ANALİZ

Sevtap MENDİ

 

MEDENİYET VE DİN EKSENİNDE KADININ ROLÜ

Medeniyet; Arapça bir kelimedir ve şehir hayatına atıf yapmaktadır. Türkçe’de medeniyet kavramının karşılığı uygarlıktır. İnsanlığın medeniyet tarihi, insanların toplu halde yaşama kültürü geliştirmesiyle başlamıştır. Bu nedenle bazıları tarihi Sümerler’de başlatır. Çünkü Sümerler tarihte tarımın keşfiyle birlikte şehir devletlerinin kurulduğu ilk medeniyettir. Fakat günümüzde Göbeklitepe’deki tapınakların keşfi, insanların toplu halde yaşama kültürüne tarımdan önce dini inancın etkisiyle geçtiğini göstermektedir. Göbeklitepe’de kazı başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. Klaus Schmidt’e göre, avcı toplayıcıların yerleşik hayata geçişleri dini bir merkezde toplanma sonucu gerçekleşmiştir. İbadet merkezine yakın olma arzusu ile insanlar bu bölgede daha sonra tarıma yönelerek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmışlar ve böylelikle ilk yerleşik hayat dini mabedin etrafında kalma arzusu ile şekillenmiştir. Tarih Boyunca Kent kitabının yazarı Lewis Mumford ise paleolitik çağ insanını hayvanlardan ayıran en belirgin özelliğin ölü gömme törenlerinde görüldüğünü belirtir. Ölüler için yapılan törenler insanlığın bilinçli ve dindarca yönelimlerinin kaynağını göstermektedir. Mezarlık ziyaretleri ve burada gerçekleşen dinsel ritüeller ilk insanlığın yerleşik ve toplumsal hayat izlerini taşımaktadır. Mumford, ayrıca paleolitik çağ insanının mağaraları barınak olarak kullanmasının yanı sıra ritüel amaçla da kullanıldıklarını iddia etmektedir. Mağaralardaki sanatsal yapıtlar, çizilen resimler ilk mağara insanının dini inancının bir yansımasıdır. Mezarların ve mağaraların ilk kutsal toplanma yerleri olmasının ardından insanlığın gelişim seyriyle birlikte kutsal mekanlar şehirlere taşınmış, şehirleşmenin ilk tohumları insanların hac amacıyla gittikleri törensel toplanma yerlerinde atılmıştır. Yerleşik hayata geçiş neolitik çağ insanını ortaya çıkarmıştır. Tarımın tarihte ilk kez kadınlar tarafından keşfedildiği düşünülmektedir. Tarım medeniyetinin ve ilk yerleşik düzenin kadınlar tarafından şekillenmesi ile bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilme dönemi başlamıştır. Neolitik çağa damgasını vuran bir başka değişim yuvadır. Yuvanın kurulması ile birlikte, kadının varlığının tarih sahnesindeki ağırlığı daha fazla ortaya çıkmıştır. Mumford ilk yerleşim birimi olan köy hayatının kadının fermanı olduğunu dile getirir. Bu dönemde tarımla uğraşan, tarım ürünlerine bakan, yabani türleri ıslah ederek verimi arttıran, ilk kap kacakları kilden yapan, yuvanın düzenini sağlayan ve yuvada çocuğun bakımını üstlenen kadındır. Bu nedenle ilk yerleşik medeniyetin izlerinde daha çok kadının empati yeteneğine, merhametine, sevgisine ve şefkatine rastlanmaktadır. Merhamete, yardımlaşma ve dayanışmaya dayalı bu ademi merkeziyetçi ilk kominal köy düzeni aynı zamanda dini bir ifadeyle toplumsal tevhit düzenini temsil etmektedir. Daha sonraki süreç köy hayatının yerini şehir devletlerinin almasıyla birlikte medeniyetin öncülünü merhamet ve toplumsal tevhit ekseninden, kaba gücün, şiddetin ve savaşların kendisini gösterdiği, toplumsal tevhidin bozulduğu erkek egemen düzene evrilmiştir.  Tarihteki ilk örgütlü savaşlar, ilk şehir krallarının varlığıyla başlamıştır.  Şehir krallıklarının kurulmasıyla birlikte medeniyeti tanımlayan temel faktörler artık yönetim, güç ve siyaset olmuştur.

