ANALİZ

DİN, EKOLOJİ ve FESAT

Yusuf YAVUZYILMAZ

 

Kur’an’ı Kerim’de Nur suresinin 41. ayetinde insanın tabiatta yaptığı tahribat konusunda önemli bir uyarı yapılmaktadır. “İnsanların kendi elleriyle kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesat ortaya çıktı.” Kuşku yok ki, burada insanların hayatlarını sürdürürken temas halinde oldukları kara ve denizde yaptıkları tahribata dikkat çekmektedir. Burada sadece fiziksel evrendeki bozulmaya değil, sosyal alandaki bozulma ve yozlaşmaya da işaret olduğunu belirtmek gerekir.

Öyle görülüyor ki, tabiatta bulunan yer altı ve yer üstü kaynakların üretilip tüketilmesi konusunda büyük bir paylaşım savaşı verilmektedir. Bu durum bir taraftan savaşlara yol açmakta diğer taraftan tabiatın hoyratça tahrip edilmesiyle sonuçlanmaktadır.

İslam inancına göre tabiat, insan yaratılmadan önce yaratılmış ve insansın hayatını sürdürebileceği şekilde tasarlanmıştır. İnsan bu imkanlara sahip bir tabiatta varlığını sürdürmektedir. Kuşku yok ki, varlığın yaratılışında hassas bir denge vardır. Bu dengenin korunup gözetilmesi gerekmektedir.

Yeryüzünde fesat çıkarmak, tabiattaki hassas dengenin tahrip edilmesiyle ilgilidir. “Fesat insani faaliyetin sonucudur, özü itibarıyla kötü ve kötülük olduğundan insana aittir, Allah’tan değildir. Karada, denizde ve elbette havada meydana gelen bozulmadan Yüce Allah’ı sorumlu tutamayız, her ne fesat varsa, bunun müsebbipleri biziz. Fesada sebebiyet veren faktör, insanın ister hayat alanlarını ister tabiatın birer nimet olan kaynaklarının yanlış kullanımı, tabii/ ilahi sınırları çiğnemesidir. Ortaya çıkan zarar ve tahribatlar söz konusu yanlış kullanımın cevabı, başka bir ifadeyle günahın karşılığıdır. Zehir saçan fabrika bitkileri ve canlıları zehirler. Fabrikayı bir üretim ünitesi olarak bu tarzda dizayn edip faaliyete geçiren insandır, yol açtığı zarar ve yıkımlara düçar olan da insandır. Meyve ve sebzeleri, tahılları tabii yollardan ekip birer nimet olarak onlardan yararlanmak mümkün, genleriyle oynayarak insan vücudunu tahrip edip dokusuyla oynamak da mümkündür. Hormonlu ve dokuyla oynama işlemi fesat; sebebiyet verdikleri hastalıklar bu yanlış kullanıma cevap yani cezai karşılıktır.”[1]

Temelde bozgunculuk olarak adlandırılabilecek bir Kur’an kavramı olan fesat, sadece tabiatın tahrip edilmesinde değil, sosyal ilişkilerde de ortaya çıkmaktadır. İnsanlar arası barışı zedeleyen ve çatışmaları yaygınlaştıran arayışlar ve uygulamalarda fesat örnekleridir. İktidarların otoriterleşmesi, kamu harcamalarında yapılan yolsuzluklar, ihaleye fesat karıştırma gibi yöntemler sosyal hayat alanında fesat çıkaran uygulamalardır.

Sünnetullah, her türlü sınır aşımını fesat olarak görür. Dolayısıyla Sünnetullahın sınırlarını aşmamak gerekir. Tabiattan Allah’ın koyduğu yasalara uygun yararlanmak en uygun olan davranıştır.

Kuşku yok ki, insan tabiat ilişkisi çeşitli boyutları olan bir ilişkidir. Kuşkusuz insan tabiat ilişkisinin kozmik düzen ve ekolojik denge ile de pek yakın bir ilişkisi var. Yeryüzünde fesadın yayılması ekolojik dengeyi bozuyorsa bunun kozmik düzen üzerinde de bir etkisi olur. Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Mümin ölünce Allah’ın rahmetine kavuşarak dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur. Günahkâr biri ölünce de insanlar, şehirler, ağaçlar ve hayvanlar onun elinden kurtulur, rahata erer.” (Buhari, Rikak, 42; Müslim, Cenaiz, 61, İnsan-kıyamet ilişkisi için bkz. 16/Nahl, 1 ve 54/Kamer, 1. Ayetlerin açıklanması)[2]

İnsan-tabiat ilişkilerin nasıl olması gerektiği konusunda Peygamberler gerekli ölçütleri göstermiştir. Kur’an tabiatın işleyişi hakkında konulmuş yasalardan söz eder ve bu yasalara olumsuz bir müdahale olmaması gerektiği konusunda uyarılarda bulunur.

Ekolojik denge ve kozmik düzen konusundaki bir diğer önemli uyarı da Rahman Suresi 5,6,7 ve 8. ayetlerde yapılmaktadır. “Güneş ve ay bir hesap iledir. Bitki ve ağaç secde etmektedirler. Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizana koydu. Sakın mizanda haksızlık ve taşkınlık yapmayın!” Mizanda taşkınlık yapmama uyarısı insanı kozmik düzenin kanunlarıyla oynamama ve tabiat yasalarına aykırı hareket etmeme konusunda uyarmaktadır.

Seyyid Hüseyin Nasr, insan-tabiat ilişkileri sorunlar konusunda takınılan ikiyüzlü tavırdan söz etmektedir: “Bugün herkes savaş tehlikesinden, nüfus artışından, hava kirliliğinden, suların zehirlendiğinden söz ediyor. Ama aynı kişiler, bir yandan da, daha fazla “gelişmek” gerektiğinden, hayatın bizzat kendisinden kaynaklanan “beşeri sefalet”le savaşmaktan dem vuruyorlar. Bir başka deyişle insanla tabiat arasındaki dengenin tahrip edilmiş olmasından kaynaklanan sorunları, daha fazla tahribat yaparak, tabiatı biraz daha “ele geçirerek”, onu biraz daha “boyunduruğa vurarak” ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlar.”[3] Seyyid Hüseyin Nasr’ın haklı olarak işaret ettiği gibi, insan tabiat ilişkisinin bozulduğundan şikâyet edenler, bizzat bu ilişkiyi bozanlar ve bu ilişkinin düzeltilmesi konusunda samimi çaba harcamayanlardır.

İnsanoğlu kendi yol açtığı bir felaketin eşiğindedir. Bu felaketi aşması kendisinin konumunu ve misyonunu belirlemesi ile ilgilidir. “İnsanoğlu, kendisinin, beşerî olanı aşan bir şeyin yansıması olduğunu anlayıp bu insan anlayışına sadık kalmadığı sürece ne insanlığı savunabilir ne de kendi icat ettiklerinin ve makineleşmenin kendisini insandan aşağı hale düşürmesinin önüne geçebilir. “İnsani değerler” denilen şeylerin kaynağı olan insanüstü hakikatlere gereken saygı gösterilmediği, tabii ve manevi düzlemlerde barış sağlanmadığı sürece insan toplumunda barışı sağlamak ve insani değerleri korumak mümkün değildir.”[4]

Seyyid Hüseyin Nasr’a göre bugün herkes insan ve tabiat arasındaki dengenin bozulduğunu kabul etmesine karşın bunun insan ile Tanrı arasındaki ilişkinin bozulmasından kaynaklandığını çoğunlukla fark edebilmiş değildir. Bunda modern bilimin metafiziği tamamen dışlayarak niceliği öne çıkarmasının büyük etkisi vardır.” Bilim tarihçisi J.D. Bernal’e göre, Whitehead’ın işaret ettiği yeni zihniyet, insan tabiat ilişkisinde yepyeni bir dönemin başlatıcısı olmuştur. Bu zihniyet sayesinde bilgi, insanın dünyayla uzlaşmasının bir aracı olmaktan çıkarılıp, ebedi yasaları tanımak suretiyle tabiatı denetim altına almanın aracı haline getirildi. Bu yeni tavır maddi zenginliğe karşı yeni bir ilginin eseriydi ve bilginlerde zanaatkarların işlerine karşı yeni bir alaka uyandırdı.”[5]

Kuşku yok ki, çevre konusundaki mücadele her tür baskıya karşı mücadelenin önemli bir bileşenidir. “Ekolojik olanları da dahil olmak üzere, her türden tahakküme karşı mücadelenin bir medeniyetler mücadelesi olduğu bilinciyle hareket eden yepyeni bir siyasi kavrayış kök salmadığı sürece, bu kötü durumun devam edeceğe benziyor.”[6]

Kuşku yok ki, insan tabiat ilişkisinin en çok tahrip edildiği dönem kapitalizmin egemen olmaya başladığı dönemdir. Sınırsız üretim ve hammadde ihtiyacı, insanın doymak bilmez ve dizginlenemeyen hırsına mağlup olmuştur. Bu süreçte kapitalizm modern bilimle el ele vererek bu tahribatın alt yapısı hazırlanmıştır.

İnsan-tabiat-çevre ilişkisinin sağlam ve sağlıklı bir düşünsel temele oturması gerekmektedir. “İslam, insanı, çevrenin bilincine eriştikten ve çevrenin sorumluluğunu yüklendikten sonra var olan bir yaratık olarak addediyor. Bütün İslam düşünürlerinin üzerinde durdukları çok önemli olan nokta, çevrenin sorumluluğunu insanın yüklenmiş olması. Buradan çıkan diğer şey şu ki, çevrenin sorumluluğunun idraki ve yüklenilişi yoksa, ortada insan da yoktur.”[7]

İnsan tabiat ilişkileri ve ekoloji konusunda asıl sorun, ilahi düzey ile insani düzey arasındaki ilişkinin kesilmesidir. İlahi düzeyde insan-Allah ilişkisinin bozulması, beşeri düzeyde insan-tabiat ve diğer ilişki düzlemlerini de bozmaktadır. Müslüman bilinç, çevreyi tahrip edilecek ve yağmalanacak bir alan olarak değil, içinde yaşayacağı ve koruyacağı bir mekân olarak görür.