Kucaklayanlar & Kucaklananlar

Kucaklayanlar & Kucaklananlar

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Göç, tarihin değişmez bir olgusu. Çağlar boyunca çevresel ve sosyal şartlar nedeniyle, gönüllü ve mecburi nice göç yaşandı. Kucaklayanlar ve kucaklananlar olduğu kadar, kovan ve kovulanlar, sömürenler ve sömürülenler, ezen ve ezilenler de oldu. Belki biz de bu denklemin bir tarafında yer aldık.

Resulullah ve sahabeleri Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Ensar, sevgili peygamberimizi ve muhacirleri kucakladı ve onlara yaşam alanı açtı. Allah onlardan razı olsun. Biz onların dostluklarını, yardım ve desteklerini destanlaştırdık, nesiller boyu hayranlık ve minnetle andık. İşin o kısmı tamam da, örnek aldık mı?

Dikkatinizi çekmek istediğim kelime, “yaşam alanı”. Yani göç eden ve göç alan için özgürlüğün, can-mal-namus ve emniyetin, huzurun ve güvenin garantilendiği alan. Hayatta kalmaktan farklı bir şeyden bahsediyorum. Bu yazıyı okuyan sen/siz “yaşamak” kelimesinden ne anlıyorsan(ız), bu kelimenin içini nasıl dolduruyorsan(ız), onu kastediyorum.

Göç edecek olsanız nereye gidersiniz ve neden? Yaşamak istediğiniz yer, orada sizi yaşatacağını düşündüğünüz standartlar neler? Hangi şartlar, hangi imkanlar, hangi haklar ve özgürlükler için ayrılırsınız toprağınızdan?

Belki afaki konuşmak yerine, güncel göç hikâyeleri üzerinden konuşsak daha iyi olur. 2011’den beri Almanya’nın kabul ettiği göçmen sayısı Suudi Arabistan’dan fazla. Savaştan canını kurtarıp Türkiye’ye sığınmış bir çok mülteci ise, hâlen daha Avrupa veya Amerika’ya bir şekilde kapağı atmaya çalışıyor. Suriyeli, Afrikalı veya diğer göçmenlerin Suudi Arabistan, Rusya, Japonya yerine Almanya’ya yönelmelerinin sebebi ne? Neden insan kaçakçılarına paralarını kaptırmakla kalmayıp üzerine Ege’de, botlarda canlarını riske atıyorlar?

Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’ya düzensiz göç hareketi başladığında, kış günü denizden yüzerek geçen 5000 genci televizyonlarda görmüşsünüzdür.1  İki ülke arasındaki siyasi gerginliğin pazarlık unsuru olan bu gencecik hayatlar üzerine hiç düşündünüz mü? “Pazarlık ve tehdit unsuru” olmak sizin zihninizdeki “yaşamak”,”yaşatmak” kelimelerinin anlam evreninde nasıl yer bulur?

Bodrum katlara ve hatta kömürlüklere, bilmem kaç katı kira vererek başını sokacak bir dam bulmanın çaresizliğini dibine kadar hissetmek, bulabilirse sigortasız, ucuz işçi olarak hakir ve ağır şartlarda çalışmak... Bunlar sizin muhacir ve ensar kardeşliği hayalinizin neresinde?

İnsanların dilinin, dininin, kültürünün, giyim kuşamının ötekileştirilip tehlikeli ve itici görüldüğü, türkülerine bile düşmanca tepkiler verildiği, kendilerine hep en aşağı ve en dışlanmış oldukları hissettirilen bir ortam ile kardeşliği, ev sahipliğini, kucak açmayı nasıl bağdaştırırsınız?

Bir devletin soğuk görev tanımına, hakim bir otoritenin, bir zenginin veya güçlünün lütfuna ve insafına, ya da sadece kamunun veya bireylerin vicdanına ve merhametine muhtaç bırakıldığınız bir hayatı yaşamak için göç eder misiniz? Göç edenler ve göç alanlar arasında umulan karşılıklı hoşgörü ve merhamet potansiyeli karşılıklı bir hukuki düzenleme ve güvence ile birleşiyorsa kendinizi daha emin hissetmez misiniz? Eşit değil hiyerarşik bir yaşamın içinde en alt katta olacağınızı, sürekli borçlu ve minnet altında kalacağınızı ve bu borcun sizden özgürlüğünüzün, haklarınızın, alın terinizin sömürüsü ya da oy olarak tahsil edileceğini düşündüğünüz bir yer sizin Medine’niz olabilir mi? Peygamber’in Medinesi’nde böylesi bir hiyerarşi engellenmişti. Hem tasavvurda hem yasal düzenlemelerde hem nebinin pratiğinde.

