SÖYLEŞİ

İLHAMİ GÜLER İLE AHLAKTAN KOPUŞ ÜZERİNE

Söyleşen: Cuma OBUZ

 

“Allah’ın Ahlakiliği Sorunu” isimli bir eser kaleme aldınız. Bu eserden yola çıkarak ilk sorumu sormak istiyorum; ‘Allah’ın ahlakiliği’nden kastınız nedir? Siz bu ifadeyi, geleneksel ‘kader’ anlayışının, Anadolu jargonu ile alın yazısı, kara talik, feleğin çemberi, ‘yazgısı böyleymiş’ gibi inanışların karşısında mı konumlandırıyorsunuz? Bunu biraz açabilir misiniz?

 

Evet, genel olarak erken dönemde Mutezile ve onun devamı olan Mâtürîdîlik Allah’ın ahlaki karakteri üzerinde teorik olarak durmuşlardır. Mutezile adalet ilkesi gereği Mâtürîdî ise hikmet kavramından kalkarak yani insan ile Allah arasındaki ilişkide, Allah’ın insana karşı adil ve hikmetli davrandığı, dolayısıyla tek taraflı kader kavramında ifade edildiği gibi anlamışlardır. Kader kavramını biliyorsunuz, Kur’an’ı Kerim’de Allah’ın doğa yasalarını belirlemesi tek yönlüdür. Yani kader geçen yerlerde nesneler Allah’ın önünde iradesizdir. Doğa yasalarını ifade eder. Dolayısıyla Mutezile ve Mâtürîdîlik; Allah ile insan arasındaki ilişkiyi Kur’an’da varit olduğu haliyle ahlaki bir çerçevede ortaya koymaya çalıştılar. Ama Eş’arîlik özellikle kader kavramını kullanarak tek yanlı, Allah’tan insana doğru bütün eylemlerinin belirlendiğini ifade eder. Onların meşhur mottosu biliyorsunuz “la fâile illallah la khâlide illallah”, yani “Allah’tan başka fail, Allah’tan başka yaratıcı yoktur”. İnsanın özgür iradesini yok sayıp bütün fiillerinin Allah tarafından belirlendiği tarzında bir teori ortaya koymuşlardır ve bu maalesef Sünniliğin egemen anlayışı olmuştur. Ben bunu açıkçası Kur’an’ı Kerim’den bir ayet ile yorumlamam gerekirse; “Allah’a zulüm iftira edenden, Allah’a yalan iftira edenden daha zalim kim olabilir?” şeklinde yorumluyorum. Şimdi bakın bu müşriklere yöneltilmiş bir eleştiridir. Neyi kast eder? Şunu kast eder; Allah’ın yapmadığı bir şeyi, ‘O’na yaptı diyenleri ifade eder. Yani müşriklerin pozisyonunu ifade eder.  Oysa bizim Sünnilik tarihi, yani Eş’arîlik tarihi büyük ölçüde %80 – %90 böyledir. Yani tamamen Allah’ın yapmadığı fiilleri insanın kendi ihmali, zaafı, kendi suçu olan fiilleri götürüp Allah’a isnad etme olarak gerçekleşmiştir. Burada Allah ile insan arasındaki ilişki kader kavramı ile değil, sünnetullah kavramı ile ifade edilir. Sünnetullah kavramı Allah’ın insanlarla olan ilişkisinin ilk adımını ifade edilir. Bunun Türkçe ifadesi biliyorsun; “Kör Allah’a nasıl bakarsa, Allah da köre öyle bakar” cümlesidir. Bu cümle çok manidar ve çok güzel bir şekilde Allah ile insan arasındaki ilişkinin yani aktif olan canlı ilişkinin ahlaki bir ilişki olduğu ve bununda ilk adımını insanın attığı, insanın adımına paralel olarak da Allah’ın adım attığıdır. Dolayısıyla Sünnetullahın da bu olduğu, yasalarının da tamamen ahlaki yasalar olduğu ve Kur’an’da da varid olduğu şekilde bunların asla değişmediğini orada ifade etmeye çalıştım. Dolayısıyla maalesef İslam toplumlarının birçok alanda çökmesinde, Müslüman insanın çelimsiz, kavruk, güdük, dinamik olmayan bir yapıya dönüşmesinde bu çarpık Allah tasavvuru ve kader anlayışı olduğu için, bu kitapta bunu reddetmeye çalıştım.

