SÖYLEŞİ

MAHMUT CELAL ÖZMEN

 

 

KUR’AN ŞAİRİ AKİF’LE SÖYLEŞİ

 

Mahmut Celal ÖZMEN: Efendim, bir şikâyet üzereyiz, dertliyiz ve derdimizi, sıkıntımızı bu gün bizimle yaşayan hiç kimseye anlatamıyoruz… Ya bizim dilimiz derdimizi anlatmaya yetmiyor, ya da yöneldiklerimizin kulakları bu dertlere yabancılaşmış, bizi duyamıyorlar… İnanmış bir Müslüman olarak yaşamak için birçok şeyi göze almak gerekir oldu inanın… Bu o kadar acı bir hal ki, bizlere “mürteci”, “yobaz” diyen sözde aydınlar bile var. Müslümanlar zulme karşı çıktıkları için “fitne ve bölücülük” ile suçlanıyor. Moralimiz çok bozuk efendim… Bize ne öğüt verirsiniz ?…

 

Mehmet Akif ERSOY:

“Yumuşak başlı isem/ kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticânın şu sizin lehçede mânası bu mu?
İşte ben mürteci’im, gelsin işitsin dünya!
Hem de baş mürteci’im, patlasanız, çatlasanız!
Hadi kanûnunuz assın beni yâhut yasanız!”
(Asım/ s.400)
“Şahadet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır;
Hakikî Müslümanlık, en büyük bir kahramanlıktır.”
(Safahat/ s. 323)

 

M.C. ÖZMEN: Ah Üstâdım ah… Hani o ‘sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak’ dediğiniz bu güzel ülke var ya, İşte o son ocakta Allah’ın emri olan kadının iffetini temsil eden, Sütçü İmamların uğruna şehit düştüğü “tesettür” yüzünden başörtülü kızlarımız ilim kapılarından geri çevriliyor… Öğrenim hakları ellerinden alınıyor… Ağlayan bunca bacımızı, kızımızı gördükçe içimiz kan ağlıyor bizimde. Deyin bize ne yapalım?…

 

M.A. ERSOY:
“Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne…
Acırım tükürüğe billâhi, tükürsem yüzüne.
Demiş olsaydı eğer: “Kızlara mektep lâzım…
Şu kadar vermelisin” kahrolayım kaçmazdım,
Elverir sardığımız bunları halkın başına…
Ben mezârımda huzur istiyorum, anladın
Biraz însafa gelin, öyle ya artık ne demek?
Zengin olduk diye, lânet satın almak mı gerek?”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s.167)

 

M.C. ÖZMEN: Biz kaçıyoruz üstadım, biz maalesef sizi mezarınızda bile rahat bırakamıyoruz… Rahatsızız Üstâdım, yalnızız… Sanki hiç kimse bizden yana değil… Sanki herkes dostluğumuzu, birlik ve beraberliğimizi bozmak için çalışıyor… Etrafımızda garip bir medyun oluşmuş biçimde ve her daim halkı birbirine düşman etmeye çalışıyor bu medyun… Kalemlerden riya damlıyor üstadım, kin ve nefret damlıyor gazetelerden, televizyonlardan. Hanelerimize, odalarımıza kadar uzandılar… Korkuyoruz Üstadım…

 

M.A. ERSOY:

“Dalkavuk devri değil eski kasâ id yerine,
Üdebânız ana avrat sövüyor birbirine!
Türlü adlarla çıkan nâmütenâhi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.
Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hâzır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor!”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s.178)

 

M.C. ÖZMEN: Ferasetinize bereket Efendim, ne güzelde anlatıyorsunuz… Ne güzel söylüyorsunuz… Çiğnense de, çiğnese de hakkı tutup kaldıracak sizin gibi yıldızlara ne kadar ihtiyacımız var bilemezsiniz… Zira tıpkı bu medyuna benzer biçimde haksızlıklar karşısında susan, diktatörlük heveslisi, halka yabancı aydınlar sarmış dört bir yanımızı… Zamanda zeminde medyunda onların maalesef… Ne yapabiliriz?

