BİYOGRAFİ/ANALİZ

Özlem ADIYAMAN

 

“Kanımca toplumsal harmoni mümkündür; ancak siyaset yoluyla değil. Bu ancak insanların kendi yaşamlarının değerini ve etraflarındaki insanların yaşamlarının değerini kabul ettikleri için ve ettikleri zaman ortaya çıkabilir. Bu kendi çabalarımızla yaratılması gereken bir süreçtir.”

Roger Scruton

 

 

Modern Muhafazakâr Filozof Prof. Sir Roger Scruton ve Onun Relativizm Eleştirisi

 

Sir Roger Scruton’nun ölümünü büyük bir üzüntü ile duymuştum. Kendisi ailesinin yanında 12 Ocak 2020 Pazar günü huzur içinde ölmüş. 27 Şubat 1944’te doğmuştu ve son 6 aydır kanserle savaşıyordu. Ailesi onunla ve tüm başarılarıyla gurur duyan bir ailedir. Ülkesinin Başbakanı Boris Johnson, o öldüğünde şöyle demiştir: “Çağımızın ve ülkemizin büyük modern muhafazakâr bir düşünürünü kaybettik. Kendisi sadece ne düşündüğünü söyleyecek cesarete sahip olmakla kalmayıp onları güzelce söylemiştir.”

 

İslam’ın Evi: Küresel Bir Tarih (The House of Islam: A Global History) (Bloomsbury, 2018) kitabının yazarı Ed Husain’e göre Sir Roger, İslam’a bazı eleştiriler getirmiştir fakat düşmanlık yapmamış tersine dostluk elini uzatmış bir filozoftur. “İlk olarak Müslüman filozofların Batı’ya yaptıkları katkılar konusunda adil davrandı. Birçok Nietzsche’ci akademisyenin arasında yaygın olduğu gibi, Tanrı’yı ​​ve tanrısallığı göz ardı etmedi. Modern Felsefenin Kısa Tarihi adlı yeni ufuklar açan eserinde el-Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd’ün Aristoteles düşüncesini nasıl sistemleştirdiğini ve uyarladığını yazmıştır. Başka düşünürler modern Batı’nın ortaya çıkmasında Müslümanların katkısını küçümsemeyi veya görmezden gelmeyi tercih ettikleri yerde Scruton, tarihi kayıtlara sadık kalmıştır. Aydınlanma düşünürlerinin en büyüğü arasında yer alan Spinoza hakkındaki kitabında Scruton, Spinoza’nın Descartes veya Hobbes’u okumadan önce Endülüs Müslüman filozoflarını okuduğunu vurgulamaktadır.[1]

 

California, Berkeley’deki Zaytuna College’ın[2] kurucu başkanı, Hamza Yusuf Hanson yazarımız ile ilgili şunları nakletmiştir. “Birkaç yıl önce pornografinin zararlı etkileri üzerine yapılan bir konferansta Sir Roger Scruton ile tanışmıştım. Dünya çapında toplumlarda beliren yıkıcı veba etkisinin menşeini ele alan bir bildiri sundum; şehvet. İşim bittiğinde Sir Roger bana yaklaştı, kendini tanıttı ve ‘Müslümanların akıl yürütme sesi çok nadir duyulduğu için bu organizasyonlara gelmeleri çok önemlidir’ dedi. Sir Roger’ın Zaytuna College’ın dergisi Renovatio için inanç ve modernlik üzerine güçlü makaleler yazmasına sebil açan harika bir arkadaşlığın başlangıcıydı bu. Aradan geçen yıllarda hem dışarda topluluklarla hem de özelde (evim de dahil) birçok görüşme yaptık. Her karşılaşmadan sonra kendimi akıl geliştirmiş ve zenginleşmiş hissettim.[3]” Yüzyılımızın aydını yazarımız, Kur’an okuyabilmek için Arapça öğrenmiştir.

 

Muhafazakâr siyasi bir dergi olan ‘Salisbury Review’un 1982-2001 yılları arasında editörlüğünü yapan Scruton, felsefe, sanat, müzik, siyaset, edebiyat, kültür, cinsellik ve din üzerine 50’den fazla kitap, ayrıca bir roman ve iki opera yazdı. En dikkat çekici yayınları arasında Muhafazakârlığın Anlamı (1980), Cinsel İstek (1986), Müziğin Estetiği (1997) ve Muhafazakâr Olma (2014) yer almaktadır. The Times, The Spectator ve New Statesman gibi popüler medyaya düzenli olarak katkılar sağlamıştır.

 

Yazarımızın göreceli ahlâk konusundaki bir röportajına geçmeden önce ahlâk felsefesine kısa bir giriş yapalım.

 

Ahlâk Felsefesi / Etik

 

Ahlâk kavramı, kişisel ahlâkı tanımlarken, Etik kavramı çoğunluk için aynı değerlerin tanımıdır. Bir başka ifadeyle ahlâk ben, etik ise biz anlamına gelmektedir. Etik, bu ahlâkî hayatı ele alıp tartışan, söz konusu moral değerlerle ideallerden meydana gelen ve ahlâk adını verdiğimiz bu olguya yönelen felsefe disiplinidir. Etik ve ahlâk günlük hayatta ve akademik tartışmalarda birbirlerinin yerine kullanılmaktadır.

 

Ahlâk Felsefesinin iki temel kaynağı vardır. Bunlardan biri dinler, diğeri de toplum sözleşmesidir. Ahlâk felsefesi kendi içerisinde çeşitli açılardan sınıflandırılabilir. Ahlâk kuralları konumuz olan “evrensellik” açısından incelenecek olursa “objektif ahlâk” ve “subjektif ahlâk” olmak üzere ikiye ayrılır. Objektif ahlâk, bir toplumda herkes tarafından kabul edilebilecek evrensel ahlâkî normların olabileceğini savunurken, subjektif ahlâk, herkes tarafından kabul edilebilecek evrensel ahlâk kurallarının geçerli olamayacağını savunur. Bu iki ahlâk çeşidinin diğer adları da Mutlakiyetçi Ahlâk ile Göreceli Ahlâktır. Birçok düşünür zaman zaman her iki çeşidin de kuvvetli ve zayıf başka bir ifadeyle yararlı ve zararlı yönlerini ortaya koymaya çalışmışlardır. Liberaller ve Muhafazakârlar görüşlerini bu iki farklı ahlâkî görüşten almışlardır. Mevcut bir araştırmaya göre liberaller söylemlerinde “adalet” kavramını muhafazakârlardan daha sık kullanırken, muhafazakârlar “otorite” kelimesini liberallerden daha sık kullanmışlardır[4].

 

Ahlâkî Görecilik Üzerine Muhafazakâr İzdüşümler[5]

 

Roger Scruton kendini muhafazakâr olarak nitelendirir. Dinî değerler çerçevesindeki ahlâkî yapılanmayı savunur ve ahlâkî görecelik kulağa hoş gelen bir kavram olsa da sonuçları itibariyle insanlarımızın uğradığı zararlara dikkati çekmeye çalışır. Büyük Geleneğe bir Davetiye; Muhafazakarlık isimli eserinde Scruton, yüzyıllık geçmişiyle muhafazakâr hareketin tarihini ve evrimini açıklayarak okuyucuyu siyasi felsefe dünyasına davet eder. Burada sivil toplum perspektifi, hukukun üstünlüğü, özgürlük, ahlâk, mülkiyet, haklar ve devletin rolü üzerinde tartışmalar yapar.

