ANALİZ

“Hangi konuda, hangi durumda, hangi iş ve oluşta olursa olsun, eğer niteliksel bir erozyon yaşanıyor ise, o zaman varoluşsal tahribatlar da yaşanıyor demektir.”

“Bütün insanların nitelik olarak ayrışmaları veya benzeşmeleri, sahip olunan tutum ve davranışlarla ilgili bir durumdur. Tutum ve davranışlar ise ahlak ile ilgili olup, niteliğini sahip olunan akıl, bilgi ve iradenin kullanımından almaktadır.”

“İnsan, akıl ve irade sahibi olduğu için, ahlakilik imkânına da sahip olmuştur. Bu imkânın kullanımı için de insanın özgür olması gerekir. Çünkü özgür olmayanın tercihlerde bulunması düşünülemez.”

“Müslümanların yaşadıkları sorunların en önemli sebebini Kur’an ahlakına sırt çevirmek olarak izah edebiliriz. Emanet olarak ümmete bırakılan Kur’an, lâfzen korunabilmiş ama insanı ve hayatı inşa eden işlevsel yapısı dikkate alınmamıştır.”

“Kur’an okunmadığı, anlaşılmadığı ve rehberliğinde yaşanmadığı için, hakikatten uzaklaşmakta, hakikate yabancılaşmakta ve sonuç olarak hakikat adına köleliğe razı olmaktayız.”

 

 

NİTELİKSEL AHLAKİ EROZYON VE VAROLUŞSAL TAHRİBAT

                                                                 

   Cevdet IŞIK

                                                                            [email protected]

 

Yaşadığınız hayatın, bulunduğunuz coğrafyanın, sahip olduğunuz ruh halinin, sizi seyahat etmeye mecbur ettiğini düşününüz. Seyahat için var olan koşulları değerlendirdiğinizde herhangi bir sorun görmüyorsunuz. Yapacağınız yolculuğu deniz yolu ile gerçekleştirmeye karar veriyorsunuz. Hazırlıklarınızı bitirdikten sonra, bindiğiniz gemiyle denize açılıyorsunuz. Saatler saatleri kovalıyor. Fakat bir de bakıyorsunuz ki, hiç de hesapta olmayan şiddetli bir fırtına yaklaşıyor.  Gemi adeta bir tahterevalli gibi yükselip alçalıyor. İşin kötüsü yüzme adına doğru dürüst bir tecrübeniz de yok.

O an, ister istemez, doğal bir refleks olarak, gözleriniz bir can simidini aramaya başlıyor. Büyük bir samimiyet ve bütün bir benliğinizle Allah’a yalvarıyor ve adeta O’ndan başka her şeyin değeri sıfırlanıp yok oluyor. (Yunus 10:22) Daha önce varlığıyla size mutluluk ve güven veren varlık âlemindeki birçok şeyin (servet, mevki, makam) oluşturduğu yanılsamadan irkilerek uyanıyorsunuz. Fırtınanın başladığı zamana kadar, aklınıza bile gelmeyen, herhangi bir değer ve öneme sahip olmayan bir can simidi, şimdi sizin için dünyadaki en değerli varlık haline geliyor. Dünyaya, çıkmayacak şekilde çaktığını düşündüğünüz çivilerin birer birer söküldüğünü adeta gözlerinizle görüyorsunuz.

Sizi, güvenli bir sahile çıkaracak bir can simidine, bütün malvarlığınızı vermeye çoktan razı olmuşsunuz. (İşin ilginç yanlarından birisi de şudur: Siz, size emanet olarak verilen malvarlığını kendinizin sanıyorsunuz.) Pamuk ipliğine bağlı bu hayat karşısındaki acizliğinizi görüyor ve ümidinizi kaybetmeden Allah’ın yardımını diliyorsunuz. (Allah’ı, daha önce, hiçbir işinize, hesabınıza, kitabınıza karıştırmazken, şimdi, ona iltica ediyorsunuz.) Böyle bir durumla karşı karşıya kalan herkesin, istisnasız aynı şekilde davranacağını tahmin etmek zor değildir. Demek ki, insan hayatı için gerekli olan şey’ler her ne ise, o şey’ler, paha biçilmez bir değere sahiptir. Bu yargı, teslim edilmesi gereken bir hakikat olmasına rağmen, hayatın fırtınasız zamanlarında karşılık görmeyen bir hakikattir. Yine bu hakikat, sorunların olmadığı, her şeyin sütliman göründüğü günlerde, sadece dil ucuyla, öylesine kabul edilen bir ‘şey’ den ibarettir. Durum böyle olunca da hayatın kendisi de şeyleşmekten yakasını kurtaramıyordu.

