ANALİZ

Elif DORMAN

 

Kur’an’da Bilime Teşvik Eden Ayetler Işığında İslam Bilim Tarihi ve Kadın Bilim İnsanları

 

GİRİŞ

Platon: “Felsefe merakla başlar” der. Merak etmek insanoğlunun en öncelikli hislerinden biridir. Düşünmenin ve bilgi edinmenin tetikleyicisidir. Doğa üzerine düşünmek ve doğa hakkında bilgi edinmek de insanoğlunun en kadim uğraşlarından biri olagelmiştir. Ulaşılabilir kutsal metinlerde, evrenin ve insanın yaratılışına dikkat çekildiği görülür. Kur’an’ın ise her konuda olduğu gibi bu konuda da mevcut kutsal metinler içinde çok ayrıcalıklı bir yeri olduğu açıktır.

 

Kur’an’da, gözlemci bir varlık olarak hem kendini hem de evreni anlama ve anlamlandırma çabası içinde olan insanın evrendeki potansiyeli keşfetmeye ve böylelikle Allah’ın sanatına tanıklık etmeye davet edildiği pek çok ayet yer alır.

 

Kur’an vahyinin ilk muhataplarının özellikle bilimsel anlamda son derece geri oldukları ve Kur’an’dan önce herhangi bir bilimsel mirası devralmadıkları açıktır. Bu gerçeğe rağmen çok kısa bir zaman içinde bilimsel ve felsefi anlamda hatırı sayılır bir yükselişe geçildiği, astronomiden tıbba birçok alanda eserler ve icatlar ortaya konulduğu, hastanelerin ve eğitim kurumlarının kurulduğu unutulmamalıdır. Bilimsel ve düşüncel anlamdaki yükselişin çeşitli nedenleri olmakla beraber Kur’an ayetlerinin inananların dikkatini dış dünyaya yöneltmesi ve doğayı anlamaya teşvik edişini yok saymak mümkün değildir.

 

Kur’an ve Bilim

İlahi hitap Kur’an, inananlar için doğru yol rehberi ve hayat kılavuzudur. Kur’an ayetleri inananları aynı zamanda evren kitabını okumaya ve okunmaya değer her ne varsa onlar üzerine düşünmeye davet eder.

Şüphesiz Kuran bir bilim kitabı değildir ve bilim kitabı olmak gibi bir amacı da yoktur. Kuran ayetlerinden bize bilimsel formüller vermesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Çünkü evrende potansiyel olarak var olan bilgiyi açığa çıkaracak olan insandır. Kur’an ayetleri gerekli olan hiçbir konuda sessiz kalmadığı gibi bilim gibi önemli bir konuda da sessiz kalmamaktadır. Dolayısıyla Kur’an aynı zamanda insanın hem kendindeki hem de dış dünyadaki delilleri keşfetmesi için bir çağrıdır.

Kuran Tanrı’nın evreni ve insanı yaratmasının amacı ile ilgili tatmin edici bilgi veren tek kaynaktır ve Tanrı insanı bilinçli ve özgür iradeli olarak yaratmıştır.  İnsanlara kendi kararlarını alabilme ve kendi eylemlerini hayata geçirebilme özgürlüğü bahşedildiği için de onların hem Allah’a hem de yarattıklarına karşı görev ve sorumluklarını yerine getirip getirmediğinin test edilmesi gerekir. Her sınavın bir amacı olduğu gibi bu sınavın da amacı görünmeyen bir yaratıcının varlığını ve onun yüceliğini kendi iradeleriyle kabul edenleri, O’nun emirlerine uyanları ve alçak gönüllülükle O’na teslim olanları belirlemektir. İçinde bulunduğumuz evren ise bu sınav için bir deneme alanı olarak yaratılmıştır ki bu alanı günümüzde bazı sınavların yapıldığı sınav merkezlerine benzetmek mümkündür.[1]

