Göç ve İnkılab

Göç ve İnkılab

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

“Her hicret bir inkılaptır” der Ali Şeriati. Tarih boyunca göçlerin, toplumlarda gerek ekonomik ve sosyal gerekse siyasi anlamda değişime neden olduğu tarihi bir gerçektir. Müslümanların takviminin Mekke’den Medine’ye hicret olarak kabul edilmesi, göç olgusunun ne kadar önemli olduğunu anlamamıza katkıda bulunurken bu kutlu göç, sadece Müslümanların siyasi ve sosyal anlamda idraklerinde ve hayatlarında devrim yapmalarına vesile olmamış, vahyin nazil olma sürecinde ilahi hitabın tarzını da değiştirmiştir. Bu nedenle, Mekki sureleri Medeni surelerden ayırmak zor değildir. Evet, Alimû’l-Hâkim olan Allah, göç ederek hayatlarında devrim yapan, değişime açık o topluma hitap ederken, hitap tarzını değiştirerek vahyi nazil etmiştir. Dolayısıyla göç ile değişim arasında öyle bir bağ vardır ki bu bağ Allah’ın hitap tarzını dahi değiştirmesine sebep olmuştur. Demek ki, göç ile değişim ve dönüşüm anlamına gelen inkılap kavramının birlikte telaffuz edilmesi oldukça isabetlidir.

Arap dilinde “hicret” kelimesi, “bir yerden göçmek, terk etmek veya ayrılmak” anlamlarında kullanılır. Vahyin nazil olma sürecinde bu kavram ilk olarak Müddesir Suresi’nde karşımıza çıkar. Orada Rabbimiz “ve rucze fehcur” ayetiyle, “Pisliklerden uzak dur!” emri verir. Ayetteki “uhcur” emri, “ayrılmak ve yalnız bırakmak” anlamındadır. Bununla beraber, Kur’an’da Furkan Suresi’nde “Onlar Kur’an’ı mehcur bıraktılar” ayeti ise terk etmenin her zaman fiziki bir terk ediş değil bazen manevi bir uzaklaşma olduğuna da atıftır. Aslında hakiki hicret, zihnen ve kalben bir şeyden uzaklaşmaktır. Demek ki hicret anlamına gelen göç, değişimden ve dönüşümden bağımsız telakki edilemez. Bu durum, bireysel anlamda değişime vesile olabileceği gibi toplumsal anlamda da dönüşüme neden olmaktadır. Zira her göç, insanları bilinç ve yaşam tarzı olarak değiştirmiş ve kimlik tazelemelerine sebep olmuştur. Tarihte birçok medeniyet, işte bu kadim göçler neticesinde teşekkül etmiştir.

Muhtelif nedenlerle bireylerin ya da toplulukların bulundukları yerleşim yerini bırakarak başka bir yerleşim yerine ya da başka bir beldeye gitme eylemine göç denir. Tarih boyunca bu nedenler hep olmuştur. Adeta Adem’in, has bahçeden meydan-ı dünyaya göç etmesi gibi ademoğulları da tarihin çeşitli dönemlerinde bulundukları yerlerden başka beldelere göç etmişlerdir. Kimileyin esaret, baskı, özgürlük arayışı gibi siyasi sebepler kimileyin de doğal afetler ve dünyadaki arkeolojik değişimler veya maddi-manevi kaygılarla keşif güdüleri bu göçlere sebep olmuştur.

Kadim kutsal metinlerden, Avustralya’nın Aborjinler’ine kadar insanlığın ortak hafızasında yer etmiş olan Nuh (a.s.) Kıssası da bir göç anlatısıdır. Bu anlatı bize özünde, “İnsanlığın devamı bu büyük göç sonrasında devam edebilmiştir” demektedir. Kur’an’daki ayetlere bakıldığında, Nuh (a.s.) değişimden yana mevcut yanlış yargılara karşı mücadele eden inkılapçı bir kişilik iken ona karşı gelenler statükocu, ecdatperest ve muhafazakâr tasavvura sahip isimlerdi. Kavmi onu aşağılamış, tahkir etmiş ve alay ederek sapık olmak ile itham etmiştir. (bknz: Hud: 11:38) Lakin Nuh, yine de gemiyi yapmaya devam etti ve o gemiye sadece değişebilmeyi başarıp inkılaptan yana olan inanmış özgür benlikler girebildi. Zira her göçün ruhunda inkılap vardı. Göç edebilme cesareti gösterebilen inkılapçı ruhların akıbetinin kurtuluş olduğunu hatırlatan veciz bir kıssadır Nuh (a.s.)‘ın kıssası. Bu kıssayı okuyanın, şartlar gerektirirse göç edebilme cesaretiyle bilinçlenebilmesi gerekir.