Kullanım bakımından “şey” kelimesi çok ilginç bir kelimedir. Evde, işte, çarşıda, okulda, yolculukta, daha doğrusu hayatın bütününde, muhataplarımızla yaptığımız konuşmalarda, bazı fikir ve düşünceleri ifade etmekte zorluk çektiğimiz, tıkanmalar yaşadığımız zamanlarda, imdadımıza “şey” yetişir. Denizde fırtınaya tutulan yolcunun hayatta kalması için can simidi ne kadar önemli bir tutamaksa, konuşmakta olan bir insan için de “şey”, öylesine önemli bir tutamaktır. Allah’ın insana verdiği nimetleri, sunduğu ikramları saymakla bitiremeyiz. Bir abartı olarak görülebilir ama “şey” kelimesinin de, diğer birçok kelime gibi, insana bahşedilmiş, Allah’ın has nimetlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Bir şeyin, “şey” olması, ayırt edici bir özellik ve değere işaret eder. Bu, fark edilmesi gereken çok önemli bir husustur. Bir “şey” olmak varoluşla, “şeyleşmek” ise yok oluşla ilgilidir. “Şey”, kendine has bir yapının, bir özerkliğin ifadesidir. “Şeyleşmek” ise, şeyler dünyasının bir şeyi olarak, “sahip olmayı”, tahakküm etmeyi, hükmü altına almayı ifade eder. Bu ifadenin bize işaret ettiği yerde, nitelik, kalite ve keyfiyet bulunmaz. Niteliksel erozyon da bundan sonra başlamaktadır. Hangi konuda, hangi durumda, hangi iş ve oluşta olursa olsun, eğer niteliksel bir erozyon yaşanıyor ise, o zaman varoluşsal tahribatlar da yaşanıyor demektir.

Allah’ın yaratış yasasının temelini nitelik oluşturur. Buradan yola çıkarak diyoruz ki, niteliksiz sayılabilecek hiçbir varlık söz konusu değildir. (Sâd 38:27) Bütün iradesiz varlıklar, sahip oldukları niteliklere bağlı kalarak varlıklarını sürdürürler. İradesiz varlıkların değişmeyen niteliğini, sahip oldukları fıtratları oluşturmaktadır. Yine iradesiz varlıklar bağlamında şunları da söylemeden geçmek istemiyorum: Varlıkları oluşturan birçok tür vardır. Her türü oluşturan bütün varlıklar, aynı niteliklere sahiptir. Bir elmanın, bir aslanın, bir kedinin, bir kekliğin ila ahir sahip oldukları nitelikler ile sayısal olarak bütün aslanların, bütün kedilerin, bütün kekliklerin sahip oldukları nitelikler aynıdır. Bu durumun istisnasını, akıl ve irade sahibi olan insan oluşturmaktadır. Yani insan türünü aynı özellikler üzerinden bir potada birleştirmek mümkün değildir. Fiziksel ve biyolojik benzerliğe rağmen, her insanın sahip olduğu nitelikler birbiriyle kıyas kabul etmeyecek ölçüde farklılık arz edebilir.

Bütün insanların nitelik olarak ayrışmaları veya benzeşmeleri, sahip olunan tutum ve davranışlarla ilgili bir durumdur. Tutum ve davranışlar ise ahlak ile ilgili olup, niteliğini sahip olunan akıl, bilgi ve iradenin kullanımından almaktadır. İnsan, iradesini kullanırken, yani herhangi bir konuda bir davranışta bulunurken, mümkün mertebe yanlış olanı değil, doğru olanı yapmaya çalışır.