 

M.A. ERSOY:
“Serseri: hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok?
Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok!
Şimdi Allah’a söver… Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s.184)

“Mütefekkirleriniz anlaşılan pek korkak,
Yâhut ahmak… İkisinden bilemem hangisidir?
Sanıyorlar ki: “Bugün Avrupa tekmil kâfir.
Mütedeyyin görünürsek, diyecekler, barbar!
Libri pansör geçinirsek, değişir belki nazar.”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s.186)

 

M.C. ÖZMEN: Heyhat efendim heyhat… Ki, her şey dediğiniz gibi… Zorba ya zorba diyemiyoruz… “medeniyet, özgürlük, çağdaşlık” diye diye mütefekkir olduğunu sananlardan geçtik, Protestan zangoçlara da bir şey demiyoruz… Amma çanı evimizin içine asmaya çalışıyorlar… Bütün yönleri unutmuş, nerede kaybolduğumuzu bile düşünemeyecek haldeyiz… Bir batı diyoruz başka bir şey demiyoruz…

 

M.A. ERSOY:

“Bu züppeler acaba hangi cinsin efrâdı,
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı
Hayır, kadın değil erkek desen, nedir o kılık
Demet demetken o saçlar ne muhtasar o bıyık.
Sedâsı baykuşa benzer, hırâmı saksağana.
Hulâsa, züppe demiştim ya artık anlasana!
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış
Ki yüzsüz olmak için mutlaka o çatlarmış
Nasılsa “Rabbim utandırmasın!” duası alan,
Bu arsızın o damar zaten eksik alnından”
(Fatih Kürsüsünde/ s.287)

 

M.C. ÖZMEN: Birde vatan konusu var Üstâdım, Önüne gelenin canhıraş feryatlarla sahiplenip, sevdiğini söyleyerek, sadece kendinin sandığı falancıların, filancıların diline pelesenk ettikleri bir söz oldu çıktı vatanımız… Bizlere dayattıkları bu sevgi bize yetmiyor Üstadım… Biz bu vatanı bu uydurukçu kahramanlar gibi sevemiyoruz… o zamanda bu nevzuhur mukaddesat ve vatan düşmanlarının gözünde vatan haini ilan ediliyoruz… Malumunuzdur muhakkak, bir batılı usta demişti: Vatan bütün alçakların ve namussuzların en son sığınağıdır… Diye… Öyle bir sığınmışlar ve öyle bir benimsemişler ki vatanımızı, nereye gideceğimizi bilemiyoruz Üstadım…

 

M.A. ERSOY:
“Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayat;
Hülâsa, aile hissiyle cümle hissiyât,
Mukaddesâtı için çırpınan yürekte olur.
İçinde leş taşıyan sineden ne hayır umulur!
Vatan felakete düşmüş Onun hamiyyetı cûş.
Eder mi zannediyorsun? Herif, vatan berdûş!
Fakat sen öyle değilsin senin yanar ciğerin
“Vatan” deyip öleceksin semâda olsa yerin”
(Fatih Kürsüsünde/ s. 282)

 

M.C. ÖZMEN: Allah sizden razı olsun Üstadım, ruhumuzu serinletiyorsunuz… Kalbimizi, dimağımızı güçlendiriyorsunuz… Elbette bu vatan bizim, kim ne derse desin… Amma insan işte dayanamıyoruz bazen… Zira bu vatansız vatanseverler güya demokrasi adına sizin uğruma istiklal marşını kaleme aldığınız bu milleti, bu son ocağın evladını “Sağcı-Solcu”, “Türk-Kürt”, “Alevî-Sünni”, “İlerici-Gerici” gibi sıfatlarla birbirinden ayırmaya çalışıyor. İşin daha kötüsü Bazı gafiller de bu pis oyuna alet olabiliyorlar… Velhasıl ne sakalın nede bıyığın hatırı kaldı… Birbirimize tükürüp duruyoruz üstadım…

 

M.A. ERSOY:
“Nedir bu tefrika, yahu! Utanmıyor musunuz?
Geçen fecâyia hâlâ inanmıyor musunuz?
Gömülmek istemeyenler boyunca hüsrâna;
Nifâkı gömmeli artık mezâr-ı nisyâna.”
(Fatih Kürsüsünde/ s. 283)