Scruton, muhafazakârlığın kökenini ve gelişimini John Locke, Thomas Hobbes, Adam Smith ve Milton Friedman’ın felsefeleri ve düşünceleri aracılığıyla analiz eder. Muhafazakâr fikirlerin, Thomas Jefferson, Benjamin Disraeli, Ronald Reagan ve Margaret Thatcher gibi çeşitli politikacıları ve politik sektörü nasıl etkilediğini gösterir. Ayrıca İngiltere ve ABD’deki muhafazakâr politika ile kapitalizm ve serbest piyasalar arasındaki değişen ilişkiye de yakından bakmıştır. Bu kitap, çağımızı ve son üç yüzyıl içinde Batı siyasetini ve politikalarını anlamak isteyen herkes için önemli bir okumadır.

Yazarımıza göre, muhafazakâr bakış açısı ne demodedir ne de mantıksızdır. Aksine, en makul politik alternatiflerden biridir. Ne sosyalizm ne de liberalizm insan toplumunun gerçek karmaşıklığıyla yüzleşememiş ve her ikisi de dikkati gerçek olandan uzağa, yani sadece ideal olana doğru yönlendirdiği için makul görünmüşlerdir.  Ama unutmamalıdır ki bazen ahlâkî mutlakiyetçilik gibi görülen muhafazakârlık, hükümetteki mutlakiyetçiliğin sakıncalı bir hükümetin garantisi olduğu gibi, sakıncalı ahlâkın da bir garantisi olabilmektedir[6]. Dolayısıyla bu yazımızda değinemediğimiz yazarımızın Modern Muhafazakâr fikirlerini de okumanın ve kendi değerlerimizle bağdaşabilirliğini bulmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Roger Scruton 25 Ocak 2012 tarihinde Macaristan, Budapeşte’de Café Gerbeaud’da Ortak Akıl Topluluğu[7] ile bir sohbet gerçekleştirmiş ve ahlâkî görecelikle ilgili izdüşümlerini paylaşmıştır.

 

Muhabir: Ahlâkî göreceliğe göre, farklı durumlardan iki kişi, bir eylemin doğru ya da yanlış olup olmadığı konusunda hemfikir olmayabilir ve ikisi de haklı sayılacaktır. “Ahlâkî mutlakiyetçilik[8]” ise tam tersidir. Tüm bağlamlarda ve tüm insanlarda ortak evrensel ahlâkî gerçeklerin olduğunu savunur.

Sayın Roger, size göre, ahlâkî görecelik ile ilgili sorun nedir?

Roger Scruton: Bunun ne olduğu konusunda entelektüel bir problem mevcuttur. Ahlâkî bir rölativist neye inanır? Açıkçası onlar, ahlâkî yargıların herhangi bir mutlak güce sahip olmadığına inanmaktadırlar; ama bundan ne çıkar? Onlar sadece bir şeye mi göreceli bakıyorlar? Eğer öyleyse, neye göreceliler? Bence bu bir problemdir. Literatürde bununla ilgili çok büyük tartışmalar var ve bunlar ikna edici olamamıştır.

Asıl sorun, bazılarımızın sahip olduğu felsefî eğitime ve felsefî eğilimlere sahip olmayan, yine de “her şey görecelidir”, “mutlak değerler yoktur”, “herhangi bir yargı sizin kararınız, sizin bakış açınızdır” gibi ifadeler duyan sıradan insanlar için ne anlama geldiğidir. Dolayısıyla bu noktadan nesnel bir bakış açısı sağlamaz.

Bunların hepsi felsefî düşüncelerin tahrif edilmiş versiyonlarıdır, ama sıradan insanlar üzerinde çok etkilidirler ve gerçekten sonunda bireyin kendi bakış açısının dışında yargılanabileceği başka bir şey olmadığı hissine neden olurlar. Yalnızca kendi bakış açılarıyla yani kendi arzuları, istekleri, amaçları vb. açısından değerlendirilebilirler. Bu, yargının bir tür haddini bilmemezliğe dönüşmesine neden olur ve elbette, insanlar ortak buldukları kavramları paylaşmaktan vazgeçerler.

 

Muhabir: Belki sadece birkaç cümlede ahlâkî görecelik tam olarak nedir? Belki de Layman’ın terimlerine[9] göre anlatabilir misiniz? Batı düşüncesine eşsiz katkısı ne oldu?

Roger Scruton: Layman’ın terimleriyle, ahlâkî göreceliği savunan birinin, ahlâkî yargının kişinin öznel görüşünün ifadesi olduğuna ve ‘kendisi’nden başka herhangi bir konumdan değerlendirilemeyeceğine inanan biri olduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla, her yargı, onu yapan kişinin çıkarlarına ve pozisyonuna göre şekillenecektir. Böylece sonunda, bireyin dışında değerlendirebilecek bir pozisyon kalmaz.

Açıkçası, buna zıt bir görüş var. O da bireyin kendi çıkarlarının dışında yargılandığı bir konum olduğunu söyleyen “dinî dünya görüşü”dür. Tanrı’nın işgal ettiği konum, bu bakış açısını sağladığı gibi, tüm arzularımıza ve tüm amaçlarımıza sistematik bir bakış açısı sunar ve bizi yargılayacak konumdadır. O zaman Tanrı karşısında konumumuzun ne olduğunu keşfederek kendi durumumuzun nesnel manzarasına geri gelebiliriz. Ahlâkî görecelik hakkında söylenecek en belirgin şey, dinî dünya görüşü çöktüğünde geride kalan şeydir. Ve belki de şimdilerde bu kadar yaygın olmasının bir nedeni de budur.

 

Muhabir: Yine de mutlaka dinî bir dünya görüşüne sahip olmanız gerekiyor mu? Aristoteles bunu bu şekilde görür müydü? Hakikatlerin var olabileceğini kabul etmek için illaki dindar olmanız mı gerekiyor? Hakikatin ne olduğunu keşfetmeye çalışmak değer olarak yetmez mi?

Roger Scruton: Hayır, gerek yok ve elbette bu yüzyıllar boyunca felsefenin bir çabasıydı. Aristoteles iyi bir örnek, Kant diğeri… Sadece kendi arzularımızdan ibaret olmayan bir dünya görüşünün dönebileceği bir mesnet üretmek arzuluyorlardı. Aydınlanmadan uzun bir süre sonra, batılı entelektüeller, Kant tarafından ortaya konulan ahlâk fikri ile, John Stuart Mill’in faydacılığında olduğu gibi, belirli bir kişinin konumunun değil, hepimizin konumunun belirleyici olduğu ortak bir ahlâkî konuma dair seküler temeller atıldı. Bundan neyin doğru ve neyin yanlış olduğu konusunda, bireyi ve arzularını ayrıcalıklı kılmayan sonuçlara varılabileceği düşünüldü.

Ama elbette, 20. yüzyıl boyunca bu projenin mümkün olduğuna dair artan bir umutsuzluk olduğunu düşünüyorum. Ve bu umutsuzluğun birçok formu vardı, ama etkililiği açısından en önemlilerinden biri Sartre gibi varoluşçu insanların konumuydu. Sartre’ye göre; “Kendim dışında yargılanabileceğim hiçbir pozisyon yoktur. Bu yüzden ahlâkî yargımın kimliğini doğrulayabilecek tek şey, bunların benim kararlarım olduğuna dair seçimimdir.”

Sartre’ın görüşüne göre ahlâklı ile ahlâksız bir kişi arasındaki fark, ahlâklı kişinin kendi arzularını sorumluluk olarak isteyen biri olması[10], ahlâksız kişinin ise sadece bu arzulara sahip olan kişi olmasıdır. Bu görüşe göre, bir tecavüzcü hakiki varoluşçu ise, sadece cinsel iştahları cazip gelen kişi yerine övmeniz gereken kişidir.