 İnsanın ve evrenin neden var olduğunu açıklayan, ahlaki yasalara rasyonel temeller sunan, belagat açısından zengin olmasının yanında içinde geçen kimi ifadelerin modern bilimin verileriyle günışığına çıktığı bir kitap olan Kuran, birçok olağanüstülükleri tek başına kendinde toplamaktadır. Olağanüstü özelliklerinden biri olarak düşünmeye, araştırmaya ve bilim yapmaya teşvik eden birçok ayetiyle sanılanın aksine din ile bilimin çatışmayacağını aksine bir ahenk içinde birbirlerine işaret edeceğini ortaya koymaktadır. Din de bilim de insan içindir ve her ikisi de insanın hayat yolculuğunda ona kendini gerçekleştirirken eşlik eden; iyi olana, doğru olana ve güzel olana yaklaştıran iki iyi dost gibidir. Nobel ödüllü fizikçi William Lawrence Bragg’in de dikkat çektiği gibi, din ile bilimin zıt olup olmadığı sorusuna verilecek en güzel cevap, bu ikisinin ancak bir elin iki parmağı kadar farklı olabileceğidir. Bir başka Nobel ödüllü fizikçi Max Planck’e göre de birbirlerini tamamladıkları için din ve bilim arasında bir karşıtlık olması söz konusu değildir.  Şüphesiz daha iyiye yaklaşmak için dini de bilimi de bir vesile gören insan aslında en nihayetinde Allah’ı yani yaratıcısını tanımak için bu iki olguyu araç olarak kullanmaktadır. İnsan için bilim yapabilme potansiyelinin evrene içkin olması, insanın Allah’ı tanımasını ve dolayısıyla O’na yaklaşmasını sağlayan yollardan biridir. Bununla birlikte İslam açısından bakıldığında düşünen, araştıran biri Kur’an’ın en önemli emirlerinden birini yerine getirmiş olmaktadır.

 

Allah’ın Sanatına Tanıklık Etmede Bilimin Rolü

Bilim en yalın haliyle bizim dış dünya hakkında bilgi edinme ve edindiğimiz bilgileri anlayıp kullanma faaliyetimizdir.  Allah evreni yaratmakla kalmamış aynı zamanda evrenin benzersiz bir uyum ve düzen içinde işlemesi için yasaları da var etmiştir. Bu anlamda evren, inananların Allah’ın sanatına tanıklık edebilecekleri eşsiz bir laboratuvar gibidir.

Bu nedenle olsa gerek Kur’an ayetleri her fırsatta inananların dikkatini dış dünyaya yönlendirmekte, toprağa ekilen tohumdan uzayın derinliklerine kadar inananların bakışlarını evren ayetlerine döndürmektedir.

Kur’an’da doğrudan ve dolaylı olarak 1000’e yakın ayette dış dünyaya ve yaratılışa vurgu yapılmakta ve bu yolla inananlar evren ayetleri ile buluşturulmaktadır. Bu ayetlerin bir kısmını şu şekilde kategorize etmek mümkündür:

  • İnsanın ve diğer canlıların yaratılış hammaddelerine dikkat çeken ve inananların bunları keşfetmelerini, araştırmalarını emreden ayetler:

İnsanoğlu neden yaratıldığına bir baksın. (Tarık 86:5)

Yine her tür canlıyı sudan yaratan da Allah’tır. (Nur 24:45)

İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan Biz yarattık. (İnsan 76:2)

 

  • Allah’ın yaratma tarzını anlatan ve insanlardan onun oluşumunu araştırmalarını emreden ayetler:

Yine O (bile) gökleri ve yeri altı aşamada yaratmıştır ve O’nun Kudret Makamı’nın (en büyük tecellisi olan hayat) su üzerinde kaimdir. (Hud 11:7)

 

Doğrusu Biz insan türünü, bir nevi konsantre bir balçıktan yarattık; epey sonra onu, karar kılacağı (rahimde) yer tutan bir hayat tohumu kıldık; daha sonra, o hayat tohumundan döllenmiş hücreyi yarattık; hemen sonra döllenmiş hücreden cenini yarattık; ve ceninden de kemikleri yarattık; en sonunda kemiklere kas giydirdik; sonuçta, onu bağımsız bir varlık olarak inşa ettik: işte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı böyle yücedir! (Müminun 23:12-13-14)

 

O gökleri, gördüğünüz bir direk olmaksızın yarattı ve O sizi sarsmasın diye yeryüzüne kalkmaz kımıldamaz dağlar yerleştirdi ve orada her çeşit canlı varlığın üremesini sağladı. İşte Biz, gökten yağmuru (böyle) indiririz, akabinde orada her tür ve cinsten yararlı varlığı (böyle) yetiştiririz. (Lokman 31:10)

 

  • İnsanın doğa olaylarını incelemesini emreden ayetler:

 (Ey insan!) Görmez misin ki Allah yağmuru gökten indirdi ve onu yeryüzünde kaynaklar halinde akıttı; sonra da onunla farklı renklerde bitkiler çıkardı ve nihayet onları kuruttu: artık sen onları sararmış görürsün; en sonunda onu da çer çöpe çevirecektir. İşte bütün bunlarda akletme yetisini tam kullananlar için alınacak bir ders mutlaka vardır. (Zümer 39:21)

 

  • Fiziksel evrenin keşfedilmesinin emredildiği ayetler:

De ki: “Dolaşın yeryüzünü ve görün yaratılışın nasıl başladığını! Daha sonra Allah öteki hayatı da işte böyle var edecektir: çünkü Allah her şeye güç yetirendir. (Ankebut 29:20)

 

  • Allah’ın çeşitli nesneler üzerine yemin ettiği ayetler:

Ötesi yok! İşte şafak vaktini Ben şahit tutuyorum! (İnşikak 84:16)

 

  • İnsanın içinde bulunduğu fiziksel evrenin insana ne kadar uyumlu yaratıldığını açıklayan ayetler:

Yeryüzündekilerin tümünü sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onu yedi gök olarak düzenleyen O’dur. (Bakara 2:29)

 

Görüldüğü gibi Kur’an’da yaratılışı ve doğa olaylarını araştırmaya teşvik eden birçok ayet ve bu ayetler ile ilişkilendirilebilecek bilim dalları bulunmaktadır. Bu ayetlerin Müslüman bilim insanlarını bu incelemeleri yapma noktasında motive etmiş olduğu açıktır. Kur’an’ın vahyedildiği ortam ve söz konusu ortamın bilimsel bilgi seviyesi göz önünde bulundurulduğunda bu ayetlerin teşvikleri olmadan Müslümanların bu kadar kısa bir zaman içinde bilimsel anlamda da ilerleme sağlamaları mümkün olmayacaktı. Kur’an’ın akla, düşünmeye, araştırmaya ve bilgi edinmeye teşvik eden ayetleri ve inananların dikkatlerini evrene yönlendiren vurguları sayesindedir ki geçmişin önde gelen Müslüman bilim insanları günümüz dünyasının bilimsel mirasında önemli bir paya sahip olmuşlardır. Bazı Batılı bilim tarihçileri ve araştırmacılarının da haklı olarak dikkat çektikleri gibi Kur’an ayetlerinin kazandırmış olduğu bakış açısı, Müslümanların bilimsel ve düşünsel anlamda büyük bir medeniyet inşa etmelerinde önemli bir yere sahiptir.

 

Örneğin Reuben Levy, The Social Structure of Islam kitabında şöyle der: “Az sayıda araştırmacı ve bilim arayışında olan, bilimle ilgilenen Müslümanlar dışında kimse Yunan felsefi ideallerinden esinlenerek doğa yasalarının ve yaratılışın muhteşemliğinde Tanrı’nın ihtişamının izlerini ve simgelerini keşfetmedi.”

Yine bir başka örnek George Sarton Introduction of the History of Science kitabında şunu söyler: “Müslümanların bilimsel alanlardaki faaliyetlerinin arkasındaki itici gücü kavrayabilmek için Kur’an’ın onların hayatındaki merkezi rolünü anlamak gereklidir.”