Yönetimin, gücün damgasını vurduğu Antik çağ döneminde yaşayan ve kendinden sonraki felsefe dünyasını etkileyen Aristo’ya göre kadın erkeğe göre daha eksik yaratıldığından ailedeki ve toplumdaki yönetici erkek olmalıdır. Bu nedenle antik Yunan Medeniyeti toplumsal cinsiyet ayrımına dayanan ve kadını erkeğe göre daha aşağı konumda gören eril bir zihniyetle inşa edilmiştir. Bu tür toplumlarda politik ve epistemik özne erkektir. Antik Yunan medeniyetinin bir uzantısı olan Hıristiyan batı medeniyetinde de kadına yönelik negatif ayrımcılığın felsefi izlerine rastlanmaktadır. Batılı filozoflardan Nietzche’nin yaşadığı dönemin ahlaksızlığına olan isyanı kadın algısına da yansımış, kadını ahlaktan ve hakikat arayışından uzak bir varlık olarak resmetmesine neden olmuştur. Yahudi inancıyla Yunan paganizminin Pavlus eliyle sentezlendiği Hıristiyanlıkta ise şeytana uyan ilk kişi kadındır. Havva şeytana uyarak Adem’i de kandırmış, her ikisinin cennetten kovulmalarına ve insanoğlunun günahkar dünyaya gelmelerine neden olmuştur.

İslamiyet’te özellikle rivayet kültüründe kadına bakış konusunda israiliyatın ve mesihiyatın yoğun etkisi görülmektedir. Bu bakış açısının sirayet ettiği en sıkıntılı alan hadis alanıdır. Kadınlarla ilgili birçok hadiste kadını aşağılayan ve kadının erkek için yaratıldığına atıf yapan ifadeler bulunmaktadır. Fıkıh alanına baktığımızda da kadının dövülmesi, miras hukuku, şahitlik meselesi gibi birçok hukuk alanında kadınların hukuki haklarının erkeklere göre kısıtlanması gibi bir tablo ortaya çıkmaktadır. Oysa İslamiyet’in kadına bakışını anlayabilmek için vahyin indiği ortamda kadının statüsünde nasıl bir değişiklik yaratmaya çalıştığını anlamak gerekmektedir. Kur’an’da müşrik Arapların kadın cinsine bakışını gösteren ayetler bulunmaktadır:

‘’Ne var ki onlardan birine (kız) çocuğu olduğu müjdelense suratı kapkara kesilir, içini öfkeyle karışık bir hüzün kaplar.’’ Nahl/16/58

Müşrik Arapların kadın cinsine yönelik olumsuz zihniyetine karşılık Kur’an’da kadın ve erkek varoluşsal düzlemde eşit görülürken, toplumsal roller konusunda kadın ve erkeğin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerine dikkat çekilir.

‘’ O halde Allah’ın size bahşettiği sizi birbirinize üstün kılan farklı değerleri temenni etmeyin. Erkeklerin kendi kazançlarından bir payı vardır; kadınların da kendi kazançlarından bir pay vardır…’’ Nisa/4/32