 

Muhabir: Gerçeğin öznel anlayışının hoşgörü[11] çağına yol açtığı söyleniyor. Değerler sisteminizi veya başka herhangi bir şeyi yargılamayacağım şeklinde… Ve postmodern bir ahlâkî görecelik görüşünü benimseyenlerin birçoğu da “şart”, “mecburî”, “gerekli” ve “zorunlu” kelimelerini az kullanırlar. Bu tür didaktik bir ahlâkî göreceliğe nasıl ulaştık?

Roger Scruton: Bu çok güzel bir soru. Açıkçası ahlâkî yargılarla kendimizi teyit etmek, insan doğasının bir parçasıdır. İnsanlar tüm ahlâkî yargıların göreceli veya öznel olduğu görüşünü benimsediğinde, bunu da hemen nesnel bir ahlâka dönüştürüverirler. Dolayısıyla, göreceli/relativist olmaktan başka bir şey olmak günah haline gelir. Ve bunu, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi yerlerde görüyoruz. Eski moda objektif değerler sistemi olan insanların, buradaki hâkimler önüne çağrıldığını ve kendi değerlerini paylaşmayan insanlara karşı ayrımcılık yaptıkları için azarlandıklarına şahit oluyoruz. Ahlâkın ne olduğuna dair eski moda nesnel görüşlerin, bu görüşlere sahip olunduğu için ahlâkî yaptırımlara mahkûm edilmeden korunması, her zamankinden daha zor hale gelmektedir. Böylece öznellik, ahlâkî bir norm haline gelir. Halbuki bu, insanların nesnel ahlâk fikrinden vazgeçmeleri değildir aksine bu onların kendi nesnel ahlâklarına bir tür öznellik kazandırıyor olmalarıdır.

Bu bir paradokstur. Zaten bu paradoksu Nietzsche’de ve onun gibi düşünen insanlarda da görüyorsunuz. Nietzsche, subjektivist bir ahlâk görüşü gibi bir şeyi beyan etti. Önemli olanın “kendi arzunuzu yasa olarak istemek” olduğunu söyledi. Bu sizin kendi isteğiniz ve onun aracılığıyla ifade edilen iktidar arzusu, ahlâkî konumun özüdür. Ama elbette Nietzsche bunu çok çabuk bir kurtuluş doktrininden kınama doktrinine çevirdi. Bu şekilde yaşayamayan ve nesnel bir çerçevenin desteğine ihtiyaç duyan tüm insanların kınanması sonucunu doğurdu. Sanırım aynı kınamayı şimdi Avrupa atılımını çevreleyen ahlâkta buluyorsunuz. Modern ahlâkçılık genellikle kendini ‘insan hakları’ kılıfına soktuğu için bunun anlaşılması güç oluyor.

Evrensel insan hakları fikri, 18. yüzyıl Aydınlanma ahlâkının politik bir ifadesidir. Özellikle Locke’dan ve Kant’tan büyür. Modern dünyada Tanrı olmadan nesnel bir ahlâk inşa etmek için asil bir çaba sarfedilir. Ve bu ahlâk, hepimizin insan tabiatımız gereği sahip olduğu ve birbirimize doğrulayabileceğimiz evrensel insan haklarına sahip ve saygılı idi. Dolayısıyla bunlara sahip çıkmakla kalmayız, başkalarının da bunları onaylamasını bekleyebiliriz. Böylece bu bize, bireysel arzunun dışında konunun ele alınabileceği bir dayanak verecektir.

Ancak, bence, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insan hakları listesini neyin oluşturduğu hakkındaki vizyon kaybedildiğinde olaylar çok yanlış gitti.

Aslında Locke ve Kant’a göre insan hakları temelde olumsuz şeylerdir. Mesela müdahale edilmeme hakkı, hayatı yok etmeme hakkı, özgürlüğünüzü ortadan kaldırmama hakkı ve mülkünüzü alıp götürmeme hakkı gibi.

 

Muhabir: Ve bunlar Amerika’nın kuruluşunda kök salan fikirler oldu.

Roger Scruton: Evet. Özellikle liberal fikirlerin. Bu “sizin hakkınız benim görevimdir” diyen düşüncenin kabul edilmesidir.

Eğer bir hakkınız varsa, benim de ona saygı duymak gibi bir görevim var. Eğer hakkınıza engel olunmuyorsa, bu görevi yerine getirmem benim için kolay. Size müdahale etmem, sizi öldürmem, mülkünüzü almam, köleleştirmem, vb.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evrensel insan haklarının beyanı ile türlü yeni haklar ortaya çıktı- ya da ortaya çıkamadı. Daha sonra başlatılan bir süreçle iş sahibi olma hakkı, ev yaşamı güvenliğine sahip olma hakkı, temel varoluş ihtiyaçlarını karşılamak için yeter miktara sahip olma hakkı, sağlık hizmeti hakkı vb. kabul edildi.

Yavaş yavaş bu haklar listesi genişledi. Bunlar özgürlükler değil talepler idi. İkisi çok farklı şeylerdir; işe rahatsız edilmeden gitmek bir özgürlük değil, insanların birbirlerine karşı talepleridir.

 

Muhabir: Ve bu talepler neye dayanıyor, toplumsal bir arzuya mı?

Roger Scruton: O zamanlar daha sosyalist bir devlet anlayışına doğru gelişen bir hareketin bir parçasıydı. Çünkü bu talepleri bir kez yaptıktan sonra, benim hakkımın bir başkasının görevi olduğu aksiyomuna tutunursanız, şu soruyu otomatik olarak cevaplamanız gerekir. Peki kim görev sağlamakla yükümlüdür?

Ve elbette bu herhangi bir kişinin görevi değildir ve devlet için başka bir isim olan toplumun görevi haline gelir. Bu da devletlerin insan ilişkilerindeki yerleşikliğinin büyük ölçüde genişlemesine yol açtı. Bunun iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğu elbette siyasetteki anlaşmazlığın bir parçası ve liberalleri sosyalistlerden ayıran şeylerden biri.

Ancak bunun iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğuna bakılmaksızın, açıkça bir hakkın ne olduğuyla ilgili anlayışımızda radikal bir değişikliği içerdiğini görebiliriz. Bir hak, birbirimize karşı yapabileceğimiz talepler haline gelir. Elbette bu, insanların hak ile ilgili fikirlerinde, gerçekten herhangi bir nesnel otorite olduğu duygusunu zayıflatma eğilimindedir.

Birisi gelir de benimle bir ilişkisi olmamasına rağmen benden belirli bir talebi olduğunu söylediğinde, bunu saçmalık olarak düşünmeye eğilimliyim. İnsan hakları düşüncesindeki bu karışıklıklar, yasal sistemlerimize önemli miktarda saçmalık katmaktadır.

 

Muhabir: Bahsettiğiniz bu fikirler üzerine kurulmuş siyasi bir düzende haklar, bir nevi dikte ediliyor ise, ve bu saçmalığın kurbanı olduğunuzu düşünüyorsanız ne yapabilirsiniz?

Roger Scruton: Bu çok güzel bir soru. Size ilginç bir vaka anlatayım:

Ülkemde, savaşlar arasında ortaya çıkan ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra katılaşan çok önemli bir planlama yasası geleneğine sahibiz, buna göre kırsal bölgede evler inşa edemezsiniz. Çünkü insanlar bildiğiniz gibi aşırı kalabalık bir yerde yaşadıklarında, kırsal bölgeye daha değer verirler ve bu nedenle tabiatı korumak istediler. Bu yasa, vatandaşın itaat etmesi için belirli görevler belirlemişti – hiçbir şekilde, hiçbir yerde inşa etmemek gibi. Ve insanlar bunu bir mevzuat parçası olarak kabul ettiler. Kimsenin hakkı hakkında konuşulmaz; sadece yasalar altında hangi görevlerinizin bulunduğundan bahsedilir.

