ANALİZ

“Doğru anlatım, doğru anlaşılma ve doğru değerlendirme için, kelime ve kavramların ruhunu oluşturan anlamları bilmek gerekir. İnsan, ancak kelime ve kavramların anlamlarına nüfuz ederek anlamlı bir hayat yaşayabilir ve böylece meramını gerçekleştirebilir.”

“Mümin şahsiyet için varoluş hakikati ölümden bağımsız bir varoluş değildir. Onun için mümin, yapıp ettiklerinin yedeğinde her daim ölümü bulunduran kimsedir.”

“Her biri birer ayet olan canlı-cansız bütün varlıklardan oluşan doğa, okunmayı, anlaşılmayı bekleyen bir kitaptır.”

“İnsan için kısıtlı ve engelleyici bütün mecburi mekânlar birer hapishane gibidir.”

“İnsanın doğa ile ilgili yanlış bakış, algı ve değerlendirmesini, doğadan ontolojik kopuş olarak adlandırıyoruz.”

“İnsanların hayat ile ilgili, doğa ile ilgili sahip oldukları değer yargıları, insanın ontolojik bakışını meydana getirir.”

“İnsanın hayatını bir anda yok edecek kimyasal silahlar ve doğaya düşmanca müdahalenin oluşturduğu ekolojik sorunlar, insanın doğadan ontolojik kopuşunun bir soncudur.”

“Antiekolojik kentler, insanın özgür iradesiyle karar verme imkânlarını kısıtladığı, insanın akıl, ruh ve beden sağlığını tehdit ettiği, insanın ve doğanın atmosferini kirlettiği, insanın sosyal ilişkilerini zehirlediği, insanı erdem ve ahlâktan uzaklaştırdığı, insan ile Allah arasına demir duvarlar ördüğü ve daha başka sebeplerle birlikte, insan için bir hapishane niteliğine sahip mekânlara dönüşmüştür.”

 

ÖLÜM SANCISI: DOĞADAN ONTOLOJİK KOPUŞ VEYA YENİ HAPİSHANE OLARAK ANTİEKOLOJİK KENTLER

                                                                               Cevdet IŞIK

                                                                                        [email protected]

İnsanın Meramı

Her insanın bir meramı vardır. İnsanın sahip olduğu meram birçok konu ve alanla ilgili olabilir. Yine her insan sahip olduğu meramını gerçekleştirmek için mücadele eder. Bunun için bütün imkânlarını kullanır. Adeta seferberliğe mahsus bir ruh haliyle yaşar: Konuşurken en doğru kelimeleri seçerek konuşur. Yazarken en uygun kelimeleri seçerek yazar. Çünkü yanlış anlaşılmak istemez. Böylesine bir hassasiyete sahip olmak son derece önemlidir. Fakat böylesi bir hassasiyetin tek başına yeterli olmadığını da belirtmek gerekir. Siz yalnız olmadığınız gibi hayatınız da münzevi bir hayat değildir. Aynı zamanda karşınızda duran muhatap(lar)ınız da vardır. Muhatap(lar)ınızın sizin gibi ya da size yakın bir hassasiyet sahibi olması gerekir ki, derdiniz olan meramınız hem doğru bir şekilde anlaşılsın ve hem de doğru bir şekilde gerçekleşsin.

İnsanın meramının hem doğru bir şekilde anlatılması hem de doğru bir şekilde anlaşılması, büyük bir nimet olarak görülmelidir. Çünkü haddi zatında bütün meseleler, yanlış anlatım ve yanlış anlaşılmaların oluşturduğu yanlış değerlendirmelerden kaynaklanmaktadır. Doğru anlatım, doğru anlaşılma ve doğru değerlendirme için, kelime ve kavramların ruhunu oluşturan anlamları bilmek gerekir. İnsan, ancak kelime ve kavramların anlamlarına nüfuz ederek anlamlı bir hayat yaşayabilir ve böylece meramını gerçekleştirebilir.

