AİLE/İKTİBAS

Doğan CÜCELOĞLU

 

EN GÜÇLÜ MİRAS

 

Bir anababanın evladına bırakabileceği en anlamlı, en güçlü miras ne olabilir?
Bu soru bana sorulduğunda cevabım, anlam verme sistemi olacaktır. Evet, 52 yıllık bir meslek yaşamı içinde değerlendirerek yazıyorum, cevabım bu olacaktır.

Bir anababanın çocuklarına bırakabileceği en güçlü sermaye onların kazanmış olduğu anlam verme sistemidir. Bir ulusun en büyük sermayesi de o toplumun anlam verme sistemidir.

İnsanın gerçek gücünün kaynağı onun anlam verme sistemidir.
Çok yüksek kapasitede bir monitör sistemi olan beyin, her an kim olduğumuzu, nerede olduğumuzu, niçin orada olduğumuzu, günü, saati, ayı, yılı bildiği gibi sosyal rollerimizi, kimliğimizi, duygularımızı ve daha birçok şeyleri sürekli izler. Böylece ne kadar aç olduğumuzu, tuvaletimizin gelip gelmediğini doğrudan biliriz. Aynı şekilde duygularımızı, bir şeyden keyif mi alıp almadığımızı hemen hissederiz.

Değişik yaşlarda altı yüz kadar öğrenciye, “Bu okulda ne kadar varsınız?” diye sordum; “0” en düşük ve “100” en yüksek arasında değerlendiren öğrencilerin çoğu yuvarlak rakam vermediler, “54,” “62,” “78” gibi ara rakamlar verdiler. “Niye 62?” diye sorduğumda, cevap olarak, “Çünkü öyle hissediyorum,” dediler. Demek ki içimizde barometre gibi bir sistem var; bu sistem sayesinde “şimdi burada” ne kadar var olduğumuzu beynimiz sürekli izliyor. Ve izleyen bu beyin sayesinde kişi kendisini kendiyle, çevresiyle, şimdiyle, geçmişle, gelecekle ilişki içine sokuyor ve böylece yaşamına anlam veriyor.
Şimdi bir anne ve çocuk etkileşimini düşünün. Anne çocuğun önüne dört köfte koyuyor ve çocuk iki köfte yedikten sonra doyduğunu hissediyor ve “doydum anne!” diyor. Şimdi iki ortam düşünelim: Bu ortamların ilkinde anne çocuğun bu ifadesinin çocuğun gerçeğini yansıttığını kabul ediyor ve saygı duyuyor ve bu gerçekle uyum içinde çocukla ilişkisini sürdürüyor. “Tamam, evladım,” diyor, “ilerde acıkınca bana söyle.”

İkinci ortamda anne çocuğun algıladığı gerçeğe saygısız; o nedenle çocuğu hiç hesaba katmadan, “Hayır doymadın; iki köfteyle doyulmaz, kalan köfteleri ye!” diyor. Çocuk müthiş bir çelişki yaşıyor; bir yandan içindeki sistem onun doyduğunu söylüyor ve doğal olarak çocuk tuvaletinin geldiğini bildiği gibi bunu da biliyor ve bu iç sisteme inanıyor. Bu onun iç gerçeği. Diğer yandan anne ve babasının her şeyi bildiğini, onların çok güçlü olduğuna da inanıyor. Onlar olmadan yaşamını sürdürmesinin olanaksız olduğunu, onlara inanması ve güvenmesi gerektiğini biliyor. Müthiş bir kaygı ve sıkıntı içinde, “Doydum anne, vallahi doydum,” diyor ve o yıpratıcı, çocuğu kendi yaşamından alıp çıkartan acı süreç başlıyor. Çocuk yavaş yavaş kendi içinden gelen duygulara, sezgilere ve sonunda kendine inanmayı kaybediyor. Yaşamın içinin boşalması başlıyor.

Gözleyen biri anlattı; annesi, çişinin bittiğini söyleyen bir oğluna, “hayır bitmedi, haydi bitir,” diye birkaç kez tekrar edince çocuk, “vallahi bitti anne!” diyerek ağlamış. Bana anlatan adam dayanamamış, “Bayan lütfen, duymuyor musunuz, çocuk bitti diyor,” diyerek müdahale etmek zorunda kalmış.

Bu satırları yazarken ne kadar acı çektiğimi bilemezsiniz. Şu anda ben bu satırları yazarken ve siz okurken bu ülkede çocuğunu sevdiğini sanan kaç kadın ve erkek (onlara “anne” ve “baba” diyemedim, içimden gelmedi) tarafından kaç çocuğun psikolojik dokusunun paramparça edildiğini hayal ediyorum ve içim sızlıyor.

“Üşüyorsun,” deyip hemen hırkayı giydirmenin, hiç sorma gereği duymamanın ne kadar yok edici, zarar verici olduğunun farkında değiliz. Onları yok ettiğimizin ve bu ülkenin gerçek sorununun bu “yok etme” olduğunun farkında değiliz.