Ancak daha sonra Avrupa Birliği yasaları altında hareket özgürlüğünden yararlanan İrlandalı gezginler, kervanları ile kırsal bölgemize gelip yerleşiyorla bur, üst toprağı kazıyorlar, beton döküyorlar ve Amerikalıların karavan parkı olarak adlandırdığı bu yerlerde yer kaplıyorlar. Elbette bu yasaya aykırıdır, ancak aynı kişiler bu sefer biz etnik bir azınlık olarak “geleneksel bir şekilde yaşama hakkımız var ve bu bizim geleneksel yolumuz” diyerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne baş vurabiliyorlar.

Eğer mahkeme bu kararı destekliyorsa ve haklarının olduğunu söylüyorsa, diğer tüm menfaatler böylece iptal edilmiş olacaktır, çünkü onlara göre bir hak müzakere edilemez bir ayrıcalıktır. Oysa bu İrlandalı gezginlerin şimdiki komşularına, sıradan yasal haklar ve görevler şart konulmuştu zaten. Sonuç olarak, bu yasa artık geçerliliğini yitirmiştir. Bunun sonucu olarak gerçekleşen şey elbette ki toplumsal gerginliktir. Gerçekten de, bunun sonucunda bu kamplardan birinde birkaç cinayet yaşadık. Ve çoğunlukla, içinde bulundukları güzel ortamı korumak için yasaya uyan insanlar, yasaya uymak zorunda olmayan insanlar tarafından topraklarının gaspedildiğini görebilirler, çünkü bazıları uluslararası mahkemeler aracılığıyla onları hile ile yenebilmişlerdir. Giderek artan bir şekilde, insan hakları doktrini kullanılarak, insanların yaşam hakkı iddiaları yoluyla yasalar dolandırılıyorlar.

 

Muhabir: Belli bir durumla karşı karşıya kaldığınızda gerçekten itiraz edecek bir şey olmadığını mı söylüyorsunuz?

 Roger Scruton: Bu teknik bir sorun, yasalarımızda ve bence tüm yasalarda, eğer bir şey bireye bağlı bir hak ise, o zaman yapılacak bir şey yoktur. Hâkim bunu lehine vermekle yükümlüdür. Hak çatışmaları olabilir, ama gördüğünüz gibi, gezginlerin komşularının bu konuda herhangi bir hakkı yoktu. Sadece çıkarları vardı ve bu yüzden mahkemelerde komşuların lehine bir yargılama yolu doğmadı.

 

Muhabir: Ancak çoğu zaman yasalar çıkar için yapılır.

Roger Scruton: Evet, mevzuatın bütün amacı tüm çıkarları göz önünde bulundurmaya ve kabul edilebilir bir uzlaşma çözümü bulmaya çalışmaktır. Bu verdiğim sadece bir örnek, ama belki de dünyanın bu bölgesinde[12] yaşamla direk ilgili birçok başka örnek vardır. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu ülkedeki Macarlar ve Romanlar arasındaki yerleşmiş olan anlaşma ve kurallarını geçersiz kılarak ilişkileri kesinlikle bozacağından şüpheleniyorum. Aynı tür sorunlarınız çoğalabilir.

Ancak daha da önemlisi, Katolik dünya görüşü ile bu yeni insan hakları kavramı arasında ortaya çıkan çatışmalardır. Katolikler “İnsan hakkı fikrinin gerçek yaratıcılarıyız. Saint Thomas’a bakın, hepsini orada bulursunuz; doğal hukuk kavramı, insan haklarını savunmak ve Tanrı’nın evrensel yargı yetkisine sahip olduğuna inanmak” diye konuşurlar. Ama bu haklar bizim politik kriterlerimize göre ya da laik toplumdaki insanların isteklerine göre belirlenmesi için değildir, bu haklar sonsuzdur.

Örneğin, herkesin bir yaşam hakkı olmasına rağmen, Roma Katoliği bu hakkın doğmamış olana (rahimdeki çocuğa) da bağlandığını söyler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi buna hayır demiştir. Çünkü bu, onların garanti ettiği kürtaj hakkına müdahale eder. Onlar için bu, laik bir toplumda anlaşmazlıkları çözmek üzere sunulan şeyin bir parçasıdır. Polonya hükümeti bununla yüzleşmek zorunda kaldı ve kürtaj yasasının henüz çözülüp çözülmediğinden emin değilim.

 

Muhabir: Yani “farklı insanlar için farklı fırça darbeleri”, peki adalet, yaşam ve gerçek hakkında çok farklı fikirlere sahip olduğumuz insanlarla dolu bir toplum ya da yaşam inşa etmemiz gerektiğini öne sürüyorsunuz. Bu farklılıkların aslında bir engel teşkil edebileceğini ve aslında hoşgörüye yol açmayabileceğini düşünüyor musunuz?

Roger Scruton: Evet, hoşgörü kavramından ya da konusundan yola çıkarsak, ahlâkî göreceliliğin etkisi, herhangi bir yargıda bulunmanın bile hoşgörüsüzlük olduğunu söylemektir. Ülkemde sık sık söylediğimiz şeydir, yargılayıcı[13] bir kimse, birincil düzeyde ahlâkî bir hata yapmıştır.

Halbuki gerçek hoşgörüden bahsedecek olursak, rakip görüşlere karşı hiçbir şekilde ayrımcılık yapmamak anlamına gelir. Yani bu, lehte ve aleyhte tüm görüşleri eşit derecede geçerli kabul etmektir. Hoşgörü kavramı onaylamadığın şeylerin ya da katılmadıklarının da kabul edilmesi anlamına gelir. İngiltere’de 17. yüzyıldan beri büyüyen bu hoşgörü geleneği, radikal çatışmalara bir çözüm olarak doğmuştur. Böylece insanlar gerçekten nefret ettikleri şeylere karşı hoşgörülü olmayı öğrenmişlerdir. İlginçtir, onlardan nefret etmemeyi öğrenmek, hoş görmeyi de bırakmak demektir, çünkü artık ortada hoşgörülecek bir şey de yoktur.

Bu durumda hoşgörü, çok önemli bir erdemdir, ancak göreceli ahlâkî değerlere sahip olmaya bağlıdır.

 

Muhabir: Yani bu anlamda hoşgörüyü anlama şeklimiz, aslında Hristiyan kardeşliği ve sevgisi veya altın kural kavramından biraz farklıdır.

Roger Scruton: Hıristiyan kardeşliği kavramı günahkarı sevmek ve günahtan nefret etmek demektir. Bu, modern versiyondan çok daha farklı bir anlayış çünkü modern anlayış daha çok günahı sevmek ve onu günah olarak görmemektedir.

 

Muhabiri: İzleyicilerden gelen sorulara dönmeden önce, gerçekliğin ademiyeti veya yargılamanın yokluğu iddialarının, yaşamın diğer alanlarında ne anlama geldiğini keşfedelim. Sanat ve mimari konusundaki bir yazınızda, heykelin veya tablonun izleyicisini daha yüksek bir düzleme doğru çektiğini, bu sanatların herhangi bir gerçeğin daha yakından farkına varılmasına çalışmak olduğunu yazdınız. Elbette mimaride ana fikir, insanlar için yaşanacak ve çalışma alanı oluşturacak yapıları oluşturmaktı. Bu fikirleriniz değişti mi?

 Roger Scruton: Hayır. Bir tür nesnel estetiği savunmak, nesnel bir ahlâkı savunmaktan çok daha zordur. Sonuçta, ahlâkla ilgili soruları açıkça ifade ettikten sonra, bunun çok büyük bir kısmı sağduyuya kalır.