 

Biruni Kitab al-Tahdid Nihayat al-Amakin adlı eserinde şöyle yazar: “Biri hakikati öğrenmek istediğinde evreni incelemek ve onun yaratılmış mı sonsuz mu olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu tür bir bilgiye ihtiyacı olmadığını düşünüyorsa, dünyamızı kısmen veya tamamen yöneten yasalar hakkında düşünmeye yine de ihtiyacı vardır. Bu onun hakikati bilmesine yol açar ve evreni yöneten ve kontrol eden varlığı ve onun niteliklerini tanımasını sağlar. Aslında bilginin aranması gerektiği Allah’ın bir emridir. Allah şöyle der: Onlar; ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarlarken, Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında düşünürler: “Ey Rabb’imiz! Sen, bunu boşuna yaratmadın, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz. Bizi ateşin azabından koru. (Al-i İmran 3:191)”[2]

 

İslam’da Bilimin Ortaya Çıkışı

İslâm biliminin ontolojik temelleri İslâm’ın ilk dönemlerinde atılmış olup, Müslümanların bu dönemde bilimsel bilgiye erişiminin ve bilim geleneklerinin henüz olmadığı görülmektedir ki zaten İslam’ın doğuşunun söz konusu olduğu bu dönemlerde bilimden bahsetmek doğru olmayacaktır. Zira bilimsel bilgiye ulaşmak ve bir bilim geleneğinin oluşması kısa sürede meydana gelecek bir sistem değildir. Bunun oluşabilmesi için öncelikle sosyal, kültürel ve hatta siyasal bir ortamda bilimsel bir zihin oluşması gerekmekte ve bundan bahsedebilmek de uzun zaman geçmesi ile mümkün olabilmektedir. İşte İslam bilimi oluşurken böylesi bir düşünsel ortamın oluşmasına olanak sağlayan bilgiye erişimdeki ilk referans kaynakları olan vahiy ve Hz. Muhammed’in örnekliği ile İslam bilgi birikiminin ilk temelleri atılmıştır.

 

İslam bilim dünyasının bu şekilde temellendirilmesinin ardından, önce sosyal bilimler alanında sonra da kimya, astronomi, yer-uzay bilimleri, fizik ve biyoloji alanlarında çalışmalar yapılmıştır. Bununla beraber İslam bilim anlayışı sadece kendi coğrafi sınırları içinde kalmamış ve aynı zamanda irtibata geçebildiği diğer medeniyetlerin de bilimsel araştırmalarıyla ilgilenmiştir.

 

İlk bilimler tarihi eseri olarak düşünülen Arap bibliyografya alimi İbnü’n- Nedim tarafından yazılan el-Fihrist’te hicri 377 yılına kadar İslam ilim ve kültürüne dair kayıtlar tutulmuştur ve buna göre astronomi ve matematik alanında 131, tıp alanında 426, kimya alanında 370, coğrafya, tarih ve biyografiler alanında 1724 ve daha farklı alanlarda pek çok kitap yayımlanmıştır.[3]

 

İslam bilim faaliyetlerinin oluşumu ve gelişiminde modern kimyanın temeli sayılabilecek deneysel çalışmalarıyla Caâbir bin Hayyân (721-805), Raâzî (860- 925), Zunnûn-i Mısrî (öl. 860), İbni Sînâ (980-1037) ve Mecritî’nin (?-1007); fizikte optik alanındaki araştırmaları ile  İbni Heysem (y. 965-1051) ve fizikte Kindî’nin (796-872); modern cebirde Muhammed el Harezmi’nin (780-850); sosyal psikoloji ve hayvan psikolojisinde El Cahız’ın (776-868); mekanik mühendisliğinde Ahmed bin Musa’nın (803- 878); gökbilimci ve simyacı Abbas Kasım İbn Firnas’ın (810-888); astronomide Muhammed Al- Battani (858- 929), Sabit İbn Kurra (826-901), El-Fergani (9. yy), Abdurrahman El-Sufi’nin (903-986); antropoloji ve jeodezide Ebu Reyhan Biruni’nin (973-1048); sistematik cerrahide İbn Zuhr’un (1091-1161); eczacılık ve botanikte İbn Baytar’ın (1197-1248); sosyoloji ve iktisatta İbn Haldun’un (1332- 1406) ve adı zikredilmeyen daha pek çok ismin önemli katkıları vardır.[4]

 

Bilimin cinsiyeti olur mu?