Kur’an’ın birçok ayetinde değindiği gibi Tevrat’ın “Çıkış” bölümü de İsrailoğulları’nın esaretten kurtuluş serüvenini ve Firavun’un idaresindeki Mısır’dan, İsrailoğulları’nın özgürlükleri için göç etmelerini konu alır. Ahd-i Atik’in en önemli bölümlerinden olan “Çıkış” son vahyin de konusu olmuştur. Bu konu Kur’an’da özellikle Bakara Suresi’nde geçer. Zaten Bakara suresinin de nazil olması, Mekkeli Müslümanların Medine’ye hicret ettikleri dönemdir. Tıpkı İsrailoğulları’nın, Firavun’un zulüm diyarından göç ederek kurtulması gibi Mekkeli Müslümanlar da Medine’ye, inançlarından dolayı yaşadıkları baskı ve zorbalık nedeniyle göç etmişlerdir. Buradan anlıyoruz ki, vahyin dilinde özgürlük adına 

başka diyarlara göç etmek teşvik edilmektedir. Nitekim Kur’an, bu konuda şöyle der: “Melekler, öz benliklerine zulmetmiş olanların canlarını alırken, onlara şöyle dediler: “Neredeydiniz siz?” Cevap verdiler: “Yeryüzünde ezilip horlananlardandık biz.” Melekler dediler ki: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi ki orada bir yerden bir yere göçesiniz?” (Nisa: 4:97)

Demek ki insanlar, tarih boyunca imkanların tükendiği yerden imkanların üretilebileceği yerlere göç etmişlerdir. Kur’an da zaten böyle bir göç edişi onaylamaktadır. Nitekim İbrâhim (a.s.), kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün ardından, “Doğrusu ben rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum” demiş (Ankebût 29/26) ve önce Filistin’e, ardından Mısır’a göç ederek daha sonra Ken‘ân diyarına yerleşmiştir. Lut (a.s.) için de durum farklı değildir. İbrahim (a.s.) ile Filistin’e kadar gelen Lût, risalet görevini yaparken zalimlerin azgınlık ve ahlâksızlıkları nedeniyle Allah’tan aldığı vahiyle, iman edenlerle beraber kendi beldesinden çıkmış ve tam bir teslimiyet ile gitmesi istenilen yere gitmişti (bknz. Hûd 11/80-81; el-Hicr 15/65). Kur’an’da Şuayb (a.s.) örneğine baktığımızda onun da kavminden ileri gelen ekâbir takımı, “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri yurdunuzdan çıkaracağız; yahut dinimize döneceksiniz” (el-A‘râf 7/88) diyerek tehdit etmişler ve onunla beraber iman edenleri göç etmeye zorlamışlardı.

Kur’an, “Siz ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki Benim arzım geniştir, o halde yalnız Bana kulluk edin” (Ankebut: 29:56) diyerek insanların dini hak ve hürriyetleri ile ilgili tehdit ve baskı ile karşı karşıya kaldıklarında göç etmek gibi kutlu bir seçeneklerinin olduğunu vurgular. Zaten bu dünya hayatı insana gurbettir. Bu hakikati hatırlatırcasına bir sonraki ayet şöyle devam eder: “Her can ölümü tadıcıdır; en sonunda bize dönüp geleceksiniz!” (Ankebut: 29:57) “Fani olan bu hayatı, baki olan Rabbin rızasına tercih etmeyin” diyerek insanlığın vicdanını inşa etmektedir. İşte bu bilinçle Allah Resulü (a.s.) döneminde yaklaşık 80 kişilik bir grup 615 yılında Mekke’den Şuaybe Limanı’na, oradan da bir tekneyle Habeşistan’a gitti. Böylece Muhammedi davetin Afrika ile ilk temasları başladı. Bu hicretin, Afrika’nın İslami davet ile Müslümanlaşmasına katkısı yadsınamaz. Zira her göç bir inkılaptır.

Ebû Tâlib’in ölümü ile müşriklerin eline fırsat geçti. Allah Resulü ve vahyin ilk muhatapları, Mekke iktidarınca tahkir ve terzil edilerek birçok eziyete hedef oldu. Taif’e gidip, orada da sert bir tepkiyle karşılaşınca artık Medine’ye göç etmekten başka imkân kalmamıştı. Zira hicret, imkanların bittiği yerden yeniden üretileceği yere göç etmek demekti. Zaten Medine’de İslam ile tanışanlar ve tevhide iman edenler çoğalmaktaydı. Dolayısıyla orada, Müslümanların inançlarını daha özgürce yaşamaları mümkün görünüyordu. Nitekim Medine hicret sonrası bir nevi sosyal ve siyasi inkılabın yaşandığı yerdir. Onun için bu kentin ismi Yesrib iken Medine olmuştur. Tarihin her döneminde, göçler sonrası yaşanan köklü değişimler Medine örneğinde de tecrübe edilmiştir. Medine’de site devleti kuruldu ve Arap Yarımadası’nda tevhidi hareket iktidar olarak idari imkâna kavuştu.

