SANAL SÖYLEŞİ

 

İNŞA VE İFSAD BAĞLAMINDA İNSAN-DOĞA İLİŞKİSİ

-KUR’AN’İ HAYAT KONFERANSLARI-

 

PROF. DR. SİNAN CANAN- MUSTAFA İSLAMOĞLU

 İnsan-doğa ilişkisinde doğa, tercihleri ve iradesi olan canlı bir varlık mıdır, yoksa canlılar olarak bildiğimiz biz insanların ve diğer canlıların nesnesi olan bir varlık mıdır?

Sinan Canan: Aslında bu felsefi tercihlerle yanıt verilebilecek bir konu. Bir kere temel sorun şudur; canlılık diye sorduğun o konunun ne olduğunu tarif edebilmiş kimse yok şimdiye kadar. Yani biz, kendimiz canlıyız, canlılık denen şeyin içindeyiz, canlılık denen şeyi laboratuvarlarda yüzlerce yıldır inceliyoruz, tabiatta gözlemliyoruz, evde saksıda yetiştiriyoruz, çocuk olarak büyütüyoruz, eşimiz canlı, dostumuz canlı, her şey canlı… Masanın, sehpanın ise cansız olduğunu biliyor olmamıza rağmen, canlılık denen şeyi, henüz bırakınız laboratuvarda yapmayı tarif etmekten bile uzağız. Bana gelen kadim öğretilerden hareketle ‘cansız’ tabirini kullanmamaya çalışarak ifade edeyim, ne olacağı belli olmaz. Masaya, taşa tekme atarken iki kere düşünmek lazım. Bildiğimiz anlamda bir canlı değil ama evrende içkin diye bir şey var. Zira canlılığın ondan neşret eden bir şey olduğunu düşünmek çok daha makul. Onun kuvvesi muhtemelen kâinatta gizli.

Peki, canlılık dediğimizde hocam bu sadece biyolojik bir şey mi?

Sinan Canan: Canlılık dediğimiz şey, ruh gibi. Çünkü ruh diye bizim gözlemsel olarak çıkartabileceğimiz bir fenomen yok. Yani ruh anlatıyla gelmiş bir şey, canlılık da öyle. Mesela, benim oğlum 2-3 yaşındayken, daha doğru dürüst konuşmayı bilmezken arabanın cansız, kedinin canlı olduğunu biliyordu. Bir şekilde bunu fark edebiliyordu. Ama bu bilgi, gözlemsel, bilimsel, tecrübi bir şey değil, içkin bir bilgi. Yani oda hareket ediyor oda ses çıkarıyor, ikisinde de bu özellik var, ama bir tanesi yok diyor. Bu canlı değil, öbürü canlı onu ayırt edebiliyorsunuz. Bu, daha deruni bir bilgi tipi. Bilgi bir şeyi tarif etmekte çok zorlanırken, tecrübe ve duygular onu tanımlayıverir, geçer gidersiniz. Ama bu anlamda biraz bakışla da ilgili. Siz, sadece biyolojiyi canlılığa hasrederseniz, orayla sınırlandırırsanız, bu büyük resmi görmemize engel olur.

“Yaratılış ve Evrim” adında bir eseri kaleme aldınız, bu eserinize atıfla insan-doğa ilişkisi bağlamında yaratılış konusunu nasıl yorumluyorsunuz?

Mustafa İslamoğlu: Öncelikle, sorudaki bir yanlışı düzeltmeme izin verin. Yaratılış teorisiyle evrim teorisi karşıt değil. Yaratılış aslında, eğer yaratıcıyla yani vahyi gönderenle kâinatı yaratan aynı zatsa, o zaman Kur’an’a bakarak Kur’an’da yazılanları yorumlarız. Kur’an’dan önceki Kur’an; varlıktır, tabiattır, kainattır. Kur’an yokken, varlık vardı, Kur’an yokken, tabiat vardı, Kur’an yokken, hayat vardı. Tabiat Kur’an’ına bakarsak eğer evrim bir yasadır, bir kanundur ve bunun aksi zaten hipotez olarak da ortaya konmamıştır. Onu için ben, evrime inanmanın Allah’a inanmakla yan yana duracağına inanan bir insanım. Çünkü tekâmülsüz, evrimsiz kâinatta hiçbir şey yoktur. Kur’an’ın en keskin ayetlerinden biri; “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona “ol” deriz.” Ama devamındaki kelime/sözcük; fiili muzari olarak geliyor. Şimdiki zaman, üç zamanlı bir fiildir. Yani, “oluş sürecine girer” diye çevirmiştim mealimde. Hiçbir şey hemen böyle tık diye ortaya çıkmaz. Her yumurtanın, bir dönüşüm süreci vardır. Her tohumun, bir çimlenme süreci vardır. Kâinatta hiçbir şey süreçsiz değildir. Evrimin motivasyonu sürekliliktir. Onun için süreklilik, aynı zamanda yaratışın kaçınılmaz bir numaralı yasasıdır.