 Cinsiyetin doğuştan gelmesi ve biyolojik farklılıklara dayanmasının yanında, cinsiyet zamanla kültürel, tarihsel, psikolojik ve sosyolojik süreçlerle birlikte yorumlanır ve toplumun beklentileri doğrultusunda şekillenmiştir. Bu noktada cinsiyet ile ilgili olarak karşımıza iki kavram çıkar: ‘biyolojik cinsiyet’ ve ‘toplumsal cinsiyet’. Biyolojik olarak bakıldığında herkes ‘erkek’ ya da ‘kadın’ olarak doğar. Toplumsal cinsiyet kavramını ilk kez 1968 yılında kullanan Robert Stoller’a göre toplumsal cinsiyet ise bir inşadır, kadınlar ve erkekler toplum içindeki konumuna göre inşa edilmektedir.[5]

 

İnsan ürünü olan her alanda toplumsal cinsiyete göre bir düzenleme olduğunu görmekteyiz. Bilimsel faaliyetler de bu alanlardan sadece biridir. Tarihsel açıdan bakıldığında eril olmanın ve bilimsel olmanın her zaman birbirini tamamlayan unsurlar olarak ele alınmakta olduğunu görmekteyiz. Öyle ki kendi cinslerine göre daha nesnel düşünen bir kadının ‘erkek gibi’ düşündüğü; nesnel olmayan yani bilimsel olmayan bir düşünceyi savunan erkeğin ‘kadın gibi’ düşündüğü toplumsal algıda yaygın karşılaşılan bir durumdur. Allah’ın muhteşem bir şekilde insanı yaratması sırasında O’nun için çok kolay bir mekanizmayla belirlenen cinsiyet, insanın yanlış insan, evren, dini kaynak ve yaratıcı algısından dolayı yaşamın her alanında maalesef problemli bir durum olarak var olagelmiştir. Bunu tarihsel süreç içerisinde birçok olayda, bağlamından koparılmış birçok dini metinde, bilimde, sanatta vs. görmek mümkündür.[6]

 

 

Kur’an’ın Kadın Algısı

 Hiçbir insan cinsiyetini seçerek dünyaya gelmez. Bu durum bizim seçimimiz dışında ilahi takdir olarak gerçekleşir. Dolayısıyla kendi seçimimiz olmayan cinsiyetimiz ile övünmemiz de yerinmemiz de anlamsızdır. Pekâlâ insanlar kadın ya da erkek olarak dünyaya gelmiş olmaktan memnun olabilirler ama erkek olsun kadın olsun hiçbir insan sahip olduğu cinsiyetini diğerinden üstün ya da önemli göremez. Zaten Kur’an ayetleri de bu gerçeğe dikkat çekmiş ve üstünlüğün cinsiyette değil sorumluluk bilincinde olduğunu, erkek ya da kadın olduğuna bakılmaksızın çaba gösterenlerin çabalarının en güzel şekilde karşılık bulacağı vurgulamıştır.

Ey insanlık! Elbet sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbet Allah katında en üstününüz, O’na karşı sorumluluk bilinci en güçlü olanınızdır. (Hucurat 49:13)

 

Kim imanlı olarak bir iyilik ortaya koymuşsa; -erkek ya da kadın (fark etmez)- kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız; dahası elbet onları işlediklerinin en iyisiyle ödüllendireceğiz (Nahl 16:97)

Rableri de onların dualarına şöyle icabet etti: Erkek olsun kadın olsun, çaba gösteren hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım; sizler karşılıklı birbirinizi tamamlayan parçalarsınız. (Âli İmran 195)

İslam ve kadın konusu üzerine yapılan çalışmalarda da dikkat çekildiği gibi İslam’dan önce kadının durumuna bakıldığında Antik dönemde yerleşik düzene geçilmeden önce kadın ve erkeğin toplumdaki durumlarının benzer olduğu, yerleşik düzene geçilmesiyle bu durumun erkeğin lehine değiştiği görülmektedir. Savaşçı özelliği ile bilinen ve dolayısıyla güvenliği sağlamaktan sorumlu olan erkek giderek ön plana çıkmıştır.