İnsan, iradesini kullanmak suretiyle edimlerde bulunduğu için, irade ile ahlak arasında kuvvetli bir bağ var demektir. Burada davranış derken mahiyet ve kapsam itibariyle davranışları bilmek gerekir. Örneğin fiziki anlamda hareketsiz duran ama zihinsel anlamda faaliyet içinde olan bir kimse herhangi bir davranış sergilemiş olur mu olmaz mı? Pek tabi zihnin işletilmek suretiyle yapılan entelektüel faaliyetler de birer davranıştır. Hem de davranışların belki de en önemlisidir. Zaten düşünce ve tefekkür eşliğinde sergilenen davranışlar ahlaki bir ilgi ve alakaya da sahiptirler. Bu böyle olmasaydı hayvanların davranışlarını da ahlak paydasında değerlendirmek gerekirdi.

İnsan, akıl ve irade sahibi olduğu için, ahlakilik imkânına da sahip olmuştur. Bu imkânın kullanımı için de insanın özgür olması gerekir. Çünkü özgür olmayanın tercihlerde bulunması düşünülemez. İnsanın yapmış olduğu tercihlerde en değerli ve en kıymetli olanı seçmesi, yaşamın gayesini de oluşturmaktadır. Çünkü yapılan tercihler netice itibariyle insan için ya bir sevince ya da bir üzüntüye sebep olma özelliğine sahiptir. Yani davranışlarda bu potansiyel her zaman vardır. İşte söz konusu bu potansiyelin iyi, doğru ve yararlı olarak tecelli etmesi için, riayet edilen ilkeler ve dikkat edilen hususların hepsi ahlakın kapsam alanında bulunmaktadır.

İnsanların bir arada yaşamaları, bir bakıma vazgeçilmez bir gerekliliktir. Çünkü insanlar tek başlarına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. İnsanların topluluk halinde birlikte yaşamaları, kurallar dâhilinde olmalıdır ki, kaotik bir ortam meydana gelmesin. İşte toplumsal diye nitelenen yaşayış için gereken kuralların tanzimini ahlak yapmaktadır. İnsan, eğitim marifetiyle, en güzel, en doğru ve en iyi ilişkilerle hayatı idame etmeye çalışır. Böylece insan, hayatın amacı, varlıkların yaratılış gayesi, maddi ve manevi bağlar, dünya, ahiret ve yaratıcı gibi hususları, hem teori hem de pratik manada içselleştirmiş olur. Bütün bu etkinlikler dikkate alındığında, ahlakın aslında bir talim ve terbiyenin neticesinde inşai bir süreç olarak oluştuğunu belirtmiş oluyoruz.

Malum olduğu üzere Allah insanı verili bir yapıda yaratmıştır. Her insan, sahip olduğu özellikler bakımından, yapısal bir özgünlüğe sahiptir. Denizde yolculuk yaparken yaşadığı fırtınadan dolayı, saf bir muvahhit haline gelen yolcunun ruh hali, bize insanın en temiz ve bozulmamış halini göstermektedir. Allah, hiçbir tehdit ve tehlikenin olmadığı zamanlarda, aklımızı çalıştırarak, anlamlı okumalar yaparak, kendisine yönelmemizi istemektedir. Allaha yönelmenin anlamı, İlahi Vahyi rehber edinmektir. İnsan, potansiyel olarak bu yükün altından kalkabilecek donanıma sahiptir. Biz biliyoruz ki, Allah taşıyamayacağımız yükü omuzlarımıza yüklememiştir.

Allah, insanın, yaptıklarını bilerek yapmasını, anlamına vararak yapmasını istemektedir. Yani sizin evet dediğiniz şeyler de, hayır dediğiniz şeyler de, kabul ettiğiniz şeyler de, ret ettiğiniz şeyler de bir kanıtla birlikte olsun. Bunun için aklı da iradeyi de kullanmamızı istemektedir. Bu amaçla geçmiş kavimlerin yaptıklarını hatırlatmak suretiyle uyarıyor. Sahip olunması gereken nitelikli ahlak için, uyulması gereken sınırları bildiriyor. Kerim olan Kur’an, baştan sona, hayatı ilgilendiren temel uyarılardan ibaret olduğu için, bu haliyle ilahi bir ahlak kitabı özelliğini de taşıyor.