 

Kur’an’da yaratılış süreci için bildiğimiz kadarı ile su, balçık, toprak, çamur gibi ifadeler kullanılır. Bu yaratılış süreci bir heykelin yapılması gibi mi yoksa biyolojik bir yaratılış mıdır?

Mustafa İslamoğlu: Bir kere bugün inandığımız yaratılış, Allah’ın Adem’i çömlekten yarattığı yani dünyanın dört bir tarafından çamur topladığı, toprağı getirdiği, ona su katıp yoğurduğu, ondan sonra insan suretinde bir çömlek yaptığıdır. Yani, tıpkı küpçünün küp yaptığı, çömlekçinin çömlek yaptığı gibi. Hatta bir başka rivayette şeytan geldi; ağzından girdi, anüsünden çıktı, şöyle tık tık vurdu, tın tın öttü… Dedi ki, “Ben bunu kandırırım, ben bunun içinde gezerim, bunu böyle parmağımda oynatırım”. Ondan sonra ona bir üfledi, o canlandı, canlandıktan sonra tekti. Ne yaptı? Ona bir eş lazımdı, canlandıktan sonra on üçüncü kaburga kemiğinden de -dikkat edin on üç uğursuz kemik- eşini yarattı. Daha önce Lilit adında bir eşi yaratılmıştı, hikâye orada çatallıyor ama o isyan etti, isyan edince şeytan oldu. Kadından şeytan oldu. İlk kadın şeytan oldu ve kadın boşluğu oluştu orada. Daha sonra on üçüncü kemikten bir eş daha yarattı. O, ona itaate mecbur kaldı. Ve ondan sonra nasıl çoğaldı? İkiz ikiz kardeşler oldu, hep ikiz oldu ama. Hep ikiz olmakla kalmadı, biri erkek biri dişi oldu. Ve ondan sonra ikizlerin birbirleriyle çapraz evlilik yaptı. Alın size ensesten olma insanoğlu, bu inanışa göre hepimiz günahın evladıyız, hepimiz haramın evladıyız. Bunun dinle, imanla, bilimle, akılla, biyolojiyle, kimyayla, fizikle hiçbir alakası yoktur. Bu aslında Sümer’den Yahudi teolojisine geçmiş, bir kısmı Talmut’ta bir kısmı diğer kitaplarda yer almış, oradan da tarihsel olarak Müslümanların aşırdığı, ithal ettiği, benim açıkça söylediğim için, taşlandığım uydurulmuş dinin ta kendisine malzeme olmuş. Oysa bu bir israiliyattır. Bunu maalesef bizim tefsir kitaplarımızda okuyorsunuz. Peki, doğrusu nedir? Öncelikle yaratılışı ispat için Kur’an’ı kullanmak Kur’an’a aykırıdır. Kur’an’da, “Onlar bakıp incelemezler mi deve nasıl yaratılmıştır?”, “bakıp incelemezler mi gökler nasıl yükseltilmiş?”, “bakıp incelemezler mi dağlar nasıl dikilmiş?” gibi ayetler yer alır. Yani diyor ki Kur’an; eğer, deveyi incelemek istiyorsan, bana bakma, deveye bak. Zooloji diye bir ilim var, oradan araştır. Eğer, gökyüzünü incelemek istiyorsan, Kur’an’a bakma, gökyüzüne bak. Astronomi diye bir ilim var oradan incele. İlk insan nasıl olmuş diye bakacaksanız, Kur’an’a bakmayın, Kur’an’dan yola çıkmayın. İnsanın nasıl var edildiğini öğrenmek için, yeryüzüne bakın, yeryüzünü araştırın diyen bir kitabımız var. Benim “Yaratılış ve Evrim” kitabında yaptığım; Allah’ın kâinat-tabiat Kur’an’ının yasası olan, evrimi çıkarmak değil. Çünkü Kur’an kendisinden yola çıkarak yeryüzündeki canlılığın izahını istemiyor, “gezin yeryüzünü” diyor. Yani tabiatın içinden, yaratılışın içinden, canlılığın içinden çözün bu olayı diyor. Ayetlerimi kullanarak çözün demiyor.

Doğanın ve kâinatın da bir zihni var mıdır ve insan zihniyle bir ilişki içerisinde midir?

Sinan Canan: Biz evrenin zihni var mı sorusunu hiç sormuyoruz ve bunu sormadığımız için de ana konsepti bir türlü birleştiremiyoruz. Şimdi, maddeye baktığımız zaman, her şey o kadar zekice ki, yani buna kendi kendine olan bir kaza veya çarpışma demek bilimle bağdaşır ama insafla bağdaşmaz. Yani, bütün değerleri bir tarafa atıp ben sadece ilerlemeci olacağım, macera yapacağım demek gibidir. Halbuki biraz daha kâinatın estetik tarafını dikkate alarak, burada ki sanata bakarak bilim yapabilmek gibi bir tarihsel gelenek geliştirebilseydik, o zaman bugün mesela Rupert Sheldrake gibi isimlerin, teorize ettiği şeyleri biz de görebilecektik. O diyor ki mesela, “Evrende maddeye şekil veren, morfik alan dediğimiz alanlar vardır. Bu alanlar görünmez, manyetik alan gibi kolay ölçülmez. Ama hem bütün canlı-cansız nesnelere biçim verir, hem de bir hafıza hattıdır, bir bellek hattıdır. Zamanla değişir, yani evrimin ana hattı odur, dere yatağı odur ve madde bu morfik alanların içinden akar. Bu ne demektir? Arka planda maddeye şekil veren bir fikir, bir güç var demektir. Mesela, bilim adamları 150 yıldır karıncaların yuvalarını nasıl yaptığını araştırıyorlar. Bizimki diyor ki, “Ne var orada, işte Allah’ın hikmeti.” Bu süper bir konfor halidir. Fakat araştırmacı Allah bu hikmeti nasıl irade ediyor acaba diye düşünür. Lütfen koltuğunuza, elbisenize ya da bedeninize dokunur musunuz? O dokunma işi var ya, temas ediyorsunuz fakat eliniz oradan geçmiyor. İşte bunun sebebi kuantum fiziksel prensiptir. Pauli’nin dışarlama ilkesi dediğimiz şeydir. Bir atomda iki fermiyonun aynı anda tamamen aynı kuantum sayılarına sahip olamayacaklarını ifade eden prensiptir. Niye böyle? Kimse bilmiyor ve bu mucize yüzünden madde vardır. Yoksa hepimiz bulut gibi birbirimizin içinden geçecektik ve garip bir ortam olacaktı. Bilimin yaptığı budur. Eğer bir insan buna hayret etmeyi kaybetmiyorsa, bilim çok faydalı bir şey. Ama hayret etmeden yapılıyorsa ifsat sürecinin bir parçası oluyor.

Tarihten günümüze insanoğlunun doğayla mücadelesine ve doğanın içerisindeki var oluş sürecine baktığımızda, insanoğlu müfsit, irşat eden, bozguncu bir varlık mıdır ya da bunun tersi bir okuma yaparak inşacı bir insan tasavvuru mümkün müdür?

Mustafa İslamoğlu: İnsanoğlu, aslında ikisine de açık bir varlıktır. Çünkü, ikisinin tohumu da insanda vardır. Dolayısıyla Kur’an’daki insana baktığımızda da bunu görüyoruz. İnsani potansiyel olarak ikisini de taşıyor. Onun için ister üstünü örter ister hakikati açar, ister küfreder ister iman eder, ister ifsat eder ister inşa eder, ister imha eder ister ihya eder. Dolayısıyla insanda iki potansiyeli var. Aslında bu kötülüğün kaynağı problemine kadar gider. Ancak burada biz “Varlık Sabiti” olarak Allah’a inanıyoruz. Bu, bana ait bir ifade. Ne demek “Varlık Sabiti”? Yani, nasıl ki Arşimet Sabiti var; Pİ sayısı, Arşimet Sabiti’dir. Nasıl ki fizikte Planck Sabiti var, niye böyledir tartışamıyorsunuz. Pİ sayısı niye 3,14, tartışamıyorsunuz. Bunlar, sabitlerdir. Matematikte 1 ve 0 sayısı da sabittir. Niye sabittir bunu soramıyoruz. Allah, bir Varlık Sabiti’dir. Ben, Allah’ın akılla ispat edileceğine inanmayanlardanım.