Kavramlar

1-Ölüm

Bütün canlıların öleceğini bilmeyen yoktur. Bu, ayan beyan olan somut duruma rağmen, Kerim Kur’an bizlere önemli bir hatırlatma olarak ölümü, tekrar haber vermektedir. (Enbiya 21:35) Niçin? Çünkü insan köreltici bir unutma özelliğine sahiptir de ondan. Evet, ‘insan hafızası nisyan ile malûl’dür. “İnsan hafızasının nisyan ile malûl olması”, tümüyle kötü bir özellik midir peki? Değil tabi. İnsan unutmasaydı, kimi acılara katlanmak mümkün olmayabilirdi. İnsan unuttuğunu hatırlar ve aynı zamanda gördüğüne de tanıklık eder. Zaman olarak Allah’ın yarattığı her gün, her saat ve her dakika ölümlerin, yok oluşların ve gözden kayboluşların fiili süreçleridir. Bu süreçlerin insanda gereken yankıyı uyandırmaması, bilinçsel gaflet sebebiyledir. Bilinçsel gaflet ile nisyan/unutma birbirlerinin ikiz kardeşleridir.

Ölüm, bu dünyadan, bu hayattan bir yok oluş, bir gözden kayboluştur. Fakat günü geldiğinde, keyfiyetini bilmediğimiz bir şekilde yeniden diriltileceğimiz de, umut veren bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Aksi takdirde varlık âlemini oluşturan bütün varlıkların sahip olduğu ölçülü ve dengeli varoluşun bir anlamı olmazdı. Saniye saniye, dakika dakika ölüm kapısına doğru yaklaşırken, insan, neden bu önemli ve büyük olayı unutup görmezlikten gelir? Şüphesiz bu unutkanlık öyle bir unutkanlıktır ki, hakikat olanı sahte ve sahte olanı da hakikat olarak gösterir.

Unutsak da unutmasak da ölüme doğru yol almaktayız. Ölümün herkeste oluşturduğu sancı farklı farklıdır. Kimileri için bu bir doğum sancısı, kimileri için de bu bir yok oluş sancısı gibidir. Mümine göre ölüm, yeniden diriliş için bir boyuttan diğer boyuta geçişin olduğu bir kapı veya iki boyutu (fizik-metafizik) bir arada tutan ya da ayıran özel zamandır. Mümin için kapının arkası, hüzün ve keder değil, ümit ve sevinçtir. Mümin şahsiyet demek, sorumlu olmanın ve sorumlu davranmanın oluşturduğu bilinçle, hakikatle sahte olanı ayırma rüştüne sahip kimse demektir. Mümin şahsiyet için varoluş hakikati ölümden bağımsız bir varoluş değildir. Onun için mümin, yapıp ettiklerinin yedeğinde her daim ölümü bulunduran kimsedir.

2-Doğa

Aziz Kur’an, düşünen insanları muhatap alarak sürekli düşünmeye davet eder. Bunu o kadar çok vurgulamaktadır ki, adeta insanın düşünmeyen, kütük misali insanlarla geçirdiği zamanı, boşa geçirilmiş, heder edilmiş ve israf edilmiş bir zaman kategorisine koyduğu kanaatini oluşturur. Doğaya baktığımız zaman, gözlenen bütün olaylar, insanı düşünmeye sevk etmektedir. Kur’an’a göre gökler ve yer ile birlikte, gece, gündüz, yağmur, bulut, rüzgâr, soğuk, sıcak, dağlar, denizler, hayvanlar, insanlar, mikro ve makro bütün varlıklar, insanı düşünmeye ve hayret etmeye sevk eden birer ayettir. Bütün varlıkların sahip oldukları yapısal özelliklere baktığımız zaman, en ince noktasına kadar hesaplanmış bir ölçü ve dengeyi fark ederiz. Her biri birer ayet olan canlı-cansız bütün varlıklardan oluşan doğa, okunmayı, anlaşılmayı bekleyen bir kitaptır.