“Ki dinlemezseniz elbette mahvolur millet
Sizin felâketiniz: tarumar olan vahdet
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa,
Eğer o his gibi tek bir de gayeniz varsa,
Düşer düşer yine kalkarsınız, emin olunuz,
Demek ki birliği tem’in edince kurtuluruz,
O halde vahdete hail ne varsa çiğneyiniz!
Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?
Ne fırka herzesi, lâzım ne derd-i kavmiyyeti,
Bizim diyânete sığmaz sekiz, dokuz millet!”
(Fatih Kürsüsünde/ s.284)

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.
Müslüman, fırka belâsıyla zebun bir kavmi!
Medeni Avrupa üç lokma edip yutmaz mı?
Ey cemaat, yeter Allah için olsun, uyanın!
Sesi pek müthiş öter sonra kulaklarda çanın!”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s. 179)

 

M.C. ÖZMEN: Ötüyor maalesef ötüyor üstadım… Zaman şimdi bu sesin acısını duymak zamanıdır nitekim… Heyhat ki, kulaklarımızı nefsimizle, cehlimizle, ahmaklığımızla kapatmış her şeye… Duymuyor, duyuramıyoruz… Koskoca İslam dünyasını paramparça eden şer güçler, şimdi de Anadolu toprağında “kavmiyetçilik fitnesi” çıkarmaya çalışıyorlar… Öyle ki bazen sizin soyunuzu sopunuzu bile utanmadan dillerine dolayabiliyor; “Mehmet Akif, Arap milliyetçisiydi” gibi yavelerle şahsınızı bile itham etmekten imtina etmiyorlar… Kavim nedir Üstadım,ümmet nedir,millet nedir?…

 

M.A. ERSOY:
“Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,
Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı.
Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyyettir
Bunu bir lâhza unutmak ebedi heybettir…”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s. 179)
“Arabın Türke, Lâzın Çerkese, yahut Kürde,
Acemin Çinliye ruçhânı mı var mı? Nerde?
Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın,
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!”
(Hakkın Sesleri/ s. 205)

 

M.C. ÖZMEN: İşte bütün derdimiz bu üstadım… İşte bütün sıkıntımız bu… Anlatamıyoruz… Tıpkı bir zamanlar sizin çektiğiniz sıkıntıları çekiyor gibiyiz inanın… bizde öyle zamanlar oluyor ki, bazen sizin Mısır’a gidişiniz gibi bu cennet vatandan hicret etmeyi, uzaklaşmayı bile düşünüyoruz… Ama biz sizin kadar cesur değiliz üstadım, korkuyoruz her şeyden, sizin arkanızdan söyledikleri gibi vatandan ayrılıp Mısır’da uzun yıllar yaşamanızı ihanet gibi algılayanlara sizinki gibi Akifçe bir duruş sergileyemiyoruz… Ellerinizden öpüyoruz efendim ve vatan derken nasıl bir ses verdiğinizi bir de sizden duymak istiyoruz…

 

M.A. ERSOY:
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ
Cânı, cânânı, bütün varımı alsında Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.”

 

M.C. ÖZMEN: Mekânınız cennet olsun Efendim… Biz hürriyet i sizden öğrendik… oysa bugün “hürriyet” havariliğine soyunup bu milletin asıl sahiplerine ikinci sınıf insan muamelesi yapan, insan haklarını ihlal edenler ve bunu da bu hürriyet gevezeliğinin içine yerleştirenler var…. Duyuyorsunuz değil mi?…

M.A. ERSOY:
“Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,
Durma hürriyeti aldık diye sen türkü çağır!”
(Asım/ s. 399)

 

M.C. ÖZMEN: Bizim güldüğümüz bir halmiş bu oysa… Ağlamak gerekiyormuş… Evet, üstadım ne kadar haklısınız… Biz bu hürriyeti kanımızla canımızla aldık diye türkü çağıramayınca böyle oluyormuş demek ki… Millet “fakr-u zaruret içinde harap ve bitap” iken, mazlumların gözyaşı akarken “boğaz” derdinde, zevk ü sefâ içinde yaşayanlar bu sessizlikten fırsat devşiriyorlarmış…

 

M.A. ERSOY:
“Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız,
Bir bakın hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız!
Saygısızlık elverir Bir parça olsun arlanın
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mateme!
Davranın, zîra gülünç olduk bütün âleme”
(Hâtıralar/ s. 312)