Ancak sanatla ilgili açık sağduyu elde etmek oldukça zordur. Aslında mimarî, insanların birbirleriyle kendiliğinden hemfikir oldukları tek açık örnektir. Bunun sebebi olarak, mimarlar hariç herkes şöyle söylemektedirler, ‘çünkü mimarlar bundan para kazanıyor’. Avrupa bağlamında, kesinlikle belirli formları kabul etme ve diğerlerini reddetme eğilimi vardır. Bir yerleşim merkezi havasını veren formları, kendilerini evde hissedebilecekleri bir yeri tercih etmelerinden anlaşılıyor ki mimarî, topluluklar olarak bir araya gelme ihtiyacımızdan ziyade estetik gibi daha derin bir şeye dokunmaktadır. Bu estetik ihtiyaçtan doğan, pencere şekilleri, çatı şekilleri, binaların yüksekliği gibi şeyleri gözlemleyin. Ve hatta gölgelikler gibi ayrıntıları bile. Gölgelikleri olmayan bir binada yaşamayı kimse istemez, ona bakamazsınız. Nitekim içinde kimse olmayan, Budapeşte halkına tepeden bakan bir göze benzeyen ve onlara meydan okuyan büyük sırlı bir canavar orada duruyor. Bilirsiniz. Bu, çevresinde gerçekten evinizde hissedebileceğiniz bir yapı değildir. Zaten yapılma amacının bir parçası insanları yatıştırmak için değil, sadece bir şeyler satmak için oradadır.

Bence mimarlık alanında, bir fikir birliği oluşturmak için binaların saf görünümünden başka şeyler de kullanabilirsiniz. Avrupa şehirlerinde bu fikir birliğinin en az 3000 yıldır var olduğu çok açık. Müzik ve resim söz konusu olduğunda, işler biraz farklı görünüyor, ama yine de, ahlâkî yaşayan insanların çoğunda, D.H. Lawrence’ın dediği gibi, sanatın yaşama kir atmaması gerektiği konusunda bir beklenti vardır.  Sanat, insanların sahip olduğu sıradan alelade beklentileri ve sıradan tatmin biçimlerini desteklememelidir. Bilirsiniz – müstehcenlik, yıkıcı şiddet, kaos – negatifi kutlamak gibi şeylerden bahsediliyor.

 

Muhabir: İzleyicilerimizden gelecek sorulara geçelim…

 

Soru: Ulus devletler üzerine kendi gündemini uygulayan insan hakları örgütleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Roger Scruton: Bence sorunun uluslararası insan hakları örgütleri ile olan bir parçası, insan hakları gündeme gelince, gündem kontrolsüzleşti.  Bu yüzden artık sosyal refahın bir insan hakkı olup olmadığını gerçekten bilmiyoruz. İnsanın üzerinde bir çatı olması da insan hakkı mı ya da sağlık söz konusu olduğunda insanın bir hakkı var mı? Bu soruları ne çözer? Kimse bilmiyor. Açıkçası şu durumda söyleyebilirim ki ben, seyahat ederken kızıl saçlı bir insan olarak özel ayrıcalıklara sahibim iddiasında bulunabilirim. Ve insanlar bunun gibi saçmalıklar yaratabilirler, ama çoğu insan da buna güler ve “hayır, bu çok saçma” derdi.

Demeye çalıştığım gerekçeler nelerdir? Kimse bilmiyor. Bu sorunun bir parçası olarak bir tür evrensel nesnel ahlâk üretme çabası var, ancak nereden geldiğine dair herhangi bir temel yok. İnsanların elbette kendi sebepleriyle yargılanamayacakları fikri evrensel olarak kabul edilmektedir, çünkü herkesin kendi adaletinden başka kendi çıkarları ile ilgisi de vardır. Doğal adaletin temel fikri, en azından İngiliz hukukunda, iki kişi arasındaki bir anlaşmazlığın, konuyla hiçbir ilgisi olmayan üçüncü bir kişi tarafından karara bağlanması gerektiğidir. Eğer konuyla ilgilenmiyorsanız ancak o zaman adalet duygunuz kararınızı doğru motive edebilir; fikrim bu.

 

Soru: Bazen bu insan hakları kuruluşlarının kişilere değil kendi özel çıkarlarına aldırmaları sorunlu değil mi?

Roger Scruton: Sorunludur tabi. Siyasi gündemleri var ve tüm toplumları reform etme konusunda kararlı bir istek sahibi insanlar tarafından ele geçiriliyorlar. Yani Avrupa Birliği ya da Avrupa Komisyonu bununla çok karakterize edilmiştir. Aslında buralarda, geleneksel bir türden inanca sahip olmayan ve Polonya, Macaristan gibi bir yerlerin manzarasından aşırı derecede rahatsız olan, ulusötesi köksüz seçkinlere ait insanlar görevlendirilir. Yani şüphesiz Macaristan hakkında rahatsız olacak çok şey var, ama Avrupa Komisyonu’nun herkesten önce rahatsız olacağını biliyorsunuz ve konumunu belirtmek için bu belirsiz bir şekilde tanımlanmış insan haklarına atıfta bulunacaklar ve elbette muazzam kırgınlık yaratabilirler. Kesinlikle ülkemde ve Polonya’da kızgınlık yarattılar bile ve bu böyle devam edecek.

 

Muhabir: Bir soru daha sormama izin verin. AB hakkında konuşuyorsunuz. Yani Avrupa Parlamentosu’nda, sanırım uzun zaman önce, belgelerde cinsiyete özgü terimlerin kullanılamayacağına dair bir tür karar alındı; ne Mösyö, ne Madam, ne Fräulein ve ne de başka bir şey. Tabii ki artık farklı cinsiyet kademelerinin olduğunu düşünen insanlar olduğunu biliyoruz; erkek bedenli veya kadın bedenli olabilirsiniz, kimliğinizin aksine bu anatomik bir şeydir ve daha sonra erkek veya kadın olmayı seçebilirsiniz. Öyleyse bu fikir, cinsiyetin rasyonel bir zihinle gözlemleyebileceğiniz veya bilebileceğiniz bir şey olmadığı ancak kimliğinizle ve kendi yargılarınızla ilgili olduğu gerçeğinden mi kaynaklanıyor?

Roger Scruton: Evet, evet. Bu başka bir konudur, Avrupa Parlamentosu gibi ulusötesi[14] kurumların, bu gibi durumlarda Fransa’dan radikal feministler gibi küçük örgütlü baskı gruplarına yanıt vermeleri çok kolaydır. Ve bu insanlar muhtemelen normal demokratik süreçler yoluyla Fransa halkına kendi görüşlerini zorlayamayacaklardı, çünkü Fransız halkının Mösyö, Madam, Matmazel ve benzerlerini kaybetmek istemeyecekleri açıktır. Bazı seçkinler, çoğunluklara ilişkin görüş ve yönlendirmelerini, bu dolambaçlı uluslararası kurumları kullanarak dayatabilmektedirler. Amerikan seçkinlerinin de Yüksek Mahkemeyi sıradan insanların duygularını es geçmek için aynı şekilde kullandığı görülür. Bu, kürtaj durumunda açıktır – kürtajla ilgili standart olmuş New York liberal pozisyonunun Yargıtay aracılığıyla ülke çapında bir gelenek haline getirildiği açıktır.

Birçok kişinin “Mösyö, Madam vs kelimelerini bırakmamızın nedeni nedir” eleştirisi, 1919-1922’de Türkiye’de olanlara benziyor sanırım. Atatürk, Türk dili artık Arap alfabesiyle yazılmamalı, Latin alfabesiyle yazılmalı, bu çok daha mantıklı ve yalındır ve sonra insanların Batı’dan öğrenmesi çok daha kolay olacaktır, hem de Batılı ülkelerle daha kolay ilişki kurabiliriz, diye düşündü. Harika bir etkisi de oldu, Türk toplumunu radikal bir şekilde değiştirdi, ama Türkleri edebi geçmişlerinden tamamen kesti. Bugün Türkiye’de iyi eğitimli birkaç kişi dışında kimse klasikleri okuyamaz. Belki de onlar için bu önemli değil bu çünkü klasikler zaten iyi değildi, ama bunun doğru olduğunu düşünmüyorum.