Allah, göklerde ve yerde var olan her şeyi insanın istifadesine sunmuştur. (Lokman 31:20) İnsan, göklerde ve yerde var olan bütün bu nimetlerden, emanet bilinciyle istifade etmelidir. Emanet bilinciyle istifade etmenin mantığında, istifade edilenlerin özgün yapısına zarar vermeme hassasiyeti ön planda olmalıdır. Emanet olana kendi malıymış gibi bakıp ölçüsüz bir tasarrufta bulunmak, ihanetlerin en büyüğüdür. Bu ölçüsüz tasarruf düşüncesi, beraberinde gücü kutsamayı ve güç dâhilindeki her şeyi talan etme meşruiyetini de oluşturacaktır. Söz konusu talanın olmaması için, insan-doğa ilişkisinin emanet ekseninde inşa edilmesi gerekir.

3-Ontoloji

Bir felsefi disiplin olarak ontolojinin temel konusunu “varlık” oluşturur. “Varlığın ne olduğunu, ilk nedenlerini, ilkelerini, gerçek varlık biçimlerini, varlık türlerini” araştırır. Ontoloji, “varlığın genel bilimi”dir. Ontoloji terimini ilk defa 17. Yüzyılda Leibniz kullanmıştır. Varlık, felsefenin olduğu kadar bilimin de konusunu oluşturmaktadır. Varlık’a yaklaşım bakımından, felsefe ile bilim birbirlerinden ayrılırlar. Bilim varlığı parçalara ayırarak inceler, felsefe ise bütüncül bir şekilde ele alarak inceler. “Felsefi düşünüşte kapsamlılık, derinlik, nitelik ve estetik söz konusudur.” Bilimsel yaklaşımda varlık, nesnel bir gerçeklik olarak kabul edildiği için, bilinç ve özne olma durumundan bağımsız olarak görülür. Ontoloji mahiyet olarak, “varlık”ın varlığını (var olup olmadığını), ilk ana kaynağını ve ne olduğunu sorgular.

Günümüz dünyası ontolojik olarak, seküler tahakkümün baskısı ve yönlendirmesi altındadır. Bu baskı ve yönlendirme bilinçten eğitime, ticaretten siyasete ve sanattan edebiyata kadar, hayatın bütün alanlarında görülmektedir. Müslümanlar da diğer inanç grupları gibi bir “seküler ontolojik bağımlılık” içinde bulunmaktadır. Müslümanlar, seküler ontolojik tahakküme karşı, ilahi söylemin dili ve sözü olma niteliğine sahip değiller. O sebepten tarihte hak ettiği yeri alamıyor ve böylece tabir caizse hem insan, hem hakikat ve hem de Müslümanlar yetim kalıyor.

4-Ekoloji

Ekoloji denince, en yalın haliyle canlılar ve yaşadıkları çevre akla gelir. Ekolojiyi, bu iki unsurun birbiriyle olan etki ve ilişkilerini inceleyen bilim olarak izah etmek mümkündür. Buna daha da öz ve kapsamlı bir ifade ile canlı-cansız ilişkileri denebilir. Ekoloji ile ilgili birkaç tanıma yer verecek olursak şunları zikretmek yeterli olur: “Bir organizmanın veya organizmalar toplumunun yaşamı üzerinde etkili olan faktörlerin bütününü ifade eden bir terimdir.” “Canlıların yaşam temellerini, dolayısıyla doğayı korumanın ilkelerini öğreten bilim dalıdır.” “Yaşam gruplarıyla birlikte ekosistemleri ele alan, doğanın yapı ve işlevini inceleyen, organizmaların hem birbirleriyle hem de çevreleriyle olan karşılıklı ilişkilerin tümünü araştıran bir doğa ekonomisi bilimidir.” Ekosistem tabirine de bir açıklık getirecek olursak, “canlı hayatının olduğu en küçük çevre biriminden en büyüğüne kadar her ortam bir ekosistemdir.”