 “Varlık Sabiti” tam olarak nedir hocam?

Mustafa İslamoğlu: Şu demek. Yani, Allah’ın varlığını elle tutulur gibi, gözle görülür gibi, üç boyutlu bir şeyi ispat eder gibi ispat edemeyiz. Bu zaten mümkün olsaydı Allah şehadet alemine dahil olur, gayb aleminden çıkardı. Bizde O’na iman etmezdik, bilirdik çünkü. Yani O, artık ellenebilirler, kontrol edilebilirler, görülebilirler, duyulabilirler alanına girerdi. Bunlar yaratılmış alandır. O, Yaratandır. Dolayısıyla bu, insan idrakini aşan bir hakikattir. İdrak O’nu nasıl kuşatacak? Peki Allah’ın varlığı benim için nedir? Varlık Sabiti’dir. Bu, benim yorumumdur. Yanılıyor olabilirim, yanılıyorsam Allah beni affetsin. O, affı geniştir. Ama benim yorumumda Allah Varlık Sabiti’dir, o sabiti alınca nasıl ki Planck sabitini alınca varlığın başlangıcında kozmogoni dediğimiz evrenin doğumu anlaşılmıyorsa, 1 ve 0 sabitini alınca matematik çöküyorsa, Allah sabitini alınca da varlık çöküyor. Bir yığın boşluk kalıyor ortada. Ben, Allah’ı böyle ispat etmek isterdim. Bu çerçeveden bakınca insan; kötülüğü de içeren bir varlık olarak yaratılmış. Zira bilinç var, irade var, akıl var, vicdan var. Ali İmran suresi 33. ayette; insanın, yani Adem’in seçiminden söz ediliyor. “Şüphe yok ki Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini, İmran ailesini kendi çağının insanları içinden seçerek üstün kıldı.” Burada bir seçiminden söz ediliyorsa, alternatifler vardır. Başkaları olmadığı yerde, seçimden söz edilemez. Bu anlamda insan imha ve inşaya, ifsat ve ihyaya açık bir varlık. Yani, potansiyeli var. Ancak bu potansiyel hangisini kinetize ettiğinize bağlı olarak değişiyor. Zaten, sorumluluk ve tercih de buradan kaynaklıyor. Zira, bizi biz yapan tercihlerimiz. Tercihlerimiz yoksa eğer, yani kötüye imkânımız yoksa iyiyi seçmiş olmuyoruz. Seçmediğimiz bir iyiden dolayı da salih amel yapmış olmayız. İnsanın eylemi salih, fasit, fasık diye ayrılabilir. Hayvanların eylemleri arasında böyle bir tasnif yok. Onun için biz tercihlerimizle sorumluyuz. Başlangıçtan beri Kur’an’da anlatılan kavimlerin helaki meselesi, doğaya müdahaleyle alakalıdır. Mesaj doğa üzerinden verilir. Bakınız, Ad kavminin helaki, bir kum fırtınası sonucunda oluşan bir helaktir. Doğa üzerinden verilir. Zira, azmışlardır. Azmak ne demek? Aslında şımarmak. Yani, size verilen emanetleri yerinde kullanmamak, emanete ihanet etmek. Size kardeşçe geçinmeniz için ‘yeryüzü’ isimli dayanmış döşenmiş bir misafirhane veriliyor. Yani bu küçük mavi gezegen var ya kıymetini bilemediğimiz, muhteşem bir imkân. Dolayısıyla bunun emanet olduğunu bilmemiz gerekiyor. Biz, hayatın Rabbi değiliz! Biz, hayata mensubuz, hayat bize değil. Şu an itibariyle bu hayatın sadece parçası değil, aynı zamanda son halkasıyız. Ama biz sofraya en son geldiğimiz halde en baş köşeye kuruluyoruz! Bir de üstüne sofrayı tekmeliyoruz, sofrayı mahvediyoruz. Yaşadığımız hayatta dört milyarlık yıllık bir emek var. Eğer inanıyorsanız, bu emek Allah’ın emeğidir. Neden saygı duymuyorsunuz?