 

Atina’da kadınların tüm yaşamlarının erkeklerin kontrolü altında ve toplumdan uzaklaştırılmış bir şekilde geçtiği görülmektedir. Buna göre çok küçük yaşlarda babaları tarafından kendi isteklerine bakılmaksızın evlendirilen kızların boşanma hakları da yoktu. Kadınlar evde ev işleri ve çocuklarla ilgilenirlerdi. Soylu olsalar bile siyasal hakları yoktu.

 

Kur’an’ın vahyedilmeye başladığı döneme ve bölgeye baktığımızda kadının toplumdaki konumunun farklı olmadığını görüyoruz. Hatta Tekvir suresi 8 ve 9. Ayetlerde geçtiği üzere yeni doğan kız çocuklarının diri diri gömülmesi geleneğinin kadının değersizliğinin hatta bir utanç kaynağı olduğunun üzücü bir göstergesi olarak karşımızda durmaktadır.

 

Tüm bunlardan ve daha fazlasından hareketle tarihsel yazılı sürece bakıldığında kadının toplum içindeki yerinin hep aynı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İşte Kur’an da kadınların erkekler tarafından önemsizleştirildiği, birçok haklardan hatta yaşama hakkından bile mahrum bırakıldığı bir ortama vahyedilmiş, pek çok konu ile ilgili ilke ve düzenlemeler getirdiği gibi, kadınları da erkeğin kölesi olmaktan kurtararak ve ona pek çok hak vererek kadını özgürleştirmiştir.

 

Kendi dönemi için devrim niteliğinde bir içeriğe sahip olan Kuran’ın bütünündeki hitap tarzı kadın ve erkek arasında var olduğu düşünülen ontolojik farkı kaldırmakta, cinsiyetçi bir yaklaşımla özel olarak erkekten veya özel olarak kadından beklenenler yerine, insan olarak hem erkekten hem kadından bekleneni vurgulamaktadır.

 

Ey insanlar! Rabb’inizden size bir öğüt; göğüslerde olana bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. (Yunus 10: 57)

Yukarıdaki ayette olduğu gibi ey insanlar, inananlar ifadeleriyle Kur’an kadın erkek ayrımı yapmadığı gibi Ey Kitap Ehli, Ey İsrailoğulları!, Ey Kâfirler!,  Ey Âdemoğulları!, Ey Nuh’un çocukları!, Ey Cahiller!, Ey sapkınlar!,  Ey Mücrimler!,  Ey Cin ve insan topluluğu!, Ey huzura ermiş nefis!, Ey Benim kullarım! gibi ifadelere de yer vererek Kur’an’ın kadın erkek gözetmeksizin tüm insanlara hitap ettiği anlaşılmaktadır. Sadece kadınlara veya sadece erkeklere ya da özel olarak Peygamberimize ve onun eşlerine hitap ettiği ayetler de vardır ve bu ayetler Kur’an’ın çok ufak bir yüzdesini oluşturmaktadır.

 

İslam öncesi dönemin ve geleneği, örfü, âdeti ve Kuran dışı pek çok kaynağı temel alan İslam’ın aksine; vahiy ile birlikte kadının toplumda olması gerektiği konumun hakkı yerine konulmuş olduğunu ve İslam’ın ilk yıllarından itibaren kadın Müslümanların her alanda vahyin sağlamış olduğu özgürlüklerini kullanarak var olduklarını görmekteyiz. Örneğin peygamberimiz döneminde kadınlar önemli olaylara katılmaları için peygamberimiz tarafından desteklenmiştir. Bu dönem için başarılı kadın şairlerden, üretim, ticaret ve tarım ile ilgilenen kadınlardan ve hatta erkekleri tıraş eden kadın berberden bahsetmek mümkündür.[7]