Kur’an’da kadın ve erkeğin ontolojik seviyede eşit olmalarının anlamı; her iki cinse de ruh üflenmesini, her iki cinsin de akıl, vicdan gibi insani özelliklerle donatılmasını ve insani sorumluluk düzleminde eşit olmalarını ifade etmektedir. Kadın ve erkek cinsinin ontolojik eşitliğinin yanı sıra kadın ve erkeğin yaratılıştan gelen farklı fiziksel ve bilişsel özellikleri vardır. İnsan beyni üzerine araştırma yapan uzmanlar kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarından daha çok beyin işlevleri arasında farklılık olduğunu belirtmektedir. Kadın ve erkek beyninin farklılığı daha anne karnındayken cinsiyet hormonlarının etkisiyle şekillenmektedir. Mesela, erkeklik hormonu olan testosteronun beyindeki etkisi sağ ve sol beyin arasındaki farklılığı belirginleştirmektedir. Kadın beyninde ise iki beyin yarısını birbirine bağlayan corpuscallosum daha gelişmiştir, bu nedenle kadınlar her iki beyin yarısını birlikte daha iyi kullanabilmektedirler. Yani kadın beyni çift yönlü çalışırken, erkek beyninde ise sol beyin yarısı daha az çalışmaktadır. Doğuştan gelen bu bilişsel farklılıklardan dolayı erkekler daha riskli ve hızlı kararlar alabilirken, kadınlar daha ölçerek, tartarak daha isabetli kararlar almaya çalışırlar. Kadın beyni aynı zamanda iletişim kurma, konuşma, empati yapma, duyguları okuma, ses ve görüntü analizi yapma gibi konularda daha gelişmiş beyin devrelerine sahiptirler. Kadın beyni aynı anda birden fazla işle ilgilenme konusunda da erkeklere göre daha başarılıdırlar. Kadının doğuştan getirdiği bütün bu özellikler aslında kadının annelik görevi ile ilgilidir. Bu açıdan istisnai durumlar hariç her kadın bir bebeği dünyaya getirecek ve onun bakımını üstlenecek donanıma sahiptir. Kadınları erkeklerden ayıran en büyük biyolojik farklılık ise kadınların rahim organına sahip olmalarıdır. Kadının rahmi yeni bir insanın oluşumuna zemin hazırlayan ilk yaşam ortamıdır. Dünyadaki her insan hayat yolculuğuna bir kadının bedeninde, bir kadına muhtaç olarak başlar. Kadın sadece çocuk doğurmaz, çocuğu yetiştiren kadın aynı zamanda bir toplum, bir medeniyet doğurur.  Bu nedenle toplumun kalitesi o toplumdaki kadınların kalitesiyle ölçülür. Kadının şahsiyet ve değer kazandığı toplumlarda şahsiyetli ve değerli insanlar yetişir. Kadının şahsiyet sorunu yaşadığı toplumlarda ise herkes kimlik bunalımı yaşamaya mahkum olur.

Kur’an’da bir medeniyetin nasıl kurulması gerektiği Hacer kıssası üzerinden aktarılır. Bu örnek medeniyette; dini bir merkez bulunmakta ve bir kadın ise baş rolü oynamaktadır. Ali Şeriati’nin ifadesiyle Hacer, medeniyeti temsil eden şehirli anlamını taşımaktadır. Hz. Hacer’in Kur’an’daki ve tarih sahnesindeki hikayesi Hz. İbrahim’in onu, küçük oğlu İsmail ile birlikte bir çöl diyarına bırakmasıyla başlar. Hz. İbrahim’in eşi Hacer’i ve oğlunu Mekke’ye bırakmasıyla ilgili çeşitli rivayetler aktarılsa da, Kur’an’ın bu konuda bize söylediği tek gerçeklik; Allah’ın evi Kabe’nin orada bulunmasıdır.

‘’ Rabbimiz! İşte ben neslimden bir kısmını, ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye, Senin Mukaddes Beytinin yanına yerleştirdim. Ey Rabbimiz, (bunu) kulluklarını hakkıyla yerine getirebilsinler diye (yaptım)! Artık insanların gönüllerini onlara meylettir; onları bereketli ürünlerle rızıklandır; umulur ki onlar da (bunun) şükrünü eda ederler!’’ İbrahim/37

Hz. Hacer’in yanındaki su ve erzak bittiğinde, Safa ve Merve arasında su aramak için gösterdiği çaba İslamiyet’te hac ibadetinin içine taşınarak, onun Allah’a gösterdiği teslimiyet ve yaşam mücadelesi arasındaki diyalektik bütün insanlara örnek kılınmıştır. Hz. Hacer’in zemzem suyuna kavuştuğunda suyun kendi halinde akıp gitmesine engel olduğunu peygamberimizden aktarılan Buhari kaynaklı bir hadisten anlıyoruz: ‘’ Allah İsmail’in annesine rahmet eylesin. Eğer o zemzemi kendi haline bıraksaydı zemzem akar bir kaynak olurdu.’’ Hz. İbrahim’in eşi Hacer’i ve oğlunu Allah’ın beytinin yanına yerleştirmesiyle burada büyük bir tarihi hamle başlatılır ve yeryüzündeki tevhit sancağı burada yükselir. Peygamber eşi ve peygamber annesi Hacer, yaşadığı kurak ve ıssız çölü insanların çağlar boyu akın edeceği hac mekanına dönüştürür ve alemlere rahmet olacak son peygamber onun soyundan gelir. Gücü kutsayan erkek egemen zihniyetler tarihteki savaşlarla, yıkımlarla, kurdukları zalim medeniyetlerle övünürken; Allah’a teslim olmuş bir kadının nasıl bir rahmet medeniyetine öncülük yapabileceği Hz. Hacer üzerinden yeniden düşünülmeli ve anlaşılmalıdır.