Benzer ancak daha az ciddi bir şekilde, kadınsı zamirlerde ısrar eden Amerikan feminizmi, birçok insanı, Hume ve Burke (Hatta John Stuart Mill) gibi tepkisel yazarlar tarafından kullanılan İngilizce dilinin doğal ritim duygusundan kesip alıvermeye yönlendiriyorlar.

 

Soru: Muhafazakârlığın temel varsayımlarından biri de, her toplum kendi ahlâkına ve kendi sorunlarını kendi çözme yeteneğine sahip olduğudur. Bu başka bir ahlâkî görecelik biçimi değil midir?

Roger Scruton: Bu çok iyi bir nokta. Ahlâkî göreceliliği tanımlamayı başardığımı sanmıyorum çünkü bence çok zor bir şey bu. Belli bir muhafazakârlık düşüncesi, geleneklerin kendi geçerliliğine sahip olduğunu söylüyor, yani söylediğiniz şey çok çekici, ama bu bir görecelik biçimi değildir. Çünkü aslında bilindiği gibi bu yaklaşım gelenekleri doğrular, bilirsiniz, gelenek bir değere sahiptir. Ve çözüm arama şeklimizi barındırır. Bu çözümler insanların nesiller üzerindeki etkileşimlerinden ortaya çıkmıştır ve bu yüzden onlara saygı duymalıyız. Bu, Burke’ün Fransız Devrimi Üzerine Düşünceleri’nde söylediği bir şeydir ve gerçekten çok nesnel bir ahlâkî gerçeklikten bahsediyordu. Ona göre sosyal soruların cevapları icat edilmedi, keşfedildi ve bu keşif zamanla insanların etkileşimi yoluyla olmuştur.

 

Muhabir: Elbette, farklı insanlar onları keşfetmemiş de olabilirler ve belki de kötü geleneklere sahiptirler. Örneğin, insanlar arasındaki farklılıklar sanırım tarih kadar eskidir. Herodot ünlü çalışmasında, bazı Afrikalı kabilelerde ve Avrasya’da farklılıklara dikkat çekti. Peki, ahlâkî açıdan biraz farklı olduklarını fark ederseniz, farklı geleneklere nasıl davranıyorsunuz?

Roger Scruton: Aydınlanma bunu yapmak istiyordu. Dediğim gibi, herkesin yargılanabileceği belirli geleneklerin dışında bir pozisyonu bulmaktı ve insan hakları evrensel doktrininin bu pozisyon olması gerekiyordu. Benim görüşüme göre, belki de, haklar tamamen olumsuz bir şekilde ele alındığından Amerikan kurucuları, Kant ve Aquinas’ın onlara davrandığı gibi muamele ettiler. Fakat insan hakları doktrini hiçbir dayanak olmadan tırmanmaya başladığında, tek yapmanız gereken onu kabul edemeyen insanlara yeni bir elit ahlâk uygulamak oldu. Ancak bildiğimiz gibi sorunlarımız var; çoğumuz Müslüman toplumların çoğunda bu günlerde aşina olduğumuz ve kabul edemeyeceğimiz yönlerin olduğunu düşünüyoruz. Bilirsiniz; zorla evlilikler, namus cinayeti, hatta belki de kadınların sürekli gizlenmesi bizim için iticidir. Ama, birçok insanın zihninde bir soru var: O zaman sadece bu topluluklara aydınlanma liberal ahlâkını empoze ederseniz, onlara bir hizmet mi yapıyorsunuz? Burada gerçek bir çatışma var, bunun adı değerler çalışmasıdır.

 

Muhabir: Ama elbette, muhtemelen onların da bazılarının iğrenç ve itici buldukları geleneklerimiz vardır, o zaman ne yapacağız?

Roger Scruton: Bilirsiniz meşhur cevabı, onları eve geri göndermek, ama bunu söyleyemezsiniz tabi, şöyle söylemelisiniz, hayır biz topluluklar olarak birlikte yaşamak zorundayız ve onlar nasıl bizim pornografi gibi topluluklarımızdaki bazı şeylerden tiksinme hakları var ise ve biz de onların kadınlara olan tutumlarından tiksinmeye hakkımız var. Fakat zaman içinde birlikte konaklamamız ikimizi de iyileştirebilir[15].

 

Muhabir: İngiliz hukuk sistemi içindeki bazı şeriat hukuku biçimlerinin kabul edilmesi, onların adalet anlayışlarına uyumlu davranmak istememizin doğal bir sonucu olmuştur. Aynı ulus içinde farklı anlayışlarının bağdaşabilir olmasıdır bu..

Roger Scruton: Hayır, çünkü milletimiz hukukun üstünlüğü üzerine kuruludur ve bu yasa her zaman laik olmuştur. Yasanın ne olduğu bir parlamento ve meclise itaat eden mahkemeler tarafından kararlaştırılır. Dolayısıyla, paralel olarak hüküm verilen bir şeriat yasasının olması gerektiğini söylemek, birleşik bir ulusun olduğunu inkâr etmektir. Osmanlı imparatorluğu, uzun bir süre bahsettiğiniz şekilde devam etti, ailenin Sünni Müslüman olması durumunda aile işlerinin şeriat tarafından veya Yunan Katolikleri söz konusu olduğunda Maronit ve Atina’nın Ortodoks yargılama yetkisi varsa sanırım Katolik Kilisesi’nin kanunları tarafından yargılandığını biliyoruz. Ve bunu başardılar, ama sadece ulus devlet olmadıkları için başardılar. Sınırları olmayan bir imparatorluktu. Biz nihai otorite kaynağının, sınırları ile tanımlanan ulus devlet olduğu görüşüne sahibiz. Ve bu sınırlar dahilinde yasa, Parlamento tarafından belirlenen laik yasadır ve nihai otoritedir. Bu bizim için keyfi bir şey değil, itaatimizin temelidir. Bir topluluk bunu kabul etmeden bu sınırlar içinde büyürse, o sınırların içine ait olamaz ve bilmelidirler ki bu sınırlarda başka çeşit bir çözüm yoktur.

 

Muhabir: Yani paralel yasal sistemleri destekleyerek aslında neyi reddediyorlar…

Roger Scruton: Ulus devleti.

 

Soru: Bir ulus devletin mevzuatı hangi noktada kabul edilemez hale geliyor?

Roger Scruton: Bu bizim itaat etme durumumuz hukukun üstünlüğünedir, yoksa yasanın herhangi bir şey olabileceği gerçeğinden yola çıkmıyoruz zira iç kısıtlamalar var. Demokratik seçimin parlamentoya getirdiği kısıtlamalar değil, anayasa ve prosedürlerin yasalara dayandığı kısıtlamalar.

Carl Schmitt[16] ile ilgili birçok problemden biri, zamanın aşırı uçlarına sahip olması ve savaşlar arasındaki korkunç yıllarda her şeyi giyotine koymak istemesiydi. Kendisi “Herhangi bir krizde sesi, son ses olan, liderdir” diyor. Ona göre krizi, kimin otoritede olduğu belirler. Biz İngilizler her zaman tam tersi bir görüşe sahip olduk. Krizde, barış zamanında ortaya çıkan otoriteyi aramalısınız. Kimin otorite olacağını kriz değil, kriz olmadığında insanlar arasındaki normal barışçıl ilişkiler belirler. Siyasetin amacı krizden kaçınmaktır. Genel olarak biz İngilizler krizden kaçınmayı tercih ederiz; bu yüzden de çok kaygısız görünüyoruz. Sanırım sizde de aynı şey geçerli. Eğer Kelsen[17] gibi insanlara ve Avusturya-Macaristan geleneğine geri bakarsanız, İngilizlerinkinden farklı olmasına rağmen, olgularla başa çıkmanın normal yolundan bahsediyor, krizden değil.

 

Soru: Şayet herkes hangi şekilde yaşayacağına karar verme hakkına sahipse ve buna saygı duyulması gereği varsa, bu bir tür ahlâkî görecelik değil midir?

Roger Scruton: Anladığım kadarıyla, Amerikan anayasasının somutlaştırdığı Aydınlanma anlayışına göre – ki tek bir Aydınlanma anlayışı yoktur –  devlet, anlaşmazlıkları çözer, insanların süregelen barışçıl birlikteliğini korur ve onların dünyadaki çıkarlarını bir bütün olarak temsil eder. Bu devletin, insanların kendi başına günlük yaşam için ihtiyaç duyacakları tüm aksiyomları dikte etmediği anlamına gelir.

Ayrıca insan yaşamı denilen dairede, ahlâk ve dinin rol oynadığı alanlar da vardır. Ancak bu daireler kendi içlerinde politik alan değildirler. Bu yüzden siyasi alanın ahlâkî olandan ve kesinlikle dinden ayrılması vardır. Amerikan durumunda bu çok ünlüdür. Bu, devletin dolaylı bir şekilde bu alanlara bağlı olmadığı anlamına gelmez – eğer insanlar tamamen ahlaksızlaşır ve tüm dini duyguları tamamen kaybederse, elbette devletin de bundan muzdarip olabileceği anlamına gelir. Devlet işlev görmesi için güvenmesi gereken geleneklere güvenemez ve bence de bu doğru olabilir.

 

Soru: Faşizm suçlamalarından ya da zorba olmaktan kaçınırken aynı zamanda toplumlarımızda bir tür ahlâkî düzeni yeniden kurmak istiyorsak, bunun için başarılı bir strateji ne olabilir?

Roger Scruton: Hem mizah hem de hiciv çok önemli biliyorsunuz. Bahsettiğiniz çok zor çünkü daha önce de söylediğim gibi, ahlâkî görecelik çabucak kendi mutlakiyetçilik türüne eğilimlidir. Eğer bazı yargılarda bulunuyorsanız, kutsal olarak gördüğünüz veya bu kişisel seçimin dışında gördüğünüz bazı değerlerin kaynağına sahip olduğunuzu açıklıyorsanız, insanlar sizi taciz etmeye başlarlar. Bu inkâr edilemez bir şekilde doğrudur. Ama uzun vadede, bunu bilir, buna dayanabilirseniz işler değişir.

İnsanlar sizi 10 yıl kadar falan faşist sanarak tâciz ve suiistimal edebilirler, ancak dünya görüşlerinizin sonuçları etraflarında aynelyakin hissedildiğinde, “O hep haklıydı” demeye başlarlar. Çok az bir ölçüde bu deneyimi kendim yaşadım. 1980 civarında muhafazakâr biri olarak ortaya çıkmaya başladığımda, akademik kurumun büyük şoku ile karşılaştım ve atılan iftiralar için insanları sorumlu tutmalıydım ve tuttum da. Davalar açtım.

Arka planda yürüyen zorbaların sesleri olan bir BBC programı vardı, bilirsiniz, biri yazdığım bir konu hakkında yorum yapıyordu. Her şey, faşist kamanın ince ucu gibi görünmesini sağlamak için yapıldı. Uzun bir zaman boyunca bu yorum yüzünden çok cesaretim kırıldım, biliyorsunuz ve çok sıkıntılı hissettim, ama şimdi işler değişti. Birçok değerli insan muhtemelen her şey hakkında tamamen yanlış olmadığımı düşünmeye başladılar ve hızlı bir iade-i itibâr, ferahlama geldi. Örneğin, tüm eski sol kuruluşlar tarafından İngiliz Akademisinin dışında tutuldum: Fallheim, Williams, Isaiah Berlin ve tüm bu kalabalıklardan dışlandım. Ve sonra hepsi öldü. O zamanlar ülke dışında olduğumu, bununla hiçbir ilgimin olmadığını söylemeliyim. İşte onlar ölünce hemen ertesi hafta İngiliz Akademisi üyesi oldum. Bu, belki de birçok şeyin değiştiğine dair kesin bir işaret oldu.

 

Soru: Yerleşik bir ahlâkî mutlak[18] olduğunu kabul edersek, bu, diğer bazı ahlâkî soruların anlaşma konusu olması ve ayrı topluluklar için farklı kararlar verilebilmesi için hâlâ çok yer bırakmıyor mu?

Roger Scruton: Bu kesinlikle doğru. Açıkçası, hepimizin temel insan ilişkileri gibi birçok örneğimiz var zaten. Her bir aile farklı bir şekilde oluşturulmuştur ve yine de yan yana yaşayabilirler. Ancak bunun gerçekleşmesi için hoşgörülü olmamız gerekip gerekmediği sorusu akıllara gelebilir. Hoşgörü, belki de komşunuzun doğru şekilde yaşamadığını kabul etmek anlamına gelir, komşunuzun yaşam biçimi sizin için uygun olmayabilir, size uygun gelmeyebilir ama buna müdahale etme hakkınız yoktur.

Batı toplumlarında bunun çok normal bir durum olduğunu düşünüyorum. Zaten biz karşımıza çıkan her sorunun ahlâkî bir mutlak ile çözüleceğini düşünerek yaşamıyoruz. Demek istediğim, biz müzakere eden varlıklarız ve bu özellikle Avrupalılar için geçerli çünkü hukuk sistemlerimiz müzakerelerden doğdu. Bu şeriatın aksine bir durum sayılır yani Tanrı tarafından tavsiye edilmezler. Bizimkiler yüzlerce yıl boyunca süren tartışmanın sonuçlarıdır, hatta İngiliz davasının en başından ele aldığımızda bu binlerce yıl bile sürmüştür diyebiliriz. Bu yüzden tüm sorularımızı ahlâkî mutlaklarla çözmediğimiz fikrine alışkınız, ancak yine de başlamak için bunlardan bazılarına mutlak olarak ihtiyacımız olabilir.

 

Muhabir: Bana göre, belki de ahlâkî göreceliliği tamamen benimseyen bir toplum için en kötü sonuç, sadece tek doğru olabilecek bir fikrin ve bir tür güç siyasetinin yeniden ortaya çıkmasıdır. Gücü olan istediğini koparabilir. Buna katılıyor musun yoksa daha kötü bir sonuç var mı?

Roger Scruton: Bu oldukça ilginç bir nokta, 1960’larda -insanın düşüşünün o zaman başladığını söylemeliyim- her şey radikal bir şekilde değişti. O zamanlar çok popüler olan sadece öğrenci devriminin göreceli ahlâkı değildi, aynı zamanda ahlâkı bir iktidar sistemi olarak yeniden yazan felsefeydi de. Foucault bu konudaki en önemli kişiydi ve Foucault’nun yazılarındaki temel argüman -sonuçta bu Marx’tan gelen bir argümandır, ahlâkî yargıların yaradılıştan/içsel bir geçerliliğinin olmadığıdır. Onlar gerçekliğin haklılığının veya onayının, güç ilişkilerinden alındığı bir ideolojinin parçasıdır. Ahlâkî bir yargı tarafından söylenenleri bilmek için, kendini meşrulaştırmak üzere gizlenmiş olan güç ilişkilerini keşfetmek amacıyla onun arkasına girmelisiniz. Böyle düşündükten sonra, bu iktidar ilişkilerini devirmek için mutlak bir hakkınız olduğunu düşünüyorsunuz çünkü kendilerinden başka bir zemine kimse sahip olamıyor. Ve bu onlarla birlikte gelen ahlâkı da devirmek oluyor.