Hz. Peygamber’in, yüce bir ahlaka sahip olduğunu ve inananlar için güzel bir örneklik teşkil ettiğini, Kur’an bize haber veriyor. Bu durumda inandığını söyleyen bir Müslümanın Peygamber örnekliğini takip etmesi gerekir. Müslüman için asıl olan dürüstlük olduğu için, bu dürüstlüğün gereği ise, söyledikleri ile yaptıklarının uyumlu olmasıdır. Örneğin Medine’de ilk defa, söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmayan münafıkları Kur’an bildirmiştir. Bu tip insanların, en aşağılık insanlar olduklarını ve bunların cezalarının ise şirk koşanlarınkinden daha ağır olacağını bildiriyor. Onun için teori-pratik ve ilim-amel diye ifade edilen ikili yapıdaki uyumluluk, ahlaki açıdan büyük bir öneme sahiptir. Müslüman bu anlamda hem dürüst hem de güvenilir olmanın timsalidir. Onun için diyoruz ki, Müslümanın ahlakını, tümüyle nitelikler kitabı olan Kur’an oluşturmalıdır.

Yazının başında dile getirdiğim temsili olayda, Allah’a rağmen ilahlık iddiasında bulunanların insan fıtratına olan aykırılığını görmek mümkündür. İnsan yakinen görüyor ve biliyor ki, gerçek hüküm ve hikmet sahibi ancak ve ancak Allah’tır. Kur’an’ın indiği Mekke döneminde, özellikle bu hususun zihne, kalbe ve hayata nakşedildiğini görüyoruz. Onun için Kur’an’ın oluşturduğu şahsiyetin temel taşını tevhid oluşturmaktadır. Dolayısıyla tevhid Kur’an ahlakının da dinamiği olmaktadır. Böylece tevhid, bir nehrin çıktığı kaynağa benzemektedir. Bu dinamikten gafil olarak sürdürülecek hayatın, adalet, selamet ve rahmet özellikleri gerektiği gibi işlemeyecektir. Onun için Müslümanın en önemli özelliği, muvahhit olma özelliğidir. Tevhide dayalı ahlaka, nitelikli ahlak diyoruz. Müslüman bu nitelikli ahlakın temsilcisidir.

Hz. Peygamber son nefesine kadar Kur’an ahlakını en güzel şekilde temsil ederek Müslümanlara örnek oldu. Müslümanların fert, aile ve toplumsal ilişkilerinde yapması gereken, Hz. Peygamberin örnekliğini izlemekti. Ne yazık ki vefatından hemen sonra ortaya çıkan sorunların oluşturduğu huzursuzluklar çözüme kavuşmadığı gibi, derinleşerek günümüze kadar gelmiştir. Müslümanların yaşadıkları sorunların en önemli sebebini Kur’an ahlakına sırt çevirmek olarak izah edebiliriz. Emanet olarak ümmete bırakılan Kur’an, lâfzen korunabilmiş ama insanı ve hayatı inşa eden işlevsel yapısı dikkate alınmamıştır. Bu minval üzere devam eden Müslümanların yaşamlarında, kimi istisnai küçük zaman dilimleri hariç, genelde niteliksel ahlaki erozyonlar olagelmiş ve varoluşsal manada tahribatlar yaşanmıştır. Nitekim günümüzde Müslümanların sadece etiket olarak adı kalmıştır. Felsefeden ilahiyata, bilimden tarihe, ekonomiden ahlaka ve sanattan edebiyata kadar, birçok alanda varlıkları söz konusu değildir.

Niteliksel erozyon en çok kişilik üzerinden gerçekleşmektedir. Günümüzde Müslüman adıyla anılan kimseler tevhidi kişiliği temsil etmiyor. Allah, Peygamber ve Kur’an bilinmiyor. Her sözün bir ağırlığı olduğunun farkında olunmuyor. En güvenilir olması gereken Müslümanlar, en güvensiz bir halde bulunuyor. Bugün biz Müslümanlar, ilk emri oku olan Kur’an’a dokunmayı saygısızlık sayan, bütün okumaları, anlamaları, konuşmaları sadece bir sınıfa havale eden seküler ve laik bir görüntü arz ediyoruz.