“Olur, cem’iyyet efrâdınca şahsı menfaat “ma’bûd”
Sorarsan kimse bilmez var mı “hak” namında bir mevcût”
(Hâtıralar/ s. 308)

 

M.C. ÖZMEN: Karşınızda utanıyoruz üstadım… Söyleyecek bir şey bulamıyoruz… Arımızı, namusumuzu menfaatlerimizin ardına koymuşuz… Ailemizi bile unutmuşuz üstadım… Bu milletin en sağlam ve en önemli kurumlarından biri olan ailemizi yıkmak için bilseniz hangi fitneleri hangi sapıklıkları “çağdaşlık”, “hürriyet” ve moda adına meşrû göstermek istiyorlar… Ocağımızda çalan çanlar bile yetmiyor bu azgın gidişata efendim… Arımızı, namusumuzu, evlad-ü ayalimizi de elimizden almak istiyorlar… Bir gaye lazım bize üstadım… bir kuvvet lazım…

 

M.A. ERSOY:
“Biz ki her mevcûdu yıktık, gâyesiz bir fikr ile,
Yıkmadık bir şey bıraktık sâde bir şey aile”
“Bir kızarmış çehre bulmuşsun, ya, ey cânî, bürün;
“Dünyayı ifsâd eyle, hem muslih görün!
Kendi ırzından cömert olmaksa mutâdın eğer,
Kendi mâlındır senin, hakkın tasarruf, kim ne der”
“Milletin, lâkin henüz masum olan evlâdına
Verme bir melun temâyül mubtezel mutâdına!”
(Hakkın Seslen/ s. 225)

 

M.C. ÖZMEN: İnşallah öyledir üstadım, inşallah bıraktığınız o sade ve yıkılmaz aile birliğimiz kuvvetimiz olacaktır… ve bu kuvvette kökünü yüce kitabımız Kur’an’ dan alacaktır inşallah… Bir gün bir güzel dostum söylemişti… Sizde kabul edersiniz sanırım… Eğer biz millet olarak kadife kaplı kutusu içerisinde duvara asıp orada unuttuğumuz rafa kaldırıp, yalnızca ölülerin arkasından okunan bir kitap olarak hayatımızdan çıkardığımız bu yüce Kitabımıza geri dönebilirsek her şey yoluna girer nitekim… Bu halden de şikâyetçiyiz, dertliyiz, o büyük kitap en büyük hayat kaynağıdır diyoruz dinletemiyoruz…

Sizce Kur’an nedir üstadım, kimler içindir…

 

M.A. ERSOY:
“Hele inmemiştir Kur’an, bunu hakkıyla bilin
Ne mezarda okumak, ne fala bakmak için”
“ Ölüler diri değil, sen de bilirsin ki bu din,
Diri doğmuş duracak dipdiri, durdukça zemin”
(Asım/s. 418)

M.C. ÖZMEN: Ne kadar utanılacak bir hal değil mi efendim… Diri, dipdiri bir dinin, hiç eskimeyecek bir bir yeninin, Cenabı Hakkın koruması altındaki bir kitabın müminleriyiz amma velâkin son zamanlarda inancımızın, imanımızın mukaddes değerlerine hakaret eden, “sözde aydın” bir zümre karşısında susmuş beklemekteyiz… Bu karanlık saflaşma karşısında bize bir güzel kelam verin üstadım, neyi kaybettiğimizi belki böyle buluruz…

 

M.A. ERSOY:
“Yıktı bin mel’un kalem nâmusu, bizler uymadık,
“Susmak evlâdır” deyip sustuk sanırsın duymadık!
Kustu, bin murdar ağız şer’in bütün ahkâmına,
Ah! Bir ses bari yükselseydi nefret nâmına!
Göster, Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mucize
Bir “utanmak hissi” ver gâib hazinenden bize!”
(Hakkın Sesleri/ s. 222)

M.C. ÖZMEN: Dertli insanın çenesi düşük olurmuş derler Efendim… Affınıza sığınarak ve ‘Allah bu millete bir istiklal marşı daha yazdırmasın’ sözünüzden cesaret alarak sadece kendimizi, ülkemizi, insanımızı yanımıza alarak geldik yanınıza… Derdimizi sınırlandırdık biliyoruz… Oysa İslam dünyası da tıpkı bizim gibi perişan bir durumda… dünya bize bakıyor üstadım, kardeşlerimizin gözü de bizim üzerimizde, ceddimizin namaz kılıp, pilav yeyip, okuya okuya , cihad ederek kapısına dayandığı coğrafyalarda sahipsiz bıraktığımız kardeşlerimiz var… bu halimiz nedendir efendim, yüreğimiz daha kaç coğrafya boyunda kanayacaktır…