 

Kur’an ayetlerinden ve peygamberimiz dönemindeki kadının toplumsal hayattaki rolünden açıkça görülebileceği gibi, kadın ve erkek arasında cinsiyet ayrımı yapılmamakta gerek imanî meselelerde gerekse bilimsel ve toplumsal faaliyetlerde kadına da erkeğe de eşit sorumluluklar yüklenmekte; kadına bu alanlarda en ufak bir kısıtlama getirilmemektedir. Bu bakış, antik dönemlerin kadına bakışının da modern dünyanın kadın algısının da çok üzerinde bir ölçü ve denge içermektedir.

 

Kadın Bilim İnsanları

 İslam bilim tarihindeki kadın bilim insanlarının yeri ve önemi göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur. 19. yüzyıl Batı dünyasında kadınlar üniversitelerde iş bulamazken 9. ve 10. yüzyıllarda İslam coğrafyasında kadınlar üniversite kurabilmekte, dersler verebilmekte, astronomi, matematik, mühendislik gibi alanlarda çalışmalar yapmakta ve bilimsel faaliyetler yürütmekteydiler. Dolayısıyla bu gerçeği dikkate almadan sadece bugünkü yaygın algıdan hareketle İslam ve kadın konusunda yargıda bulunmak haksızlık olur. Makalenin sınırları dikkate alınarak sadece dört kadın bilim insanından örnek verilmekle yetinilecektir.

 

Fatıma El-Fihri

Genelde tarih bilimi özelde İslam tarihi incelendiğinde zamanda iz bırakan, bulunduğu toplum üzerinde önemli etkiler yaratan pek çok kadından bahsetmek mümkündür. Bilimsel ve teknik birikime öncülük eden birçok Müslüman bilim insanından ve düşünürden biri olan Fatıma el-Fihri belki de tarihin en etkili isimlerinden biri ve belki de eğitime yaptığı katkı ile tüm insanlığa önemli bir miras bırakan unutulmaması gereken bir isim. Fıkıh ve hadis eğitimi alan Fatıma el-Fihri 9. Yüzyılda Fas’ta dünyaya geldi. Kendisine kalan miras ile 859’da Karaviyin Camisini ve Üniversitesini kurdu. İslami ilimlerinin yanı sıra astronomi, matematik, yabancı diller ve fen ilimlerinin de öğretildiği milattan sonra 859 yılında kurulan Karaviyin Üniversitesi dünyanın en eski üniversitesi olma özelliğini taşımaktadır. Bu üniversite sayesinde Arap rakamları, Avrupa’da bilinip kullanılmıştır.[8]

 

Meryem el-Usturlâbî (el-İcliyye, el-Usturlabî)

10. yüzyılda Halep’te yaşayan Meryem el-Usturlabi’nin astronomi ile uğraştığı bilinmektedir. Kendisinden İbnü’n-Nedîm’in Fihrist adlı eserinde Seyfüddevle’nin sarayında gök cisimlerinin yüksekliğini ölçen, şehirlerin enlem ve boylamlarına göre kıble yönünü tayin eden bir astronomi aleti olan usturlâb uzmanlarından biri ve Bitîlus’un kalfası aynı zamanda öğrencisi olarak bahsedilmektedir. Hakkında pek fazla bilgiye sahip olunmayan Meryem el-Usturlabi karmaşık bir usturlab icat etmiş ve daha sonra bunu geliştirmiştir.[9]

 

Sutayta el-Mahamali

10. yüzyılda Bağdat’ta yaşayan Sutayta el-Mahamali kendi kültüründe oldukça fazla övgü alan matematik dehası olarak bilinen Müslüman kadın bilim insanlarından bir diğeri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sutayta’nın ailesi akademik alanlarda çalışan bir çevreye sahipti ve Sutayta bu vesile ile bilgi sahibi öğretmenlerden ders aldı. Arap edebiyatı, hukuk, kutsal metinlerin yorumlanması ve matematik okudu. Hukuk ve matematik alanlarında kendisine danışıldığı ve dönemin yeni alanı olan cebir konusunda oldukça geniş bilgiye sahip olduğu bilinmektedir. Matematik ve cebirdeki yeteneğinin basit, sıradan bir yetenek olmadığı söylenmektedir.[10]