 

Hocam çok güzel bir şeklide özetlediniz meseleyi. “Edinilen İman” ile “Edilen İman” diye bir kavramsallaştırmanız var. Edinilen iman; başkalarının teorize ettiği, miras, taklit yoluyla edinilmiş dogmatik itikat. Edilen iman; kişinin bizzat kendinin akti, etrafına bakıp, ahlaki bir saikle bu değirmenin suyu nereden geliyor diye yaşadığı hayat ve onu veren arasında şükran hissi üzerine kurulu canlı bir iman. Bu iki iman tanımlarınız ile ahlak arasında nasıl bir ilişki var?

 

Evet, Kur’an’a baştan sona kadar bakın tamamı ile imanın edinilmesini ister. Her bir bireyin kendi ahlaki kapasitesini, kişisel kapasitesini, kalbini, vicdanı, basiretini, insanın Allah’ın yaratılışta ona vermiş olduğu kapasiteyi aktif olarak kullanarak, yani ekosistemde ki ayetleri yorumlayarak, ibret alarak, eko sisteme bakarak, kendi nesline bakarak, canlı ve dinamik ahlaki bir süreç olarak. Dikkat edin yani iman burada ahlaki bir süreçtir.

 

Ben de burada ahlakla bağlantısını soracaktım…

 

İman etmek demek Kur’an’da birçok yerde “şükretmekle iman etmek aynı şeydir” der. İman etmek; şükretmektir, zikretmektir, Allah’ı hatırlamaktır, nimetlerini hatırlamaktır. Dolayısıyla Kur’an’ı Kerim bizden görücü usulü bir iman veya edinilmiş, geçmiş toplumlardan devralınmış, körü körüne bir inanç istemez. Ayetlere baktığınızda müşriklerde kınanan nedir? Edinilmiş geleneksel, dogmatik bir inancı sürdürmeleridir. Bu nasıl olur yani? Kur’an’ın başta sona kadar reddettiği bir inancı-inanma biçimini kendi müminlerine nasıl tavsiye eder? Bu ikiyüzlülük olmaz mı? Bu tutarsızlık olmaz mı?  Sen müşriklere eleştiri yap, de ki, “siz atalarınızın imanına uyuyorsunuz, siz akletmiyorsunuz, siz vicdanınızı kullanmıyorsunuz” ondan sonra dönüp kendi müminlerine deki; “sorgulamayacaksınız, Ben ne dersem o olur, Peygamberimiz ne derse o olur. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir çifte standart, böyle bir tutarsızlık olur mu yani?  Onun için Kur’an’ı Kerim baştan sonra kadar her bir insanın tahkiki olarak imanını kendisinin gerçekleştirmesini ister. Çünkü devralınan imanın içeriğini biz bilemeyiz. Bize taklit yoluyla geldiği için neyi emrediyor düşünmüyoruz. Mesela Allah Yahudileri boşuna mı eleştirdi haşa? Onlara ne dedi? “Eğer iman ediyorsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor.(2/93)” Bir insan samimi olarak inanabilir. Ama önce bilinci ile neye iman ettiğini bilecek. Görücü usulü ile imanın en önemli göstergelerinden bir tanesi de FETÖ olayıydı. Buna binlerce örnek verebiliriz; kilise tarihini, İslam tarihini… En son örneği, edinilmiş imanın veya görücü usulü imanın faturası FETÖ olayı ile gösterdi kendini. Bu durum birilerine körü körüne boyun eğip, sorgulamadan, bilinçli olarak eleştirmeden iman ettiğiniz zaman insanların ne hale getirdiğinin en güzel kanıtıdır bence.