M.A. ERSOY:
“Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti
Öyle bir gitti ki, hem, bir daha gelmez ebedi
Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?
“Meshed”in beynine haç saplanacak mıydı baba!
Basacak mıydı, fakat göğsüne Sırp’ın çarığı?
Serilip yerlere binlerce şehidin sarığı..”
(Hakkın Sesleri/ s.203/-204)

“Balkan’ın üstünde sızan her pınar
Bir yaradır, durmadan içten kanar!
Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!
Gör ne mübarek yer, uğurlar ola.”
(Cenk Şarkısı/ s. 553)

M.C. ÖZMEN: Her sözünüz, her deyişiniz bizi dönüp kendimize bakmaya zorluyor üstadım… Dönüp kendimize bakınca da, acınası bir genel görüntünün ortasındaki liyakatsiz halimizle canımız daha fazla yanıyor… Kendimizi seyrettiğimiz bu yaman aynada hiçte güzel bir görüntümüz yok Efendim… Aynamızdan vazgeçtik, gözlerimize bile inanmak istemiyoruz üstadım… Boyumuzun ölçüsünü unuttuk… Uçurumlardan yuvarlandık… Bize bir ayna da siz tutar mısınız?

M.A. ERSOY:
“Bakın da haline ibret alın şu memleketin!
Nasıldın ey koca millet? Ne oldu âkıbetin?
Vakarı çoktan unuttun, hayâyı kaldırdın,
Mukaddesâtı ısırdın, Hudâ’ya saldırdın!
Ne hâtırâtına hürmet, ne an’a nâtını yâd;
Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlâd?”
“Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar,
Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar…”
(Fatih Kürsüsünde/ s. 265)

“Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl,
Yalan râic, hıyanet mültezim her yerde, hak meçhûl.
Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr.
Nazarlardan taşan mânâ ibâdullahı istihkâr.”
(Gölgeler/ “Umar mıydın?”/ s. 456)

 

M.C. ÖZMEN: Aynadaki halimiz bu maalesef… Ama mensubu olduğumuz yüce dinimizin kitabı ümitten de ayrılmamamız, umudumuzu kesmememiz gerektiğini söylüyor… Biliyoruz… Biz bir halin muhasebesinden hareketle bir gidişatın sorgusundayız üstadım… Biz yuvarlandığımız uçurumun farkındayız… Bizim derdimiz düştüğümüz yerde nasıl toparlanacağımıza dair bir içlenmenin ifadesidir nitekim… Oysa sanki de hep böyle kalmamızı istercesine bizi düştüğümüz yerde oyalanmaya, itildiğimiz çukurda sızlanmaya devam etmeye çağıranlar da var… “bu memleket düzelmez”, diyerek geleceğimizi karanlık gören ümitsizler var üstadım… Biz bir soru soruyor ve düşünelim istiyoruz, ama onlar sadece ağlamakla meşguller… Oturduğunuz Süleymaniye kürsüsünden sesimize ses verin ne olur… bir söz deyin bize ki, silkinelim efendim…

M.A. ERSOY:
“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz?
Yeis öyle bataktır ki, düşersen boğulursun
Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”
“Hüsrâna rıza verme çalış Azmi bırakma,
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar
Uğraş ki, telâfi edecek bunca zarar var”
(Hakkın Sesleri / s.209,210)

“Sizi kim kaldıracak, sûru mu İsrâfil’in?
Etmeyin! Memleketin hâli fenalaştı.. Gelin!
Gelin, Allah için olsun ki, zaman buhranlı.”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s 180)

“Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!
Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz”
(Gölgeler7 s.470)
“Cihan altüst olurken, seyre baktırın, öyle durdun da,
Bugün bir sersem bir derbedersin kendi yurdunda!”
(Gölgeler/ s. 453)

“Bırakın mâtemi yâhut Bırakın feryadı,
Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı!”
“Gözyaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz?
Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz!”
(Süleymaniye Kürsüsünde, s. 182)