Kur’an’da anlatılan Semud kavminin hikayesi nedir? Bir deve hikayesi. Allah’ın devesinden kasıt olağanüstü uçtu kaçtı bir deve falan değil. Peki, nedir Allah’ın devesi, niye Allah’ın devesi? Allah’ın arzı deyince ne anlıyorsak onu da öyle anlamalıyız. Dolayısıyla Kur’an’da Allah’a nispet edilen şeyler, prensip olarak kamu malı demektir. Kamu Malı! Yani özel mülk olmayan, Allah’a nispet ediliyor. Kâbe, kimsenin özel mülkü değil demektir bu. Kamu malıdır, yani kamuya Allah sahip çıkıyor. Onun için “arzullah” budur. “Nâgatullah” budur. “Beytullah” budur. Orada da bir hayvana eziyet ediliyor. Su verilmiyor, işkenceyle öldürülüyor ve bir helak görüyoruz. Yani hayvanlar üzerinden bir ders veriliyor. Unutmayalım! Kur’an’da anlatılan bu kıssaların, tarihsel olarak olmuş olması da şart değil. Neden? Çünkü Kur’an tarih kitabı değil; biyoloji kitabı olmadığı gibi, zooloji kitabı olmadığı gibi, astronomi kitabı olmadığı gibi. Kur’an; hidayet rehberi. Yani, rehberlik. Dolayısıyla, Kur’an bize, bir zihin inşa ediyor. Bu inşa ettiği zihinde hayvanların da yeri var. Bugün İslam toplumlarının, Müslüman şarkın hayvana bakışına bakar mısınız? Sokak hayvanlarına bakarsanız bir ülkenin medenilik skalasını oradan çıkarırsınız. Eğer bir ülke hayvanlarını sokağa bırakıyorsa insanlarını da sokağa bırakıyordur. Bir toprağın insanı, sokak hayvanların nasıl muamele ediyorsa insanına da öyle muamele ediyordur. Bu anlamda insan, tabiata eğer kendisi kibirle yaklaşırsa, tabiatın bir emanet olduğunu ve kendisinin de tabiata mensup olduğunu unutursa orada bir helak başlar. Peki nedir insanın derdi? Derdi, hiçbir şeye saygı duymadan, tepe tepe kullanabileceği bir tabiata hükmetmektir. “Niye yapıyorsun?” deyince, “Benim değil mi?” diyor. “Benim emrime amade değil mi?” diyor. Hayır, senin değil! Emanet. Sen de emanetsin ve işin ilginci, senin annen o. Hayat ve tabiat insanoğlunun annesidir. Seni o doğurdu. Annene nasıl hürmetkârsan, tabiata da öyle hürmetkâr ol. Niye? Çünkü anneni de tabiat doğurdu. Seni annen doğurdu, tüm anaların anasını da tabiat doğurdu, hayat doğurdu. Niye büyük annene saygın yok? Sonradan geldin sofraya, haddini bil. Baş köşeye oturdun. Yapma böyle, sofrayı devirme!

Sinan Hocam, siz tarihi süreç açısından değerlendirdiğinizde hala bir umut var mıdır?

Sinan Canan: Şimdi efendim, insanın fabrika ayarları diye bir şey anlatıp duruyorum ya ben sürekli, duyanlar vardır, onu bir kitap da yaptım şimdi. İnsanın Fabrika Ayarları’nda anlattığım şeyin, temelinde şu var: insanoğlunu diğer canlılardan farklı kılan şeylerin yanı sıra, onlarla ortakta yapan bazı özellikleri var ve biz bu özellikleri unuttuğumuz için, kendine yabancılaşmış bir türüz hatta tek türüz bu açıdan. Neden yaptık bunu? Tahminen 12-13 bin sene önce tarımı icat edip de böyle toplu yerlerde gıda üretebilmeye başlayınca; önce köyler, topluluklar, şehirler ortaya çıkıyor. Şehirler ortaya çıkınca da orada birtakım kurallara, kaidelere ve kanunlara ihtiyaç duyuyorlar. Ve özel mülkiyetler oluşuyor. İnsanın ifsadı temelde burada başlıyor gibi gözüküyor. ‘İnsan nedir?’ sorusuna daha önce verdiğim cevapta; karnı doyunca, arıza çıkaran tek canlıdır demiştim. Gerçekten öyle. Her türlü fiziksel ihtiyacını tatmin etmenize rağmen, onu tatmin edemediğiniz bir varlık. Yani ne olursa olsun, sağlık yerinde, çoluk çocuk, para pul her şey var, içi daralıyor mesela. Neden olduğunu bilmiyoruz, bugün psikiyatrinin, psikolojinin en zirve meslekler haline geldiği dünya, insanlığın yaşamda kalma sorunlularını en alt düzeye indirdiği, sorunlarından tamamının çözüme yaklaştığı bir dönem. Sorunların çözülmesine rağmen, delirmesi artıyor insanın. Niye? Çünkü, artık o temel ihtiyaç olan sıkıntı azaldı. Hayatta kalmaya çalışan bu zayıf primatın hayatta kalma görevi bitti. Ne yapacak? Ona buna saracak. Futbolla uğraşacak, siyasetle uğraşacak, bir şeyle hayatı doldurması lazım. Niye böyle oldu? Ne olduğunu unuttun çünkü. Kapalı bir kutu içerisinde tabiatına yabancılaştı. Kendi düzen, kural, kanun ve zihin kalıbının içerisinde, dışarıda nasıl bir görevle bugüne kadar rafine edildiğini, ahsen-i takvim diye bahsedilen süreci nasıl-neden geçirdiğini unuttu.