 

Fatıma el-Mecritiye (Madridli Fatıma)

Endülüs döneminin kadın bilim insanlarından olan Fatıma, babası Mesleme el-Mecriti gibi matematik ve astronomi üzerine çalışmalar yapmıştır. Babası usturlab aleti yapımı, gezegenlerin ve yıldızların konumunu gösteren tabloların hazırlanmasına dair eserler telif ederken, Fatıma da bunlarda babasına yardım etmiştir.[11]

 

SONUÇ

 Kur’an’da bilime teşvik eden ayetler ışığında İslam bilim tarihi ve kadın bilim insanları konusunu işlemeye çalıştığımız bu yazımızdan da görülebileceği gibi Allah’ın evren ayetleri üzerine düşünmek ve bu ayetlerden hareketle bilimsel faaliyetler gerçekleştirmek hem kadınlara hem erkeklere yüklenmiş bir nevi görev gibidir. Kadın ve erkeğin birbirlerine üstünlükleri olmasa da Kur’an’ın insanlar arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak istemesi bağlamında, kadınların ve erkeklerin sahip olabildikleri farklı kabiliyet ve potansiyellerini en verimli biçimde kullanabilmeleri için eğitimden toplumsal sorumluluklara kadar her anlamda eşit şartlara sahip olmaları gerekir.

 

Tarihsel süreçte kadını toplumsal hayatın dışına iten ve bir anlamda evlere hapseden kabul ve anlayışların aksine, İslam tarihi, düşünce ve bilim geleneği içinde birçok kadın bilim insanının hatırı sayılır bir etkisi olduğu bilinmelidir. Kur’ani bakış açısından uzak din anlayışının erkek egemen söylem üzerinden şekillendirmeye ve konumlandırmaya çalıştığı kadına bakışın, İslam toplumlarına verdiği zarar ortadadır. Toplumun yarısını oluşturan kadınların erkekler ile eşit şartlarda eğitim alamamaları, toplumsal hayat içindeki haklarından mahrum bırakılmaları, siyaset, yönetim ve bürokrasi içinde kendilerine etkin bir rol bulamamaları ve potansiyellerini verimli biçimde kullanamamalarının nedeni İslam değil yanlış din anlayışlarıdır. İslam bilim tarihi içinde kendilerine yer bulan ve etkin olan kadınların varlığı, gerekli imkân ve şartların sağlanması durumunda kadınların yeteneklerini en güzel biçimde ortaya koyacaklarına dair birer örnektirler.

 

Kadının biyolojik anlamda anne olduğu gerçeği doğru olmakla birlikte her annenin dünyaya getirdiği bebeğin ilk öğretmeni ve eğitimcisi olduğu da unutulmamalıdır. Dolayısıyla her bebek ve çocuk herkesten önce annesinin bilgi, kültür, görgü ve nitelik tornasından geçerek şekillenir. Anne ne kadar bilinçli ve donanımlı olursa yetiştireceği çocuklar da o derece bilinçli ve donanımlı yetişirler.

 

Bugün Müslüman dünyanın yapması gereken şey pek çok konuda olduğu gibi kadın konusunda da Kur’an’a yüzde yüz güvenerek, ön yargılardan, modernite ve geleneklerin kabullerinden sıyrılarak devrimsel bir dönüşümü başlatmasıdır. Belki de Fatıma El-Fihriler, Meryem el-Usturlâbîler, Sutayta el-Mahamaliler ve Fatıma el-Mecritiyeler potansiyel olarak kendilerine imkân ve fırsat sunulmayı beklemekteler. Bu dönüşümün yaşanabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal anlamda bir değişime ihtiyaç vardır. Bu dönüşümü gerçekleştirmek için çabalayanlar, Allah’ın desteğini bulacaklardır.[12]