5-Hapishane

Toplumsal yapılarda geçerli olan, gerek yazılı ve gerekse sözlü kuralları hiçe sayarak suç işleyen kimseleri cezalandırmak üzere, konuldukları kapalı ve kısıtlı yerlere hapishane denir. Eskiden insanların, hapis cezası zindan denen yerlerde infaz edilirdi. Buradaki espriyi şu şekilde anlamak da mümkündür: İnsan için kısıtlı ve engelleyici bütün mecburi mekânlar birer hapishane gibidir. Genel manada hapishane hayatının iki sebepten oluştuğunu söyleyebiliriz: İlki, insan iradesinin sahip olduğu zaaf ve zayıflık sebebiyle, başkasının hak ve hukukunu ihlal etmesi; ikincisi, insanın bilinç ve kişilik yapısındaki kararsızlık dolayısıyla, bir hayat tarzına sahip olmamasıdır. Bir hayat tarzı olmayanlar, doğal olarak başkalarının hayat tarzını taklit ederek yaşayacaktır. Tabi buna yaşamak denirse. Aslında bu tür bir yaşayışın mahiyet itibariyle hapishanede yaşamaktan bir farkı yoktur. İkinci şıkka örnek olarak, modern hayat tarzını gösterebiliriz.

6-Kent

Günümüz dünyasında kentler, sahip olduğu özellikler bakımından, özgürlüğü kısıtlayan mekânlar olarak adlandırılabilir. Kentlerdeki insan ilişkileri ve toplumsal hayat, bir fabrikanın işleyiş mantığına benzemektedir. Aynı saatte kalkmak, aynı saatte işe gitmek, aynı saatte işten gelmek, aynı saatte yatmak gibi her türlü kişisel etkinlikte bir fabrikanın dişlileri gibi olmak. Fabrikayı oluşturan unsurlardan herhangi birinin çalışmaması nasıl ki, fabrikanın bütün gidişatını olumsuz olarak etkilerse, insanın otomatiğe bağlanmış olan panoptik hayattaki farklı bir yaşantısı da, insanın bütün toplumsal hayatında en azından bir rahatsızlığa yol açacağını söyleyebiliriz.

Olgular

1-Doğadan Ontolojik Kopuş

İnsanın doğa ile ilişkisi, insanın yaratılıp doğaya bırakıldığı zamanla başlar. İnsan doğaya bırakıldı ama bu, onun amaçsız, donanımsız, başıboş ve savunmasız bırakıldığı anlamına gelmiyordu. (A’la 87:2) Aslında insanın doğa ile ilişkisini biraz daha geriye götürebiliriz. Çünkü insanın yaratılış hikâyesinin başlangıcında Rabbimiz, insanı topraktan/çamurdan/balçıktan yarattığını, insanı toprağa geri çevireceğini ve bir kez daha topraktan çıkaracağını haber veriyor. (Taha 20:55, Hicr 15:26,28, Enam 6:2, Müminun 23:12, Rum 30:20,…) Demek ki fiziksel yapısı itibariyle insan, doğa ile bağlantıları olan ve doğanın yabancısı olmayan bir durumdadır. Bu da aslında doğa ile bir ünsiyetin peydahlanmasına sebep olmaktadır. Eğer insan, doğduğu andaki safiyetini koruyabilirse, doğa ile aralarında aşamayacağı herhangi bir sorun olmayacaktır. Yani doğa ile olan sorunların kökeninde, insanın doğayı yanlış değerlendirmesi yatmaktadır. İnsanın doğa ile ilgili yanlış bakış, algı ve değerlendirmesini, doğadan ontolojik kopuş olarak adlandırıyoruz.

İnsanın doğaya bakışı, aslında insanın hayata bakışı ile bir paralellik arz eder. İnsan ve hayat konusu, bütün zamanların en temel ve en ihtilaflı konusu olarak hiçbir zaman gündemden düşmemiştir. İnsanların hayat ile ilgili, doğa ile ilgili sahip oldukları değer yargıları, insanın ontolojik bakışını meydana getirir. İnsan, varlık hakkında yani var olanlar hakkında nasıl bir anlam dünyasına sahiptir? Bu konunun detaylarıyla ilgili olarak, insan sayısınca fikrin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak insanların ekseriyetinin, varlık âleminin bir Yaratıcı tarafından yaratıldığı konusunda hemfikir olduğunu söylemek de mümkündür. (Zuhruf 43:9, Zümer 39:38, …) İnsanların Yaratıcı ile ilgili olarak ortak bir anlayışa sahip olmaları önemli olmakla birlikte, doğadan ontolojik kopuş, bu ortak inancın varlığı ile ilgili olmayıp, bu ortak inancın işlevselliği ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