Foucault’nun bazılarının bildiğinden emin olduğum dört ciltli Histoire de la Sexualité kitabında, cinsel ilişkilerin meşrulaştırılması için tarihsel bağlamdaki her bir cinsel ahlâk sisteminin alaşağı edilmesi elbette ergen üzerinde, özellikle yarı eğitimli ergenlerin cinsel davranışları üzerinde çok etkili olmuştur. Tamamen eğitimli ya da tamamen eğitimsizler değil, sadece ikisi arasında olanlar. Ve Foucault elbette çok önemli bir düşünür çünkü postmodern dünyayı bu tür bir düşünme biçimiyle yaratmıştır.

 

Soru: Macaristan iki kanatlı bir sorunla boğuşuyor; komünizmin getirdiği ahlâkî zararlar ve batının çok rağbet gören ahlâkî göreceliği. Peki Macaristan için ileriye giden yol nedir?

Roger Scruton: Sorunu anlıyorum çünkü her yerde bundan bahsediliyor ve özellikle Macaristan’ın durumundan. Benim görüşüme göre, bugün tartıştığımız sorun için siyasi çözümler aranmamalıdır. Kişisel yaşamın ve kişisel ilişkilerin kalbine giden bir şeyden bahsediyoruz. Aydınlanma nihayet evimize kadar geldi ve bunun bizim için ne anlamı var diye düşünmeliyiz. Dünya çapında birçok insan, ahlâkî yaşam için dinden başka bir temel bulmak için acil bir ihtiyaç hissediyor.

Şahsen ben, başka bir temel olabileceğinden şüpheliyim, ama bunun politika olamayacağından ise kesin eminim. Komünizm ile ilgili sorunlardan biri, sadece siyasi düzen için değil ahlâkî yaşam için de alternatif bir temel sağlamaya çalışıldığı fakat bunu insanları militarize eşitliğin içine çekmek için yapmış olmalarıdır. Tabi ki bu eşitlik zannedilen durum aslında insan toplumunu tamamen hayal kırıklığına uğrattı. İnsanların deforme ve demoralize ettiğini gördüler.  Ve herkesin her şey hakkında birbirlerine karşıtlığını doğurduğundan, reddettikleri bir tür oldu.

Kanımca uyum[19] ortaya çıkabilir; ancak siyaset yoluyla değil. Bu ancak insanlar kendi yaşamlarının değerini ve etraflarındaki insanların yaşamının değerini kabul ettikleri için ve ettikleri zaman ortaya çıkabilir. Bu kendi çabalarıyla yaratılması gereken bir şeydir.

 

Muhabir: Amerika’da, Amerikan Zihninin Kapatılması adlı bir kitapta yazar, bazı bahsettiklerinizin etkileri olarak kötümserlik, şüphecilik, ve 1960’lardan ortaya çıkan hakikat iddialarının reddedilmesini saymıştır. Üniversite bağlamında etkilerinin ise öğrencilerin artık bilgi peşinde koşmayacak veya gerçeği aramayacak olmalarıdır. Avrupa’da gerçekleşecek hatta belki de dinî savaşlardan daha kötü bir durumu öngördüğü gibi oldukça çirkin bir açıklama yaptı. Bunun uzak bir ihtimal olduğunu mu düşünüyorsunuz, yoksa muhtemelen bir ahlâkî göreceliği benimseyen ve İngiltere örneğinde de daha önce bahsettiğimiz, adaletin temellerini veya aşınmasını sağlayacak bir şeye mi girmeye çalışıyor? Bahsettiğiniz gibi medeniyet üzerinde uzun vadede bir şekilde ölümcül bir etkisi var mı?

Roger Scruton: Evet. Üniversitelerdeki insanların, üniversitede olup bitenlerin gerçekten önemli olduğunu düşünme eğilimi vardır ve Bloom örneği de böyledir. Amerikan zihninin kapanması hakkında konuşurken, artık öğrencileriyle konuşamayacağı gerçeğini kastetti. Üniversitelerin dışında hâlâ işlerini sürdüren, kilise hizmetlerine giden her türlü doğal, normal Amerikalı var. Amerika adanmış dindar bir Hıristiyan toplumu olarak kaldı – en azından şehirlerin dışındaysanız ve üniversitelerin dışındaysanız, temelde iyi bir toplum. Gerçek Bloom’un düşündüğü kadar kötü değil, sadece onun kendisi için kötüydü. Kastettiklerinin bir anlamı vardı çünkü söylediğine göre görecelik, müfredatı herhangi bir nesnel otoriteye sahipmiş gibi öğretmeyi imkânsız kılmaktaydı. Gerçekten onu üzen şey buydu. Öğrenciye gerçekten şöyle yorumsuzca söyleyemezdiniz, işte buyurun Shakespeare, sadece bakın; işte Steinbeck, sadece bakın. Şüphesiz, bu yazarların sadece daha iyi değil, aynı zamanda insan gerçekliğine daha derinden dokunduğunu da gösterebilmelisiniz. Onun öğrencileri şöyle derdi: “Bu senin görüşün, benim Bob Dylan’ım var” – ki bu şimdiki gençliğin sahip olduklarından milyon kat daha iyiydi. Bu rölativizm nedeniyle beşeri bilimlerdeki eski müfredatı öğretemez hale geldiniz.  O halde öğrencilere ne öğreteceksin? Giderek, insanlar bunun yerine sahte bilimleri öğretmeye başladılar: Steinbeck’in yapısökümcü analizini, estetiği öğretmek yerine nöro-estetiği öğretiyorlar ki bunun ne olduğunu tam olarak bilmemekteyiz.

 

Muhabir: Ahlâkî görecelik gerçekten o kadar büyük bir sorun mu? Sadece fikir farklılığı ve ara sıra siyasi yapının yeniden müzakere edilmesi anlamına geliyorsa, bu gerçekten büyük bir problem midir?

Roger Scruton: Kurumlarımızda ahlâkî görecelik bakış açısına eğilimli insanların bulunması konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebilirim. Avrupalılar olarak değerlerimiz, uzun süredir devam eden kurumlarımız aracılığıyla ortaya çıkmaktadır. Arka sıralardaki beyefendinin söylediği gibi, komünizm kurumsal üst yapıyı tahrip etti, ancak yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Ve Bloom tarafından kaleme alınan – Amerikan Zihninin Kapatılması – kitabı örneği önemlidir, çünkü yaşadığımız zamanlarda üniversitenin onurunu korumak zorlaşmıştır. Kiliseler, bir şey olduğunda öğretilerini sürdürmeyi son derece zor bulmaya başladılar ve hepimizin bildiği gibi, toplumun yeniden üretiminin bağlı olduğu geleneksel evlilik tehdit altına girdi. Batı dünyasında iki yetişkin arasında birbirlerini paylaşmak için keyfi bir anlaşma ortaya çıktığından beri bu böyledir – ya da Kant’ın dediği gibi cinsel organların karşılıklı kullanımı için bir sözleşme.

Bu hâkim olan Kant’ın görüşü – Kant, tahmin edebileceğiniz gibi evliliğe karşı idi, elbette çocukları dikkate almadı. Çocukları göz ardı ederseniz bu işler bu noktada sona ermeye mahkumdur. Henüz çocuk yapmamışlar olabilir; bende iki tane var.

 

Röportajcı: Bu gece geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim, lütfen Roger Scruton’a teşekkür ederek bana katılın.

 

Güzel bir insandı. Allah rahmet eylesin.

 

Tercüme: A. Özlem Adıyaman