 

M.C. ÖZMEN: Ne güzel söylüyor, ne güzel anlatıyorsunuz Efendim, kalkıp koşmak geliyor içimizden… Velâkin ne sözden nede ahvalden anlayanlar da var… Evet, böyle garip bir taife de türedi son zamanlarda… Nereden öğrendikleri bilinmez bir dolu söz eşliğinde sabır ve tevekkül diyorlar habire… Haksızlık karşısında mücadele etmek yazmıyor kitaplarında… Doğrudan yana dönmüyor dilleri… Korkuyorlar bir şeylerden ve her daim susup mücadele etmedikleri hâlde “sabır” ve “tevekkül”den mısralar, kasideler devşiriyorlar… Bırakalım kendi kasidelerine kendileri aferinler, Tahsinler sunsunlar diyeceğiz amma… Her kalkmaya davrandığımızda da ayaklarımıza bağ oluyor, dizlerimizi kırıyorlar efendim…

 

M.A. ERSOY:
“Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasana!
Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?
“Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”
(Fatih Kürsüsünde/ s.266/-268)
“Hissi yok, fikri bozuk, azmini dersen, meflûç…
Hani rûhunda o haksızlığa isyan, o hurûç?”
(Asım/ s. 409)

 

 

M.C. ÖZMEN: Üstâdım biteviye sorularla çok yorduk sizi… Ama baştan söyledik, derdimiz çok… Hangi halin ehli ya da neyin cahili olduğumuzu öğrendik sorularımıza verdiğiniz cevaplarla… Gönendik, yenilendik Safahatınız sayesinde… Görünen o ki bir felaketin eşiğinde duruyoruz… Ve yine görünen o ki, bu felaketten fazlaca haberdar değiliz… Ümit varız şükür elhamdülillah, zira bir inanç üzere olduğumuzu da iyi biliyoruz … ama sormadan da edemiyoruz üstadım … bu millet için en büyük felâket nedir?…

M.A. ERSOY:
“Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz,
Bu derde çare bulunmaz -ne olsa- mektepsiz”
Ey derd i cehâlet sana düşmekle bu millet
Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı, ne nâmûs!
Es sîne-i İslâm’a çöken kapkara kâbus
Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!”
“Öyleyse cehâlet denilen yüz karasından
Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet”
(Hakkın Sesleri/s.217,218)

 

M.C. ÖZMEN: Biliyoruz üstadım, bir Asım neslini özlüyorsunuz… Ve o nesli koskoca bir vazifeyle baş başa bırakıyorsunuz… İnşallah yeni bir kurtuluş olacak bu vazifenin zaferi… Okuyor, tefekkür ediyor, düşünüyor ve tekrar soruyoruz… ne yapmamız,nereden başlamamız gerekiyor Üstadım?…

M.A. ERSOY:
“Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım,
Marifet, bir de fazilet… İki kudret lâzım
Marifet, ilkin, ahâliye saâdet verecek
Bütün esbâbı taşır, sonra fazîlet gelerek,
O birikmiş duran esbâbı alır, memleketin
Hayr-ı ilâsına tahsîs ile sarf temek için”
(Asım/ s. 442)

 

M.C. ÖZMEN: Sizi okuyanlar iyi bilirler üstadım… Nerede bir zorba var ise sizin cihetinizden orası mekruhtur… Batı medeniyetini emperyalist olmasından dolayı eleştirdiğiniz de vakidir… Ve bu nedenle size “medeniyet, ilim düşmanı” iftirasıyla saldıranların mevcudiyetinden de muhakkak haberdarsınızdır… Biz Asım neslinin gönüllüleri biliyoruz bu minvalde hangi noktada durduğunuzu ama bir de bu iftiracılara duyurmak istiyoruz… Siz neyin düşmanısınız üstadım… Nerede olursa olsun ilmin peşinde hangi süratle koşmamızı tembih ediyorsunuz?…

 

M.A. ERSOY:

“Alınız ilmini Garp’ın, alınız sanatını
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini”
(Süleymaniye Kürsüsünde/ s.187)

“Bu cihetten, hani hiç yılmasın, oğlum, gözünüz”
Sade Garbın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz
O çocuklarla beraber, gece gündüz, didinin,
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin!”
(Asım/ s.443)