Bir yaratıcı olarak Allah’ın varlığına inanmanın işlevselliği, Allah’ın birliği ile O’ndan başka herhangi bir ilah kabul etmemekle doğrudan bağlantılı bir durumdur. Bunun anlamı, değer yargılarının tanzimi hususunda, Allah’ı mutlak otorite kabul etmekten geçmektedir. Aslında Allah’ın tarihe müdahalesi olan indirilmiş bütün vahiylerin ortak mesajı, söz konusu bu ilahlık konusu etrafında gelişmiştir. Geçmişte indirilmiş vahiylerin geçersizlik sebebi de, ilahlık konusunda yapılan tahrifat sebebiyledir. İlahlık konusunda yapılan tahrifatlar, sadece cemiyet hayatını değil, aynı zamanda doğa ile olan ontolojik yaklaşımı da tahrif etmiştir.

Doğanın varlığı ve ne olduğu konusunda insanlık her zaman büyük bir merak içinde olmuştur. İnsanların doğa karşısında çok aciz kaldığı zamanlarda, doğadaki gizli güçlere vurgu yapılarak, doğanın kutsanması söz konusu olmuştur. Fakat yerleşik hayat ve teknolojik gelişmelerle birlikte, doğanın sahip olduğu yapıya da nüfuz edilmiştir. Hükmetme ve sahip olma hırsı, insanı doğaya karşı bir savaşçı konumuna getirmiştir. Özellikle Aydınlanma ile birlikte, doğaya ve insanlara karşı hükmetme duygusu gelişmiş, insanların acımasızca katledilmesine ve doğanın da talan edilmesine sebep olmuştur. Yakın geçmişte yapılmış olan dünya savaşları bunun içindi. Bugün de dünya savaşları mahiyet değiştirmek suretiyle devam etmektedir.

Dinin (Kilisenin) devre dışı edilmesiyle, insan aklının mutlak otorite haline gelmesi, doğa ile olan ontolojik kopuşun en önemli başlangıcını oluşturmaktadır. Böylece bilginin seküler temelde ele alınması ve varlığın bütüncül değil parçalı olarak ele alınmasını da beraberinde getiriyordu. Modern zamanlar bu mantıkla hem doğayı hem de insanı baskılayan zamanlardır. Doğaya müdahale anlamına gelen üretimin, fabrikalarla seri üretime geçmesi doğanın da tahribatına sebep olmuştur. Sanayileşme kentleşmeyi, kentleşme de nüfus patlamalarını beraberinde getirmiştir. Bu toplumsal yaşamla beraber her alanda kirlenmeler de hızla artmaya başlamıştır. Bu düşmanca tutumla birlikte, çok mükemmel bir denge ve döngüye sahip olan doğanın düzeni bozulmuş, iklim ve ekolojik sorunlarla insan hayatı tehlike altına girmiştir. İnsanın hayatını bir anda yok edecek kimyasal silahlar ve doğaya düşmanca müdahalenin oluşturduğu ekolojik sorunlar, insanın doğadan ontolojik kopuşunun bir soncudur.

2-Yeni Hapishane: Antiekolojik Kentler

Dünyada canlı olarak sadece insan yaşamıyor. İnsanla beraber sayısını bilmediğimiz envai çeşit canlı da yaşamaktadır. Fakat reel bir olgu olarak, insanın yaşadığı ontolojik erozyonun neticesinde, dünyada nesli tükenmekte olan canlılar hızla artmaktadır. Çünkü insan, ilahi kelamın tabiriyle, “dönüp gitti mi, başlar yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye” (Bakara 2:205) Allah, gökleri ve yeri ve bunlar arasındakileri hak ile yaratmış iken (Hicr 15:85), insan bozgunculuk yaparak, o hakka tecavüz etmiştir.

İnsanın bozgunculuk yapması, sınırları ihlal ederek tecavüzlerde bulunması, varlıkların sahip oluğu farklılıklar üzerinden olmaktadır. Allah, farklılıkları kendi ayetleri olarak belirtirken, farklılıklar üzerinden yapılacak sözlü ve fiili tartışma ve saldırıların da önünü kesmiş oluyor. Ama insan bunu dikkate almıyor. Farklılıklara tahammül etmiyor. Kendi mülkü olarak gördüğü dünyada gücü kullanarak, farklılıkları ya yok ediyor ya da etkisiz hale getiriyor. Sonuçta aynı anlayış ve aynı davranış kalıplarına sahip insan topluluklarının var olduğu kentler oluşuyor.