 

Çok haklısınız hocam. Bu konuda yine şöyle bir şey var. Hızlı dönüştüğümüz bu son süreçte aslında hızlı ve kolay bir bilgi çağına evrildik. Sizce bu çağ, dinin ahlakın lehine mi aleyhine mi? Sizce Enformasyon çağı, dinin, imanın, ahlakın lehine mi, aleyhine mi?

Sürat, enformasyon, hız arttıkça dine olan mesafe ve dindar olma ihtimaliniz azalıyor gibi geliyor bana. Çünkü bana öyle geliyor ki dindar olmak biraz düşünmeyle alakalı, durmayla yani vukufiyyet ile alakalı. Yani biraz durmak, düşünmek, tartmak veya sabretmek. Sabır, Kur’an’da bir erdemdir. Yani neyi ifade eder? Acil olmamayı, aciliyeti reddetmeyi gerektirir. Dolayısıyla bu enformasyonun artması, hızın artması, özellikle tekniğin artması, ihtiyaçların alabildiğine insan ihtiraslarına tekabül edecek düzeyde üretilmesi sanki dinin ocağını söndürüyor gibi. Yani hızlandıkça, enformasyon arttıkça, teknolojinin içine gömüldükçe, biz kalbimizden ve doğadan uzaklaşıyoruz. Bence iman etmenin iki koşulu vardır; birisi doğanın içinde olmak, diğeri ise kalbimizin sesini dinlemek. Kalbimizin katılaşmaması, kalbimizin diri olması, duygusallığımız yani ahlaki duygusallığımız. Oysa insan sürekli dışına çekiliyor. Dikkat edin yani bu enformasyonla, hız ve haz ile, emtia bolluğuyla, ses bolluğuyla hep dışa çekiliyoruz. Dışa çekildiğimiz oranda içimizden yoksun kalıyoruz. İçimize yönelemiyoruz. Dolayısıyla duramıyoruz, tevakkuf edemiyoruz, düşünemiyoruz, düşünemediğimiz için de ibret alamıyoruz. Yani doğadan kopuyoruz. En genel anlamda söyleyecek olursam, kötüye doğru gidiş var gibi geliyor bana.

 

Hız arttıkça bu dediğiniz sabır, oturup düşünmek gibi şeyleri kullanmama gibi bir şey söz konusu oluyor. Bu da çok etkili.  Hocam peki şunu soracağım. Birçok dinin ahlaki öğretileri var, birçok farklı din var. Yine dinlerin birçok alanda çatıştıklarını görüyoruz. Aynı kaynaktan gelmelerine rağmen dinler arasındaki çatışmanın nedeni nedir? Sundukları ilkeler ve değerler benzerlik arz eder mi? Yeryüzünde ahlak talep etmeyen din var mıdır?

 