Dolaysıyla sınırlarını aşmaya zorunlu bir canlı olarak insan, rehberliğe de muhtaç olan tek canlıdır. 5-10 tanemiz bir araya gelelim, ifsat başlar. Ortalık karışır. Ya darbe yaparız ya birbirimizin gözünü oyarız. Niye? Hepimizin gitmek istediği yön farklı. Peki, burada rehber ne? Gerçek Kur’an, önceki Kur’an, esas Kur’an, okunması gereken hayat Kur’an’ı. O, orada esas rehber. Kur’an’ı en fazla referans verdiği yer; yaratılıştır, kainattır, evrendir. Ben bunun görülememesini anlayamıyorum. Yani bu kitap ısrarla yaratılıştan, fizikten, biyolojiden, kimyadan, kozmolojiden, astronomiden bir şeylerden bahsediyor. Fakat, gerçekten biyolojik ve antropolojik olarak ahir zamandayız. Büyük felaketin içinde yaşıyoruz. Okyanus asitliği her sene 0,2 derece artıyor. Bu 15-20 yıl içerisinde oksijenimizin %70’ni sağlayan fitoplanktonların tehlikeli derecede azalacağı anlamına geliyor. Dünyadaki fotosentez ile üretilen oksijenin büyük çoğunluğunu planktonlar üretir, diğer kısmını bitkiler üretir. Kendi atıklarımızla, hayvancılık ürünlerimizle, o yemek için yetiştirdiğimiz hayvanların dışkılarıyla kirlettiğimiz okyanuslar yüzünden nefes alamayacak hale geleceğiz ve bunları kendi zanları içinde hapsolmuş ve maddi gücü ele geçirmiş türdaşlarımız yaptı ve hakikatin mesajına sahip olanlar, ona gözünü kapattığı, o ipi bırakıp başka iplere sarıldığı için, bunlar başımıza geldi. Bir uyanış zamanı gerekiyor. Simülasyonlar çok karanlık. Yani ifsadın dibindeyiz. Burada böyle nezih, güzel, hoş bir ortamda oturuyoruz ama, şu anda saniyede bilmem kaç bin hayvan kesiliyor, bilmem kaç milyar ton karbondioksit atmosfere veriliyor. Şu anda dünya cayır cayır yanıyor. İnsan, zandan oluşur, zanla bakar, zihinsel modeliyle dünyayı anlamaya çalışır. Gerçek vahiy bize konfor alanı vermeyendir, bize yapması gereken bence bir tek etki varsa o da budur. Bizi şaşırtmalı ve zihnimizi açmalı. Bizi rahatlatıp zihnimizi daraltıyorsa, o metnin yorumunda en azından bir sorun var demektir. Yanlış anlıyoruz demektir. Hadi harekete geç, hadi hayra doğru sınırını aş mesajıdır bu.

 

[1] Bu söyleşi 19.02.2020 tarihinde gerçekleşen Kur’anî Hayat Konferansları serisinin ilki olan Mustafa İslamoğlu ve Prof.Dr. Sinan Canan’ın “İnşa ve İfsad Bağlamında İnsan ve Doğa İlişkisi” başlıklı konferansından derlenmiştir.