Kur’an okunmadığı, anlaşılmadığı ve rehberliğinde yaşanmadığı için, hakikatten uzaklaşmakta, hakikate yabancılaşmakta ve sonuç olarak hakikat adına köleliğe razı olmaktayız. Bugün bizler fiziksel anlamda değil ama zihinsel anlamda köle statüsündeyiz. Bütün bir irade ve tercihlerimizi ipotek altına bırakmış durumdayız. Bu bir ahlaki erozyondan da öteye, ahlaki bir intihar anlamına gelmektedir. O kadar büyük bir acziyet içindeyiz ki, bunu fark edemiyoruz. Çünkü din adına bizlere verilen uyuşturuculardan ayılamıyoruz. İşin en vahim ve en korkunç tarafı da budur.

Biz kendimize gelmeliyiz. Çünkü kendimiz dışında her yerdeyiz. Bu büyük bir ahlaksızlıktır. Bakın, size bir şey söyleyeyim: Ahlaksızlık, kötü ahlaktan daha kötüdür. Ahlaksızlık, kural ve ilkesizliğin timsali olan fahişeliğe benzemektedir. Ne yazık ki, hayatla ilgili bütün alanlarda; siyaset, eğitim, ekonomi, adalet, özel ve kamusal alan dediğimiz her türlü kurum ve kuruluş da dâhil olmak üzere, ahlaksızlığın/fahişeliğin tarz haline geldiğini görmekteyiz. Bir de fahişeliği tarz haline getirenlerin sırtında Müslüman etiketinin de bulunuyor olması, Müslümanca varoluşu tahrip eden bir süreç haline gelmiştir. Çok ilginç değil mi? Müslümanlığı Müslümanlar yok ediyor.

Kur’an, baştan sona ezbere okunuyor ama anlamıyla ilgili bir tek çağrışım zihne, bilince ulaşmıyor. Bu işi yapanlar da hafız olarak anılıyor. Bu nasıl bir muhafazadır ki, lafzı kalıyor anlamı, ahkâmı ve ahlakı kalmıyor? Böyle bir şey olabilir mi diye sormuyorum. Çünkü böyle şeyler hep oldu ve olmaya da devam etmektedir. Kafamızı, hayatımızı, varoluşumuzu duvardan duvara çarpan bu çıkmazdan kurtulmadan, dünyamız da ahretimiz de rezil ve rüsva olmaya mahkûmdur.

Karanlık dünyamızı aydınlatacak bir ışık, güvenli yollarda yürütecek bir hidayet rehberi olan bir rahmet pınarımız var. Bu rahmet pınarı Kur’an’dır. Kur’an’dan beslenmeliyiz. Beslenirken oluşacak iklimle, dünyamız da mamur olacaktır. Yeter ki anlamaya çalışalım. Bu anlama faaliyetinin sonucunda, kimselere faydalı olmasak bile en azından kendimize faydalı olacağız. Etrafa hükümler savuran bir yargıçlık pozisyonundan kaçınmalıyız. Böylece ortaya çıkacak olan nitelikli ahlaki edimler, başlı başına birer bildirge olarak, başka hayatlarda yankısını oluşturacaktır. Kaldı ki her mümin üzerine düşeni yaptıktan sonra, neticeleri kovalamak gibi bir hevesle mükellef değildir. Bir de Peygamber üzerinden, O’nun güzel örnekliği üzerinden yapılan tartışmalar vardır. Kur’an’la muhatap olan bir kimsenin hâşâ Peygamberi atlatması, yok sayması mümkün müdür? Ne yazık ki, cehalet her tarafımızdan pınar olup akmaktadır. Gerçekten çok üzgünüm.

Bizim bir iç disipline gerçekten ihtiyacımız vardır. Güya imanımız iç disiplinimizi oluşturuyor. Ama nerede? Şahsen yaşadığımız tutarsızlıklara baktığım zaman çok vahim tablolar görüyorum. Her tarafımız riya, her tarafımız çelişki ve yalan gibi geliyor bana. Bakın, bir tek ayet meali vereceğim. Bizler sadece bu ayetin anlamını, bütün hücrelerimizle anlar, kanıksar ve ahlaki bir ilke olarak, bilincimizin en üst rafına koyarsak, bütün bir hayatımızın olumlu istikamette değişeceğine gönülden inanmaktayım. Rabbim hidayet üzere yol alma kararlılığımızı arttırsın.

“De ki: Size tek bir öğüdüm var: İster başkalarıyla birlikteyken ister yalnız, daima Allah’ın huzurunda bulunduğunuzu unutmayın.” (Sebe 34:46)