İster insani dinler olsun, Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, isterse semitik öğreti-mitoloji olsun, semitik öğreti, tek bir öğretidir. Yani sadece peygamberleri değişiktir. İbrahim, Musa, İsa, Hz. Muhammed bunların hepsi aynı davayı güderler. Yani özü ahlaktır, merhamettir, barıştır, dayanışmadır, sevgidir, kardeşliktir. Ama realiteye baktığımız zaman bunun tam tersi bir durum söz konusudur. Yani insanların tuğyanından doğan şiddet ile dinsel fanatizminden doğan şiddeti mukayese etsek herhalde dinsel şiddet ötekinden geri kalmaz. Nedir yani bu çelişki? Bu nereden doğuyor? Benim kanaatim şu ki; çatışmanın kaynağı aslında insanların, dinlerin ta kuruluş aşamasında aktifleştirmeye çalıştıkları daha önce söylediğim gibi vicdanın dumura uğratılması. Yani Allah’ın hitap ettiği, peygamberlerin hitap ettiği vicdan ayık kalsa… Dikkat edin, bütün dinler kuruluş aşamasında hep adaletten yanadır. Bütün peygamberler davalarında adaletten, barıştan, merhametten yanadır. Ama aradan bir müddet geçince araya zaman girip de dinin müntesipleri tarihte yalnız başına kaldıkları zaman orda bir kırılma oluyor. O kırılmayı ben bütün dinler için söylüyorum; vicdanın, düşüncenin yok olarak, dogmanın ve samimiyetin egemen olmasıdır. Samimiyet iyi bir şeydir. Ama samimiyet eğer taklit ve dogmayla kör ve kesin inançla birleştiği andan itibaren, yani siz kendi yorumunuzu merkeze yerleştirip, benim görüşüm tanrının görüşü hâkim olduğu zaman zedeleniyor. Dolayısıyla ya benim görüşüme itimat edersiniz ya da size hayat hakkı yoktur sonucu çıkıyor. Bu insanın hoyratlığı, cehaleti, tekebbürü ve şeytanlığıdır. Dikkat ederseniz bütün bunların hepsi şeytanın özellikleridir. Bir insanın istiğna göstermesi, kör inanca yuvarlanması, cehalete ve taklide yuvarlanması tamamen şeytansı niteliklerdir. Dinlerin trajedisi o doğuş anında Rahmani olan tanrının, yaradılışta her biri insana koyduğu o vicdanı terk edip, bu şeytansı çizgiye kaymasıdır. Yani dogmatik taklidi bir çizgiye kayıldığı andan itibaren artık oradan kurtuluşun zor olduğunu görüyoruz. Oradan işte engizisyon çıkıyor, İŞİD çıkıyor, şiddet çıkıyor. Benim izah tarzım budur kısacası.

 

Hocam peki, bunun olmadığı asrısaadet diyebileceğimiz, altın çağ, ahir zaman gibi kavramsallaştırmalara nasıl bakıyorsunuz? Sizce ahlaki olarak ideal bir toplumun olduğu zaman ya da mekân var mıydı, olabilir miydi?

 

Doğuş anlarında heyecanlıdır, iman daha dinamiktir. aksiyonerlik daha fazladır. Bu bütün dinler için böyledir. İlk kuruluş anları ve zaman ilerledikçe; -bu tanrının iradesi aslında- her bir çağın kendi sahihliğini, kendi samimiyetini, kendi sorumluluğunu yitirdiğini görürüz. Bir dönemde yaşanan ondan sonra artık yaşanmaz ne kadar zorlasak da bunu yapamayız tarzında bir karamsarlığa, bir tarihin geriye doğru gidişine inanmak doğru değil. Aslında her bir Müslüman, ya zamanının babası, sahibi ya da zamanın çocuğu olmakla mükelleftir. Her nesil, kendi zamanını ıslah etmek, kendi zamanını doğrultmak, ona istikamet vermekle mükelleftir. Yani Tanrı bunu ister. Ama realiteye baktığımız zaman ise, bu dinler tarihinde böyle olmamıştır. Erken dönemde o kurucu asırda bir heyecan, bir dinamizm, bir samimiyet vardır, ancak zaman biraz ilerledikçe de sapmalar, zayıflamalar ortaya çıkmaya başlıyor. Tarihteki acı olaylara baktığımız zaman, bunun en somut karşılıklarını görüyoruz ne yazık ki.

 

Peki, hocam Günümüze gelecek olursak, Toplumda dini konularda söz sahibi olan kurumlar, STK’lar, önderler, hocalar, ilahiyat camiasında aktif görevde bulunan akademisyenler sizce toplumsal ahlakı besleyen bir motor görevi görüyorlar mı? Yapılanlar yeterli mi?