Kur’an’da örnek olarak gösterilen, adı bir süre’ye verilen ve anneliği ile ön plana çıkarılan kadınlardan birisi de Hz. Meryem’dir. Hz. Meryem Yahudi inancı içerisinde, ataerkil Roma medeniyetinde peygamberlik vasfı kazanacak bir çocuk dünyaya getirir. Hz. İsa Kur’an’da sadece annesine nispetle anılır. Kur’an’da Hz. Meryem üzerinden verilen mesaj açıktır; eğer Allah isterse bir kadın bir erkeğe ihtiyaç duymadan da çocuk sahibi olabilir ve üstelik de o çocuğu peygamber olabilecek hassasiyetle yetiştirilebilir. Hz. Meryem kadının aşağılandığı yozlaşmış bir medeniyette babasız ve ileride peygamber olacak bir çocuk dünyaya getirerek bir kadının tarihin akışını nasıl değiştirebileceğinin güzel bir örnekliğini sergilemektedir.

Kur’an’da örnek olarak anılan kadınlardan bir diğeri de Hz. Asiye’dir. Kur’an’da adı verilmeyen Hz. Asiye’den ‘’Firavun’un karısı’’ olarak söz edilmektedir. Hz. Musa’nın biyolojik annesi olmasa da Hz. Musa’nın bir bebek olarak saraya getirilmesinden sonra onun bakımını şefkatle üstlenen kadın Hz. Asiye’dir. Hz. Asiye daha sonra Hz. Musa’nın tevhit çağrısına Firavun’un sarayında, Firavun’a isyan ederek karşılık vermiş, cesur yürekli, Allah’a teslim olmuş bir kadın olarak Kur’an’da tüm kadınlara örnek gösterilmiştir:

‘’İman edenlere ise Allah, Firavun’un karısını örnek göstermiştir: Hani o demişti ki: Rabbim! Lütf u kereminden bana cennette sade bir ev ihsan et; beni Firavun’dan, onun (çirkin) icraatından ve şu zalim kavmin (elinden) kurtar!’’ Tahrim/11

Günümüzde kadına anneliğini ve ahlaki erdemlerini unutturan batı medeniyeti kadını cinsel bir objeye indirgeyerek şahsiyetini elinden almaktadır. Bugünün batı uygarlığı Mehmet Akif’in söylemiyle ‘tek dişi kalmış bir canavar’ gibi ahlaki ve insani değerlerden yoksun bir medeniyettir. Cehaletin hakim olduğu İslam coğrafyalarında ise kadın din alanında bir fitne unsuru görülerek mağdur edilmekte, kadın değersizleştirilmektedir. Güçlü olanın haklı olduğu, insani derinliğin, ahlaki ilkelerin kaybolduğu, medeniyetin temsili olan birlikte yaşama kültürünün giderek yok edildiği, bencilliğin, ahlaksızlığın, ötekine yaşam hakkı tanımamanın zirvesinde olduğumuz bu medeniyet görünümü insanlığımızla, medeni olmamızla kesinlikle bağdaşmamaktadır. Medeniyete kavuşamamış ilkel dönemler tarih öncesi insanlık diye anılırken; insanlığını ve şuurunu kaybetmiş günümüz insanının tarih sonrası insan olarak anılması kaçınılmazdır. İnsanlık ailesi insani değerleri kazanmış bir medeniyete özlem duymaktadır. Örnek bir çocuğu ve örnek bir toplumu ancak Allah’ın örnek kıldığı vahyin eğitimine tabi olan kadınlar yetiştirebilir ve insanlığın kurtuluşunu da ancak bu örnek kadınlar sağlayabilir. Kadını aileden, anneliğin merhametinden ve ahlaki değerlerden koparan her sistem, her ideoloji türümüzün hanesine sadece ziyan olarak yansıyacaktır ve Kur’an’ın diliyle de gerçekten;  ‘’insan tarifsiz bir ziyandadır…’’Asr/2