Modern zamanların ve modern anlayışların hâkim paradigmasıyla oluşan günümüz kentleri, tümüyle bir hapishane görünümünde olup antiekolojik bir niteliğe sahiptirler. Niçin hapishane görünümünde ve neden antiekolojik niteliktedirler? İnsan hayatının sürdüğü bir mekânda, şöyle veya böyle bir kısıtlayıcılık varsa, özgür hareket etme ile ilgili bir engelleme varsa, söz konusu mekân insan için bir hapishaneye dönüşmüş olur.

Modern yaşamın mekânları olan kentlerde yaşayan insanların istek, ihtiyaç ve zevkleri nasıl ve kimler tarafından belirlenmektedir? Yani modern kent insanının yaşam tarzının dinamiği insanın kendisi mi yoksa başkaları mıdır? Bütün bu ve buna benzer sorular, kent insanının yaşam standartlarının, kendisi tarafından değil, başkaları tarafından belirlendiği sonucuna götürecektir bizi. Bu durumdaki insanın, yaşadığı kentte bir hapis hayatı yaşadığını söylemek yanlış olmaz.

Kentlerin antiekolojik olmalarına gelince, kentin yapılanması ve kent yaşamı dikkate alındığında, diğer yaşam gruplarının dikkate alınmadığı görülecektir. Zaten ekolojik faaliyetlerin ortaya çıkışının sebebi de budur. Kocaman gökdelenler, yoğun trafik akışı, fabrikalar, insan yığınları, katledilen bitki örtüsü, çevre ile kenti karşı karşıya getirmiştir. Kent, adeta ekolojinin katledilmesi felsefesiyle inşa olmaktadır. Doğal çevre katledilince, kent ile ekolojik yapı zıt kutuplara dönüşüyor. Böylece ekolojik yapıyı oluşturan ekosistemler bozuluyor ve doğa büyük bir darbe yemiş oluyor. (Ekosistem: Sınırları belli bir bölge içinde yaşayan üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar ve onların cansız çevrelerinden oluşan; enerji akımı, mineral döngüler ve varlık denetim işlevlerini kapsayan birim.)

Antiekolojik kentler, insanın özgür iradesiyle karar verme imkânlarını kısıtladığı, insanın akıl, ruh ve beden sağlığını tehdit ettiği, insanın ve doğanın atmosferini kirlettiği, insanın sosyal ilişkilerini zehirlediği, insanı erdem ve ahlâktan uzaklaştırdığı, insan ile Allah arasına demir duvarlar ördüğü ve daha başka sebeplerle birlikte, insan için bir hapishane niteliğine sahip mekânlara dönüşmüştür. Seküler aklın oluşturduğu bu ontolojik bağımlılıktan kurtulmadığımız müddetçe, özgürlüğümüz de özgünlüğümüz de olmayacaktır. Ontolojik bağımsızlığa ulaşmak için İlahi Vahyin oluşturduğu ontolojik kabullere sarılmamız gerekir. İşte o zaman, farklılıkların hayat bulduğu okumaları yapabilecek ve birer sömürü nesnesi muamelesi görmekten de kurtulacağız.

3-Ölüm Sancısı

İnsanlığın bir ölüm sancısı içinde olduğunu görmekteyiz. Doğanın şahsiyetine saygı gösterilmiyor. Doğanın şahsiyeti, doğanın tabi olduğu yasalardır. Bu yasaları Allah koymuştur. Doğanın şahsiyetine saygı göstermeyenler, dolayısıyla Allah’a da saygı göstermemiş olurlar. Bunun içindir ki, doğa nesneleştirilerek her türlü aşağılayıcı muamele yapılıyor. Doğa okunması gereken bir kitaptır. Goethe’nin tabiriyle “doğa her yaprağında en derin yazılar olan biricik kitaptır.” Siz eğer doğanın şahsiyetine yönelik saldırılarda bulunursanız, o zaman da doğanın özgün yapısını bozarak yanlış okumalar yapmış olursunuz. Yanlış okuma, peşinden yanlış muameleyi de getirecektir. Doğaya yanlış muamelede bulunduğunuz zaman, doğa da kendisini savunacaktır. Seküler aklın vaziyet ettiği doğa, kendisini savunuyor. Günümüzde insanlığın yaşadığı ve gelecekte de yaşayacağı felaketlerin çıkış sebebi, doğanın kendini savunurken gösterdiği doğal tepkilerden başka bir şey değildir.

İnsan, kendi elleriyle kendi kuyusunu kazmaktadır. Mübin Kur’an’ın otuzuncu suresi olan Rum Suresi kırk birinci ayet bu durumu haber vermektedir. İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden, karada ve denizde yani bütün doğada, bozulmalar olmakta, olumsuzluklar çıkmaktadır. Rabbimiz, belki dönerler diye onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırdığını söylüyor. Şu merhamete bakar mısınız? Rabbimiz daha ne yapsın! Akıl vermiş, kitap vermiş, gerekli uyarılarda bulunmuş. Ateş çukurunu göstermiş. İnsan da bir zahmet kendisini ateşe atmasın. Bütün bu donatılmışlığa rağmen, bütün bu uyarılara rağmen felaketlerden yana tercihte bulunacak olanlar neticelerine de katlanmak zorunda kalacaklardır.

Her alanda görülen kirlilikle birlikte ölüme doğru giderken çekilen sancıların sesi işitiliyor. Çünkü insanlık ilahi iradeyi dikkate almıyor. Rabbimiz “Ey İnsanlar! Yeryüzündekilerin helal ve temiz olanlarından yiyin” diyor. (Bakara 2:168) Bu ne demektir? Helal ve temiz olan nedir? İşte doğadan ontolojik kopuş, helal ve temiz olan bırakıldığı için yaşanmıştır. Yani insan, sahip olma hırsıyla helali haramla, temizi de kirli olanla değiştirince, insanın istifadesine sunulan nimetlere de nankörlük edilmiş oldu. “Kim, Allah’ın kendisine gelen nimetini değiştirirse bilsin ki, Allah’ın cezası çetindir.” (Bakara 2:211)

Sonuç olarak, doğa ile olan ilişkilerimizi düzeltirsek, iyileşme sürecini de başlatmış oluruz. Doğadan kopuş şeklindeki süreci, tersine çevirip doğaya dönüş şeklinde değiştirmeliyiz. Bunun için de sahip olunan tasavvura el atılmalıdır. Hayatın her alanında Allah’ın özne olduğu bir tasavvur inşa edilmelidir. Hayatımız sadece bu dünya hayatından ibret değildir. Ölümden sonra yapılıp edilenlerin sorgulanacağı o günün varlığına inanmadan, istenen sahih ve sağlam bir disiplini oluşturmanın mümkün olmadığını fark etmek gerek. Bütün bunları en sahih ve doğru bilgilerle Aziz Kur’an insanlığa sunmaktadır.

Schumacher şöyle diyor: ” Çağdaş insan kendini doğanın bir parçası olarak değil, yazgısı onu egemenliğine almak ve yenmek olan bir güç olarak hissetmektedir; oysa bu savaşı kazanacak olursa, kendisini de yenik düşen tarafta bulacağını unutmaktadır.”  Amerika’nın gerçek sahiplerinin reisi yazdığı mektubunda şöyle diyordu: “…İnsanlar toprağa tükürürlerse kendi yüzlerine tükürmüş olurlar. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içinde bir liftir sadece…”

“Yine göğü özenle O yükseltti, bir denge ve ölçü koydu. Ki siz (ey insanlar), dengeyi bozup ölçüyü kaçırmayın. Yine istikametle ölçüp biçin, ölçme değerlendirme yaparken haksızlık etmeyin.” (Rahman 55:7,8,9)

“Düzeltilmiş olan yeryüzünü bozarak ifsat etmeyin” (A’raf 7:56)