 

Yeterli değil benim görebildiğim kadarı ile.. Yani ister Diyanet camiası ister ilahiyat camiası olsun, isterse tarikatlar veya siyaset erbabı olsun hepsi dinle meşguller, dinle ilgililer ama biraz yakından baktığımız zaman iki şey görüyorum. Birincisi, bu yapılarda genelde din bir meta olarak görülmekte. Bu yapılarda dine hizmet etmek yerine dinden geçinmek var. Dine hizmet etmek derken, din insanlara hizmet etmedir biliyorsunuz, yani dinin sahici özünü yakalamaya çalışma yok. Oysa halka hizmet, hakka hizmettir. Yoksa esasında dine hizmet diye bir şey yok. Bu anlamda baktığımız zaman dinin talebi nedir diye sorarız. Dinin talebine baktığın zaman, tamam ortada belli bir oranda bir çaba var ama daha ziyade bu tarihsel süreç içerisinde taklidi olarak, dogmalaşmış yapıları ayakta tutmaya dönük bir çaba. Yani işlevini yitirmiş, kurumsal ve kavramsal kalıpların estetize edilmesi, tekrar ve taklit edilmesi yönünde bir şey var. Ben burada bir tecdit olayı göremiyorum. Yani dini canlı kılma, kavramlarını ve kurumlarını aktifleştirme, update etme, onu insanların anlayacakları dilde, etkilenecekleri tarzda ifade etme yönünde çok fazla bir çaba göremiyorum. Yine bu kurumların müntesiplerine baktığınız zaman insanlarda iman tazeleme etkisi yapmıyor. Örneğin Hz. Peygamber’i bir sürü adam gördüğü zaman onun ahlakına çarpılıyor. Diyor ki, “Bu adam yalan söylemez”. Burada güven odaklı bir rol modellik var. Bu bir örnekliktir. Marifet odur yani. İslami bir kimlik, İslami bir tavır, İslami bir jest bir çevre doğurur, cazibe doğurur. O örnekliği görünce imanın artar veya imana gelirsin, değil mi? Hatta sen de iman edersin. Ben Türkiye için konuşacak olursam böyle bir şey göremiyorum açıkçası. Dini yapılarda mat, monoton, kısır, taklit ve klişe tarzı jestler görüyorum. Onlar da haliyle içinde bulundukları topluma ve bireylere bir haz vermiyor, bir cezve vermiyor.

 

Maalesef. Hocam peki özellikle dinin genişleyip bollaştığı hatta elimize yüzümüze bulaştığı kimilerince din yorgunluğu diye tanımlanan; dünyevileşme, bireyselleşme, küreselleşme, narsizm gibi çağın hastalıklarının ayyuka çıktığı bir süreçte, insanlığın içinden çıkamadığı varoluş soruları ve sancıları karşısında sizin önerileriniz nelerdir? Özellikle bu sorunun altında deizm ve ateizm gibi sorunlar da mevcut, öneriniz nedir?

Sekülerlik giderek artıyor, yani teknoloji artıyor, bu teknolojinin artması, tüketimin artması, hızın artması insanları yoruyor. Çağın yorulmasının iki sebebi var. Birincisi; bu seküler yaşamın giderek uç noktaya varması, yani tümüyle insanların eşya içerisinde, teknik araçlar içerisinde boğulması. İnsanlar hakikaten kötü durumda. İkincisi ise; Türkiye için, İslam dünyası için söyleyecek olursak dindarlıktan yorulma olayı vardır. Temsil iddiasında olanların yaratmış olduğu kötü örneklikler. Benim bu durumlarda her zaman için söyleyebileceğim her zaman geçerli olacak üç tane ilkem var. İlki, hasbi olmak. Yani her bir insan, her zaman ve her yerde samimi olmayı deneyebilir. Kendini kandırmayarak tabiî ki, iç bütünlüğümüzü koruyarak, vicdani bir dürüstlükle hasbi olmak. İkincisi; Muhasibi yani kritik olmak; bu hem dine karşı hem mevcut dinsel tezahürlere, teolojilere, iddialara karşı hem de seküler yaşam tarzına, kapitalizme, post-modernizme karşı eleştirel bir bilince sahip olmak. Üçüncüsü ise; bu tür insanların birbirlerinin velisi olması ve birbirlerinin mahbubu olması. Yani hasbi ve muhasibi olan insanlar birbirleri ile sürekli ilişkide olmaları lazım. Yani Salihlerle beraber olmak, cemaatler oluşturma yani sivil toplum oluşturma vb. ne dersen de yani bu her zaman kıyamete kadar geçerli olabilecek bir şey. Ne durumda olursak olalım Tanrı’dan umut kesilmez asla. Tanrı’nın rahmeti her zaman muhsinlere yakındır, her zaman onlarla beraberdir. Yani insanlar dürüst oldukları müddetçe, hasbi oldukları müddetçe, birbirlerini aradıkları, birbirleriyle ilişkilerini koparmadıkları müddetçe Allah’ın da insanlara yardım edeceği kanaatindeyim. Dolayısıyla bizim sorumluluğumuz budur. Bundan sonrası ise Allah’a kalmış.

 

Hocam, bildiğiniz üzere son dönemde Covıd-19 salgını nedeni ile farklı bir gündem içerisindeyiz. Bu gündemlerden bir tanesi de; camilerin kapatılması, toplu yerlerde ibadetlerin yapılamaması, Ramazan ayındayız iftarlar verilemiyor, mukabeleler okunamıyor, teravihler kılınamıyor vesaire siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Bu durum ahlaki ya da dini açıdan insanı ne yönde etkiledi sizce?

Ben pandemi sürecini Karar gazetesinde yazdım biliyorsunuz. Bu bir musibettir. Musibetler de genellikle insanların kendi elleri ile yaptıklarından kaynaklanır. Bu ister üretilmiş olsun, isterse hayvanlar âleminden bize intikal etmiş olsun veya başka türlü de olabilir. Yani doğadan da kaynaklanabilir. Musibet anlarında insanların yapmaları gereken musibetten ders çıkarmaktır. Yani sabırlı olarak, Tanrı’ya tekrar dönmek, yaptıklarından pişman olmak, Allah’ı yardıma çağırmak, doğaya karşı giriştiğimiz katliamda çevre kirliliği vs ekosistemin tahripleri bir sürü yanı var. Böyle virüslerin ortaya çıkması, insanların elleriyle yaptıkları kötülüklerin akabinde de olabilir. Yani bunların bir sonucu olarak bu tip yani bu virüs insanların yanlış ahlaki davranışlarının akabinde ortaya çıkmış fesat olarak da nitelendirilebilir. Yani fesat dediğimiz zaman; düzeni bozan, ekosistemi bozan, insanların normal yaşantısını alt üst eden bir şey. Böyle bir fesat ortaya çıkmış olabilir. Bu fesat insanlara şer ve kötülük olarak isabet eder. Musibet olarak isabet eder. Bu saydıklarım da o musibetlerdir. Normalde insan demek, birlikte olmak demek, dokunmak demek. Oysa bugün bunların hiçbirisini yapamıyoruz. Bu fesat alışkın olduğumuz insani birçok aktiviteyi ortadan kaldırdı. Kitlesel ölümlere sebebiyet verdi, veriyor. Avrupa’da işte görüyoruz, özgürlükleri ortadan kaldırdı, evlere tıkındık kaldık, dışarı çıkamıyoruz. Böyle durumlarda benim Kur’an’dan görebildiğim kadarıyla insana düşen, muhasebe yaparak, kritik yaparak, neleri yanlış yaptığı yönünde ders çıkarmak, sabırlı olmak ve Allah’a sığınmaktır. Allah’a sığınmak O’ndan yardım talep etmektir aynı zamanda.

 

Hocam son soru olarak, son dönemlerde dinin kamusal alandan ya da toplumdan biraz daha çekilerek daha kişisel bir durum haline gelmeye başladığını görüyoruz. Bunu Türkiye’de özellikle FETÖ olaylarından sonra görülen bir değişim olarak ifade edebiliriz. Dinin genişleyip bollaştığı hatta elimize yüzümüze bulaştığı kimilerince din yorgunluğu diye tanımlanan; dünyevileşme, bireyselleşme, küreselleşme, narsizm gibi çağın hastalıklarının ayyuka çıktığı bir süreçte, insanlığın içinden çıkamadığı varoluş soruları ve sancıları karşısında sizin önerileriniz nelerdir?

 

Ben, dinin durması gereken yerin toplum ve birey olduğu kanaatindeyim. Siyaset ve bürokrasi değil, siyaset ve bürokrasi aktif olarak orada dinsel söylemin bulunmasının çok tehlikeli olabileceği kanaatindeyim. Yani orada kilise vari sonuçlar doğar. Siyaset ve bürokraside aktif olarak din olursa, orada kilisenin tarihi veya bizim siyasi tarihimiz yer alır. Bizim saltanat tarihimiz az çok buna benzer istismarlarla dolu. Bizim kilisenin tarihinden, dinin tarihinden bir ders çıkarıp dini mümkün oldukça toplumda ve bireyde aktif tutmanın yolunu bulmamız lazım. Bu da örgün ve yaygın eğitim kurumlarında dini bir eğitim pedagoji olarak, yani bu cemaatler tarzında da olabilir, cemaat derken illa bir şeyhin önderliğinde ki geleneksel tarikatları kast etmiyorum. Geleneksel tarikat ve cemaatler anakroniktir. Onlar bir kişi kültüne bağlıdır. Benim cemaatten kastım bu değildir. İfade ettiğim cemaat sivil bir topluluk gibi yani bugün vakıflar, dernekler, ekoller, dergicilik etrafında oluşmuş gruplar, televizyon gibi platformlar vb. yani birlikte olmanın modern bir sürü yolu var. Birlikte dini hayati aktif kılmanın veya yaşamanın modern toplumda bir sürü yeni formu var. Pedagojik olarak bu formları ayakta tutmak lazım. Hani parklar, yeşil alanlar şehrin içerisinde oksijen kaynağı oluyor ya, işte onun gibi, dinin oksijen kaynağı da bu kurumlar neden olmasın. Din de zaten “yeşil”dir, toplumun içerisinde böyle yeşil alanlar neden çok olmasın. Dolayısıyla onlar faklı yorumlar olarak, farklı dinsellikler olarak dini toplumda aktif tutsunlar. Siyasi ve bürokrasi oradan etkilenerek, oradan oksijenini alarak, enerjisini alarak bize makul ve mantıklı, maslahat ve, adalet diliyle konuşsun, ahlak dili ile konuşsun. Anlatabildim mi? Yani siyasi dil, bürokratik dil bize Tanrı adına, İslam adına, şerait adına, Hz. Muhammed adına konuşmasın. Oradan konuştuğu anda oradan ya istismar çıkıyor, ya totolarizm çıkıyor ya da iç savaş çıkıyor. Bürokrasi yani bir siyasal örgüt, devlet, parti veya hatta bu FETÖ gibi siyasete karışmış bir cemaat de dahil kendini dinin temsilcisi olarak görüp devlet erkini ele geçirdiği andan itibaren ortalık cehennem, ortalık savaş alanına dönüyor. Yani bunun istinası yok. Bugün Türkiye’de zaman zaman bunun bazı örneklerini görüyoruz. Onun için bunlardan derhal uzak durulması gerekir. Benim kanaatim siyasi erbap, siyasi ekip, bürokratik ekip bize makul mantıklı gerekçeli konuşsun. Maslahata dayalı konuşsun. Maslahat zaten İslam’ın temelidir biliyorsun. Yani insanların ihtiyaçlarını karşılamak. Bize hangi şeyi, niçin, nasıl yapacaklarını makul ve mantıklı bir tarzda anlatsınlar. Benim kanaatim bu. Onun dışında din bireylerde iman olarak ortaya çıkacaksa, yine sivil toplum olarak az önce bahse etiğim gibi, dernek, vakıf, çevre, ekol, dergi, televizyon, kitap vs. buralarda toplumun içerisinde sivil olarak, aktif olarak sürebilir.

 

Eyvallah. Hocam, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.