Göçmenlerin sömürüsünü konuştuk da; peki göç alanlar, ev sahibi, yani “ensar” sömürülmüyor mu? Şu haberi okuyun: “Fransa’da geçim sıkıntısı yaşayan ve geliri olmayan kişilere verilen devlet yardımından faydalanan Türk asıllı bir çift, banka hesaplarında 500 bin euronun bulunduğunun ortaya çıkması sonucu hapis cezasına çarptırılmış. Çiftin 2016 ve 2017 yıllarında ülkede geliri olmayanlara verilen Etkin Dayanışma Geliri (RSA) adlı devlet yardımından toplam 45 bin euro aldığı ortaya çıkmış. Bu süreçte hesaplarında 500 bin euro bulunduğunu fark eden vergi dairesi ise vergi beyannamesinde yaklaşık 300 bin euroluk bir eksiklik olduğunu tespit etmiş. Hesaplardaki anormallikler sebebiyle başlatılan soruşturma kapsamında Türk asıllı çifte ait 11 banka hesabı bulunmuş. Hesapları yalanlamayan aile babası, mahkemedeki davasında Almanya’da inşaat şirketi sahibi kardeşinin satış gerçekleştirmek için kendisinden bu hesapları açmasını istediğini ifade etmiş. Bu işlemlere dair hiçbir faturanın bulunmadığını belirten kişi, fatura istenmesinin gerektiğinden haberi olmadığını fakat faturasız çalışmanın yasak olduğunu öğrendiğini ve dersini aldığını söylemiş mahkemeye.”2

Dünyanın her yerinde göç var ve artacak. Savaşlar, terör, ırkçılık ve şiddet, ayrılıklar ve çatışmalar, küresel ısınma, kuraklık, kıtlık, 

sonra hak ve özgürlükler konusunda yaşanan problemler yüzünden daha çok göç göreceğiz. Canını kurtarmak kaygısı olmasa bile başka ülkede, başka şartlarda yaşama arzusu olan binlerce insan var. Ben varım, belki sen varsın. Göç yadsınamaz.

Peki tekrar başa dönelim. Yurtlarından çıkan veya çıkarılan insanlar konusunda Kur’an’ın rehberliği ne yönde? “Kal” ve “öl” mü? Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı politikayı, Endülüs’ten kaçıp Osmanlı himayesine alınan Yahudileri, Nazi Almanya’sını ya da Mekke’den Habeşistan’a ve Medine’ye yapılan göçleri gözümüzün önüne getirelim.

“Kal ve öl” Kur’ani ve insani değil merhamet ve empatiden yoksun, realiteyi yok sayan bir bakış açısı. Kur’an, orantısız güç ve orantısız güçsüzlük karşısındaki insanlara yaşamamayı telkin etmez. Yaşamı telkin eder.

Malumdur ama yine hatırlatmak isterim; Peygamberimiz hicrete bodoslama girmedi. O hicretin öncesinde iki Habeşistan tecrübesi, bir Taif denemesi, panayırlar ve ardından gelen Akabe görüşmeleri var. Yani bugünün tabiri ile fizibilite, istişare, plan, strateji, karşılıklı rıza arayışı var. Bence en önemlisi, adına “Medine Sözleşmesi” dediğimiz, hakların ve özgürlüklerin teminatı olan, toplumsal mutabakatı getiren bir yazılı anayasa var. Yaşama ve yaşatma adına herkesin haklarının garantilendiği bir örnek, herkese eşit ve ortak bir yaşam alanı açan bir uzlaşma var. Tarafların hak, ödev ve sorumlulukları, beşerî Medine Sözleşmesi ve insanî vicdan sözleşmesi şemsiyesi altında yaşama ve yaşatma azmi var. Sorunlar ve pürüzler çıktıkça aklın, bilginin ve özellikle ortak akıl müessesesi olan şûranın aktif müdahalesi var. İlginçtir ki; hamaset yok, salt duygusallık yok, gelişigüzellik yok, ilkesizlik yok, merhametsiz ve insafsız algılar yok. Bunların yaşandığı bir yer varsa, hemen hukukun ve vicdanların ayaklanışı var. Hatta vahyin araya girmesi ve meseleyi devralması var.

Sen yaşama ve yaşatma içinde misin? Kucakladın mı, kucaklandın mı? Sömürdün mü, sömürüldün mü? Sömürüye karşı durabildin mi?  Bir yaşam alanı sağlayacak ortak uzlaşı ve bir arada yaşama hukukuna senin ne katkın oldu?  Güven, huzur ve istikrarın teminatı olan medeni ilkelere ve yasalara şehrinde, ülkende, gurbette, dünyanın tâ bir ucunda ya da en önce kendi zihninde (ensarken ya da muhacirken) ne derece sadık kaldın? Yoksa ensar-muhacir edebiyatı ve eskilerini vermenin konforu yetti de arttı mı?

 

1 Haber linki için bkz.: (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ispanya-ile-fas-arasindaki-diplomatik-kriz-ve-duzensiz-gocmen-sorunu-devam-ediyor/2249851)

2 Haber için bkz.: (https://tr.euronews.com/2021/06/11/fransa-da-yoksulluk-yard-m-alan-zengin-turk-aileye-para-ve-hapis-cezas)

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar