

Yenilenebilir kaynaklı enerji üretimi ve ülkemizin potansiyeli konusunda görüşlerinizi alabilir miyim?

 

Türkiye’mizin yenilenebilir kaynak potansiyeli yüksektir. Anadolu’muzun, Rumeli’mizin üstünde; güneşimizin, suyumuzun, rüzgarımızın, biyokütlemizin bereketi büyüktür. Mühim olan elektrik, ısı, soğuk, katı, sıvı, gaz yakıtlarının üretiminde giderek yenilenebilir kaynaklı enerjinin payını arttırmak. Enerjide ithalat oranını azaltmak, mevzuata uygun kelimeyle söylersek, yerli ve milli kaynaklarımızı kullanmak. Bunun için ülkemizde güneşin ışıltısı, suyun şırıltısı, rüzgârın ılgıtlığı, biyokütlenin yeşilliği heba edilemez. Bu konuda özellikle son on yılda yatırımlar arttı. Bu bir milli görevdir. Yenilenebilir kaynaklı enerji yatırımları için mevcut mevzuat ve destek mekanizmaları, yatırımcı lehinedir. Yatırımların artmasını bekliyoruz.

Bugün dünyada var olan imkanların kullanım hakkı elinizde bulunsa şunu şunu yapardım veya şu konudaki yanlışı değiştirirdim dediğiniz bir husus var mıdır?

 

Mesela sürdürülebilir üretim-tüketim vakfım olsaydı ve vakfımın da akarları çok olsaydı şeffaf sistemde, hemen şunu başlatırdım. Hastanelerde çocuklar doğduktan sonra annelere ulaşarak bebeklerini büyütmeye başlamalarından itibaren sürdürülebilir yaşam kültürü vermeleri konusunda uygulama başlatırdım. Yeni anneye bir hediye vererek bir bebeğin büyürken ne kadar çok tüketim yaptığını, gezegenimizi korumamız gerektiğini anlatırdım. Biraz abartırsam şöyle diyebilirim: Elimden gelse bebeğin ismi kulağına söylendikten sonra bilinçli bir nesil yetiştirirdim. Annelere büyük görev düşüyor. Anneler ve bebeklerle ilçelerde gruplar kurarak eğitimleri sürdürürdüm. O çocuklar sonra mühendis olur, doktor olur, itfaiyeci olur, sanatçı olur, işçi olur… Ne olursa olsun “iyi insan” olur. Çevresine ve iklimine dost yurttaş olur. Doğayla uyumlu, doğasını katletmeyen nesiller yetişir. Okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerinin eğitimine “Sürdürülebilir Yaşam Kültürü” uygulamalı dersini koyardım. Vakfımla sürdürülebilirlik yönetimine ilişkin sosyal ve teknik projelerinidesteklerdim.

 

Çalışmalara başladığınızdan bu yana sizi oldukça etkisi altında bırakan unutamadığınız bir anınız?

 

TRT Radyo 1’de, 2007 yılında danışmanlığını yaptığım “Gündemdeki Enerji” programı sonrasında Yapımcım Neşe Yenice Hanımı Uşak Eşme’den Çoban İsa Uçar aramış ve övgü ile görüşlerini söyleyerek bizi hep dinlediğini belirtmişti. Çok mutlu olmuştum. Radyo ve TV programları ardından bana “Hocam ne güzel anlattınız.” dendiğinde bilirim ki birilerine bilgi ulaştı ve yaygın etki yarattım. Anılarıma böylesi güzellikleri depoluyorum. Siz de anılarıma girdiniz. Ben yaptıklarımı ve yapacaklarımı derginize anlattım. Sizi tanıdım, insan zenginliğime sizi de kattım. Sizinle ve okuyucularımızla sürdürülebilir yeşil vatan ve mavi bir vatan için uğraşımı paylaştım. Teşekkür ederim.

 

Kırk dört yıllık bir akademik hayatınız var, aynı zamanda iyi bir seyyah ve sivil aktivistsiniz. Tüm bunların yanı sıra evli ve bir çocuk annesisiniz. Bir kadın ve bir anne olarak Türkiye’de akademisyen ve aktivist olmanın zorluklarına dair problem yaşıyor musunuz?

 

Ben zorluk kelimesine inanmıyorum. Ben kadın olmanın artı bir değer olduğuna inanıyorum. Kadınların doğası gereği daha güçlü ve dirayetli olduğuna inanıyorum. Yani ben eksiğimin değil fazlamın olduğu kanaatindeyim. Bir kadın zamanını iyi yönetiyorsa her şeyi iyi yapabilir; evde, okulda, işte her yerde, istediklerini yapabilir. Benim hasbelkader yaşamda bir duruşum, üretkenliğim ve mutluluğum varsa bu zamanımı iyi ve verimli yönetmeme bağlıdır. Anne olduğunuzda, eş olduğunuzda, öğretmen olduğunuzda da bu lazım. İnsan vücudu mükemmel mistik bir termik santral. Enerji yüklü. Mevlam bambaşka yaratmış. O yüzden demek ki ilk önce kendini, enerjini iyi yöneteceksin. Dünyada her şeyin geri dönüşü var, bir tek zamanın geri dönüşü yok. Gönül kırıklığının da tam geri dönüşümü yoktur. İçiniz oyulursa biraz acısı kalır, yüzde yüz geri dönüşmez. Gönül cam değildir. Kırılıp, toplanıp geri dönüştürülemez. Eğer yaşantınızı iyi yönetiyorsanız, insan zengini olmayı önemsiyorsanız, çalışkansanız huzur ve mutluluk da sizin olur. Ben insandan gelen her aksiyona bir reaksiyon yapmayı prensip edindim. İnsana önem veririm. Tabii yaşamı sevmek lazım, bu dünyayı sevmek lazım. Her bir saniyenin geçip gittiğini anlamak gerek. İnsanın yaşama bir dokunuşu olması gerek. Yaşamda bir tutam tuzumuzun olması gerek. Bunun için emek harcamak lazım. Bu devlet beni okuturken, en yüksek diplomamı, doktoramı alana kadar bana yüksek bir mali yatırım yaptı. Beni hep devletim okuttu. Ben devletimin hocasıyım. Ben devletimden aldıklarımı yurttaşlarımla, devletimle paylaşmakla yükümlüyüm. İşte bunun için de, sivil aktivist yönümü de kullanıyorum. Kabımın dışına çıkan bir İTÜ öğretim üyesi olmayı önemsiyorum. Akademisyenler sırça köşklerinde oturmamalı. Bilgi paylaşınca büyüyor. Bilgiyi aktarmanız lazım. Güzelim vatanımıza bir yarar sağlamak lazım. Herkes bunu farklı açıdan, farklı yerlerde yapabilir. İşte bunları yapıp kendinizi iyi yönettiğinizde mutlu oluyorsunuz. Mutlu olduğunuzda daha da iyi çalışıyorsunuz. Allah’a bin şükür ki kırk dört yıldır okuluma gelirken ayaklarım hiç geri geri gitmedi. İnsanın iki yere ayakları geri geri gitmemeli. Evine koşa koşa gitmeli, bir de okuluna.

 

Bu verimli söyleşi ve lezzetli kahveleriniz için çok teşekkür ediyoruz Hocam.