Dini hak ve özgürlükler için göç edişin, yakın dönemlerde başka inanç sistemleri için de tarihte örneklerine ve bunların benzer toplumsal sonuçlarına şahit olmaktayız. Amerika’da 17. yüzyıldaki göçlere baktığımızda, bunların ekserisinin dini baskılara maruz kaldıkları için göç eden reformist Hristiyanlar olduğunu gözlemlemekteyiz. Zira Protestan reformistler, 16. yüzyılda Avrupa kıtasında, birçok yeni mezhebin doğmasına sebep olmuşlardı. Bu yeni dini oluşumlar, ekseriyetle devletlerin baskı ve takibine maruz kalmaktaydı. Bu nedenle, 16. yüzyılın sonuna doğru İngiltere’de çok sayıda Hristiyan reformist, İngiliz Anglikan Kilisesi’ni sorgulamaya başladı. Bu sorgulamayı yapan grupların başında Püriten hareket bulunmaktaydı. Püritenler’e göre İngiltere Kilisesi, İncil’le hiç alakası olmadıklarını düşündükleri tüm Katolik ritüellerden arınmalıydı. Zaten püriten, “arınmak” demekti. İşte bu nedenle, Amerika’ya din göçleri başladı.

Amerika’ya olan bu göç, beraberinde aydınlanmayı getirdi. Özellikle Amerikan edebiyatının temelleri, bu dönemde atıldı. Avrupa’dan dinlerini özgürce yaşamak için baskı ve zulümden kaçan reformistlerin tuttuğu günlükler ve yazdığı şiirler, onlardan sonra gelecek olan Amerikalı edebiyatçılara da ilham oldu. Avrupa edebiyatı ile Kızılderililer‘in sözlü edebiyat tecrübesi, Amerikan edebiyatının ve hatta siyasi yapısının temelini oluşturdu. Özellikle Avrupa’da, asilzade ailelerden gelen insanların, yeni dünyada yaşadıkları imkansızlıklar, zorluklar ve sıkıntılar bu kimselerin kalemlerine kuvvet verdi.

Anne Bradstreet (1612-1672), yeni dünyanın ilk kadın yazarı ve şairidir. 18 yaşında inançları için İngiltere’den Amerika’ya göç eden bu isim aynı zamanda 8 çocuk annesidir. Şiirlerinde ailenin önemine, inançlar için zorlukları göze alabilmeye, fedakarlıklara atıf yapmıştır. Onun dışında, William Bradford, Edward Taylor, Micheal Wigglesworth gibi yazarlar Amerika’nın kültürel ve sosyal oluşumuna entelektüel anlamda katkıda bulunmuşlardır. Samuel Sewall gibi göçmen yazarlar kendilerinden çok sonra oluşacak bağımsızlık ve özgürlük hareketlerine ilham olmuşlardır. Özellikle Samuel Sewall’in bazı yazılarının özgürlüklere ilham kaynağı olduğu kanaatindeyim. Zira onlar inançlarından dolayı ayrımcılığın ve ikinci sınıf muamele görmenin ne olduğunu bilerek, Avrupa’dan Amerika’ya göç etmişlerdi. Ben şahsen bu duygunun, Amerika’nın kendi içinde özgürlükçü bir tabiatının oluşmasına katkıda bulunduğu kanaatindeyim. Ne ki birçok güç zehirlenmesi yaşayan güçlü iktidarlar gibi Amerika’da bu zehirlenmeden nasibini almış ve hususen siyaset-i hariciyesinde emperyalist bir tarz-ı siyaset gütmeye başlamıştır.

Netice-i kelam: Bu yazımda Ali Şeriati’nin, “Her hicret bir inkılaptır” tespitini açmaya çalıştım. Özellikle ben idrakiyle ve dini gerekçelerle olan göçler hem bireyleri hem de uzun vadede toplumları dönüştürmektedir. Belki de bunun nedeni, farklı kültürlerin ve düşüncelerin bir araya gelebilme enerjileri sayesinde olmaktadır. Göç ediş, insanların “öteki” olarak tasavvur ettiği toplumlarla tanışmasına vesile olmaktadır. Dolayısıyla Martin Buber’in ifadesiyle konuşacak olursak, Ben-O tecrübesi Ben-Sen ilişkisine çevrilmektedir. Zira Ben-O ilişkisi, bir özne ile nesne arasındaki ölü bir ilişki iken, Ben-Sen ilişkisi, içinde enerjisi olan dinamik bir ilişkidir. İşte bu ilişki, bir enerji meydana getirmekte ve bununla bireyler daha çabuk, toplumlar ise daha uzun vadede olumlu anlamda dönüşebilmektedirler.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar