Kur'an'da Muhâcir ve Ensar Kavramları

Kur'an'da Muhâcir ve Ensar Kavramları

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

“İslâm’ı ilk önce kabul eden muhâcirler ve ensar ile, iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah, onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük başarıdır.” (Tevbe 9/100)

Burada üç grup kimseden Allah’ın razı olduğu söyleniyor. Bunlar; muhâcirler, ensâr ve onlara güzellikle uyanlar. Bu yazıda ‘muhâcir ve ensâr’ kavramları üzerinde durmak istiyoruz.

Hicret-Muhâcir

Bunun aslı “hecera” fiilidir. Vâsıl olmanın/varmanın  tersidir. Bu da bir kimsenin başkasından bedenen, lisan ile, kalp ile ayrılması, ya da bu yollardan biriyle onu terk etmek, bir başkasıyla tıpkı onun yaptığı gibi alakayı, konuşmayı kesmek demektir.

Bu fiilin, şehvetin, arzuların, kötü ahlâkın ve hataların terk edilmesini anlattığı görüşü de var.1

Nitekim hadislerde bu anlamda geçiyor: “(İyi) Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kişidir. (Asıl) muhâcir de Allah’ın yasakladıklarını terk edendir.”  2

“... Kimin hicreti dünyalıklara veya bir kadınla evlilik ise; onların hicreti buna yönelik olur…”  3

Bu fiil Kur’an’da hicretin farklı durumları hakkında kullanılıyor. (Bkz: Ankebût 29/26. Nisâ 4/97. Mü’minûn 23/67. Meryem 19/46)

Rabbimiz vahyin başlangıcında Rasûlüllah’a; “Kötü şeyleri terket, onlardan uzaklaş” diye emretmişti. (Müdessir 74/5)

Yine Allah (cc) ona; “Onların (müşriklerin) söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl” diye emretmiştir (Müzemmil 73/10).  Buradaki hicret bedenen ayrılma anlamında değil, onların inanç, ibadet ve ahlâklarından, kötü ve yanlış sözlerinden uzaklaşma anlamındadır.

Birkaç âyette bildiğimiz, hicret etme, göç etme, evini/ülkesini hangi sebeple olursa olsun terk etme, uzaklaşma anlamında geçiyor. (Haşr 59:9. Ahzab 33:50. Enfâl 8:72, 75. Bakara 2:218.v.d.) Bu fiil kökünden gelen ‘mehcûr’; çirkin veya fena olduğu için terkedilmiş söz, şey. “Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.”

(Furkan 25/30) Bu hicret-terkediş kalple, ya da hem kalple hem de dille ayrılmadır.

“Hicran”; devenin diğerlerinden ayrılması, ayrılık. “Hecran”; tam bir ayrılış, tam bir uzaklaşma (Müzemmil 73:10) demektir. Bu âyette zımnen Peygamber’e iyi davranışı ve tatlı dili bırakmamaya çağrı var (Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 782). “Tehcîr”; birini hicret ettirmek, başka yere göçe zorlamak. 4

Kur’an’da Muhâcir

Sözlükte, sebebi ne olursa olsun bulunduğu/yaşadığı yeri terk edip başka yere gidene muhâcir, yapılan bu işe de hicret denir.5  (İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 15/23)

Terim olarak muhâcir; milâdi 622 yılında Allah’ın izni ve Rasûlüllah’ın göstermesi ile İslâm uğruna Mekke’den Medine’ye göç eden sahabeler topluluğu. Bunun çoğulu “muhâcirûn veya muhâcirîn”dir.

Kur’an’ın anlattığı elçilerin birçoğunun hayatında hicret olgusu var. Bunların bir kısmı kaçış, bir kısmı kurtuluş, bir kısmı daha uygun şartlarda görev yapma, bir kısmı Allah’ın emrini gerçekleştirme, bir kısmı yeni bir nesil ve toplum inşa etme amacına yönelikti.

Onların hicretleri hem bedensel yer değiştirmeyi hem de manevî terk etmeyi, uzaklaşmayı ifade eder. Mesela İbrahim’in (as) “Ben Rabbime muhâcirim (O’na hicret ediyorum)” (Ankebut 29/26) demesi her ikisini de ifade eder. Zira o hem kavminin inanç, ahlâk ve bâtıl geleneklerinden uzaklaştı, hem de günü geldi içinde büyüdüğü kavminin beldesini terk edip bugünkü Filistin topraklarına hicret etti.

Âdem’in (as) cennetten yeryüzüne gönderilmesi, Yûnus’un (as) inatçı kavminden uzaklaşması, Yûsuf’un (as) daha çocukken Kenan diyarından uzaklara götürülmesi, Ya’kub’un (as) Kenan diyarından ailecek Mısır’a göç etmesi, Musa’nın (as) önce Mısır’dan Medyen diyarına gitmesi, sonra kavmini Firavun zulmünden kurtarıp Filistin’e götürmesi, İsmail’in (as) daha küçük bir çocukken Filistin’den Mekke’ye bırakılması, Lût’un sapık kavmi terk etmesi hicret, bu peygamberler de muhâcir sayılır.

Muhâcir terim olarak her ne kadar Mekke’den Medine’ye göç eden sahabeleri anlatsa da, vahiy sürecinde ilk hicretin Habeşistan’a yapıldığını biliyoruz. İslâm’ın ilk muhâcirleri bu fedakâr Müslümanlardı.

Mekkeli müşriklerin İslâmî davete şiddetle karşı çıkmaları, İslâm’ı kabul edenlere baskı ve işkence artınca Peygamber (sav) bazılarına “emin bir melik (yönetici)” dediği Necaşi’nin ülkesi Habeşistan’a gitmeye izin verdi. Risâletin beşinci ve altıncı yıllarında iki defa gerçekleşen bu ilk hicrete 130 kadar sahabe katılmıştı.

Müşrikler, bunu anlayınca kendilerine göre suçlu olan bu kimseleri geri getirmek için elçi gönderdiler. Lakin adâletli kral Necâşi onları teslim etmedi. 6

Şüphesiz bu hicret o günkü şartlarda muazzam bir fadakârlık, imanda sebat, Allah’ın ve elçisinin 

vaadine güvendi. Mekke’deki evini, işini, çevresini, (kimisi) ailesini terk edip, bilinmeyen bir ülkeye, ne olacağı belli olmayan bir geleceğe gitmek kolay yapılabilecek bir şey değildi. Fakat onların güvenli ve dinlerini rahatlıkla yaşayabilecekleri, özgürlüklerine müdâhele edilmeyecek bir ortam gerekiyordu. Onu da şimdilik Habeşistan’da bulmuşlardı, ağır bedel ödemelerine rağmen.

Habeşistan muhâcirleri geçici de olsa baskıdan kurtulup güvenliğe kavuşmuşlardı. Lâkin Mekke’de kalan, hicret etmeyen veya edemeyenler, müşriklerin alay, baskı, maddi ve manevi işkencelerine maruz kalmaya devam ettiler. Bu durum, İslami davetin sesini ve Müslümanların sayısını arttırdıkça müşriklerin rahatsızlığı ve zulmü daha da şiddetlendi. Hatta Müslümanlara karşı üç yıl süren amansız boykot uygulaması bile devreye sokuldu. Müşrikler müminleri temel ihtiyaçlarını kısıtlayarak teslim olmaya zorladılar.

Bütün bu olumsuz gelişmeler Peygamber’i (sav) davet için daha uygun bir ortam arayışına mecbur etti. Bu amaçla yaptığı Taif seyâhati başarısız oldu. Ancak risâletin 11. yılında Medineli birkaç kişi ile görüşmesi ve ertesi iki yıl içinde yapılan Akabe biatları sonuç verdi. Rasûlullah’a Medine’ye hicret etmesi emredildi.7

Hicretten önce Mekke’de sesi boğulmaya çalışılan vahyin daveti, hicretten sonra 10 yıl, özellikle Hudeybiye barışından sonra 5 yıl içerisinde bütün Arap Yarımadası’na ulaştı. Hem davet hem siyasi güç hem de model olarak. Vahyin davetinin bu kadar kısa zamanda bu kadar coğrafyaya ulaşmasındaki başarıyı, eşi bulunmaz özveri ile yapılan hicrette ve bu hicretin muhâcirlerinin, onlara destek olan ensarın samimiyet, çaba ve fedakârlıklarında aramak lazım.

Rabbimiz bu seçkin muhacirleri farklı ifadelerle, bazı âyetlerde ise ensar ile birlikte methediyor. Yaptıkları fedakârlığa ve bununla hak ettikleri karşılığa dikkat çekiyor. (Bkz: Âli İmran 3:195)  “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden (çok çalışan) kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.” (Tevbe 9:20. Hacc 22:58. Bakara 2:218) Bu muhâcirler haksız yere yurtlarından uzaklaştırılmış, Allah’ın rızasını dileyen, güçsüz olsalar da Allah’ın dinine yardım eden kimselerdir (Haşr 59:8). Bu âyetlerden günümüzde Allah yolunda hicret eden, evini yurdunu terketmek zorunda kalan muhâcirlere de muştular var. Hem dünyada hem de âhirette.

Muhâcirliğin Sebepleri

Habeşistan’a hicret eden sahabeler, Mekke’de suç işleyen suçlular değillerdi. Ama muhâcir olmuşlardı. Zira Mekke site devleti önlerine tek seçenek koymuştu: İslâm’dan vazgeçmek. Rasûlüllah’ın ve sahabelerin hicreti tarihin akışını değiştirdi. İslâm ümmeti teşekkül etti, İslâm devletleşti. Arkasından muhteşem İslâm medeniyetleri doğdu. Mekke şartlarında bunun oluşmasına imkân yoktu.

Demek ki bir Müslüman toplum için başka bir yerde İslâmî toplum, otorite, hâkimiyet ve uygarlık kurabilmek üzere hicret söz konusu olabilir.

İslâm o günkü toplumda fiilen var iken hicretle ve Hudeybiye Anlaşması ile hukukî bir statüye kavuştu. Bundan dolayı Kur’an bu anlaşmayı “Apaçık bir fetih-başarı” diye niteledi. (Fetih 48/1)

İslâmî ahkâm maksatlarını gerçekleştirecek şekilde ancak İslâmî otoritenin ve Müslüman toplumun olmasıyla uygulanabilir. Büyük Hicret bunun yolunu açtı.

Bazı yerlerde Müslümanlar ya hâkim otoritenin ve gayrimüslimlerin baskısı yüzünden ya da İslam dışı uygulamaların yaygın olması sebebiyle Rabbine hakkıyla kulluk edemez. Bu durumda mümin başka bir emin beldeye göç edebilir. Belki böylesine bir hicret yeniden dirilişe, toparlanmaya zemin hazırlayabilir. Zaten hicret olayında bu şuur vardır.

Müslümanlar zalimlerle, haksızlıklarla, kötülüklerle, insan hakları ihlalleriyle mücadele ederken strateji değiştirme gereği duyabilir.

Bir beldede Müslüman insanlara yönelik alay, hakaret, haksızlık, sözlü ve fiili işkence gibi dayanılmaz hâller söz konusu ise hicret kaçınılmaz olur. Müslüman için bir beldede, “Ya İslami kimliğinden vazgeç ya da burada yaşayamazsın.” gibi bir tehdit söz konusu ise muhacirliği seçmek en iyisi olacaktır.

Müslüman’ın beldesi işgale uğrar, çabalara rağmen bu işgal sona ermezse, işgalciler baskı ve zulme başvururlarsa, Müslüman hicrete mecbur kalabilir.

Bir yerde Müslüman ekonomik ve sosyal açıdan perişan ise, kendinin ve ailesinin en zaruri ihtiyaçlarını karşılama imkânı kalmamışsa, bunları karşılamaya imkân bulacak başka yerlere hicret etmesi mümkündür.

İnsan için en önemli ihtiyaçlardan biri de güvenliktir. Sokakta, iş yerinde, evinde, eğitim alanında, pazarda… Bir beldede bu anlamda emniyet kalmamışsa, güvenlik tehlikeye düşmüşse, Müslüman’ın bir emin belde araması hakkıdır.
 

Yeri gelince Allah yolunda hicret ciddi bir sınavdır. İmanında samimi olanla, gevşek olanı ortaya çıkaran zor bir denemedir. Gün olur, kişi bu zor deneme ile karşı karşıya gelebilir.

Müslüman sürekli –İbrahim gibi- Allah’a doğru muhâcir, kötülüklerden, günahlardan hicret eden insandır.

O yüzden muhâciri şöyle tanımlamak mümkün: İmkanların tükendiği yerden imkânların üretilebileceği yere göç eden mümin. Ya da dönmek üzere geçici olarak ayrılan ideal insan.

Bir yerde hicret, muhâcirlik söz konusu ise, orada ensâr olmak da gündeme gelir.

Nasr-Ensâr

“Ensâr” kelimesinin kökü “nesara” fiili sözlükte, yardım etmek, yardımda bulunmak, korumak demektir.8  Nasara fiili, “min” ile “kurtardı”, “ala” ile “galip ve muzaffer kıldı” anlamına gelir. 9

Bu fiil ve türevleri Kur’an’da 159 yerde geçiyor. Fiil olarak pek çok âyette “yardım” anlamı verilmek üzere çeşitli formlarda, daha çok “Allah’ın yardımı” anlamında kullanıyor. (Bakara 2:286. Âli İmran 3:81, 122, 147. Tevbe 9:14, 25. Enbiyâ 21:77. Hacc 22:15. Âli İmran 3:160. v.d.)

Müminler dualarında; “Yarabbi Sen Mevlâmızsın, kâfirler topluluğun karşı bize yardım et” derler. (Bakara 2:286. Âli İmran 3:147)   

Allah (cc) peygamberlere ve iman edenlere dünyada ve hesap gününde yardım eder. (Mü’min 40:51)

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed 47:7. Bir benzeri: Hacc 22:40)   

“Allah (cc) dilediğine yardım eder, zafer verir.” (Rûm 30:5. Tevbe 9:14)

“Şüphesiz Allah’a karşı inkârcıların kendilerine yardım edecek askerleri yoktur ki hak ettikleri azabı savabilsinler.” (Mülk 67:20)

“İbrahim’in kavmi, onu ateşe atarak ‘Tanrılarınıza yardım edin’ dediler.” (Enbiyâ 21:68)

“Peygamber’e inanıp ona yardım edenler, ona inen Kur’an’a uyanlar kurtuluşa ererler.” (A’raf 7:157)

“Dinlerinde samimi olmayanlar Müslümanlar bir savaşa mecburen çıksalar söz verdikleri hâlde onlara yardım etmezler.” (Haşr 59:11-12)

“İnsanların tanrı diye uydurdukları putlar onlara asla yardım edemezler.” (A’raf 7:192, 197. Şuarâ 26:93. Yâsîn 36:74. Mü’min 40:29)

“Zalimlere meyledenlere ateş dokunur, lakin onlara ve zâlimlere Allah’tan başka yardım eden olmaz.” (Hûd 11:113. Kasas 28:81 Şûrâ 42:46. Mü’minûn 23: 65)

“Şefaatin olmadığı, fidyenin kabul edilmediği, kimsenin başkasına yardım edemeyeceği bir gün gelecek.” (Bakara 2:48, 123. Bir benzeri: Duhan 44:41)

Bu fiilin masdarı “nasr” 23 âyette geçmektedir ve nusret, “yardım, destek, zafer, kurtuluş” demektir. Nusret, özel yardım ve destektir. Meşru mücâdele eden ve çalışan, çaba sarfedenlerin başarılı olması için yapılan destektir.

“Peygamber’e inanıp ona yardım edenler, ona inen Kur’an’a uyanlar kurtuluşa ererler.” (A’raf 7:157)

“Dinlerinde samimi olmayanlar Müslümanlar bir savaşa mecburen çıksalar söz verdikleri hâlde onlara yardım etmezler.” (Haşr 59:11-12)

“İnsanların tanrı diye uydurdukları putlar onlara asla yardım edemezler.” (A’raf 7:192, 197. Şuarâ 26:93. Yâsîn 36:74. Mü’min 40:29)

“Zalimlere meyledenlere ateş dokunur, lakin onlara ve zâlimlere Allah’tan başka yardım eden olmaz.” (Hûd 11:113. Kasas 28:81 Şûrâ 42:46. Mü’minûn 23: 65)

“Şefaatin olmadığı, fidyenin kabul edilmediği, kimsenin başkasına yardım edemeyeceği bir gün gelecek.” (Bakara 2:48, 123. Bir benzeri: Duhan 44:41)

Bu fiilin masdarı “nasr” 23 âyette geçmektedir ve nusret, “yardım, destek, zafer, kurtuluş” demektir. Nusret, özel yardım ve destektir. Meşru mücâdele eden ve çalışan, çaba sarfedenlerin başarılı olması için yapılan destektir.

Bunların dört tanesinde “nasrullah-Allah’ın yardımı” şeklinde geliyor.

(Bkz: Bakara 2:214. Rûm 30:5. Nasr 110:1. Ankebût 29:10)

Mutlak yardım/zafer zaten Allah katındandır. (Âli İmran 3/126. Enfâl 8/10) Allah (cc) iman edenlere yardım etmeyi, zafer-başarı vermeyi de kendi üzerine alıyor. (Rûm 30:47. Enfal 8:62)

Allah (cc) kendine, kendi davasına yardım edenlere elbette en uygun yardımı yapar, dilerse zafere eriştirir. Allah bunu yapacak güçtedir. (Hacc 22:40. Enfâl 8:26)

Allah (cc) Rasulüllah’a apaçık bir fetihten sonra şanlı bir zaferle yardım etti. (Fetih 48:1-2)

Yalanlanan, kendilerine eziyet edilen peygamberler Allah’ın yardımı/nusreti gelinceye kadar sabrettiler. (En’am 6:34. Bir benzeri: Yûsuf 12:110)

Nasara fiilinin kökünün özne (fail) ismi “nâsır”, “yardımcı, yardım eden, zafer veya başarı veren” demektir. Çoğulu “nâsirîn” şeklinde. Kur’an’da 11 âyette geçiyor.

Kur’an’da helak edilen kavimlerin (Muhammed 47:13), sırların ortaya döküleceği günde günahkarların (Târık 86/10), inkâr etmekle kalmayıp Nebileri öldürenlerin (Âli İmran 3:22), Allah’ı inatla inkâr edenlerin (Âli İmran 3:56, 91. Nahl 16:37. Câsiye 45:34), putları veya nefislerinin hevâsını tanrı edinenlerin (Ankebût 29:25. Rûm 30:29) yardımcıları yoktur.

Mü’minlerin bir fayda bulurum umuduyla kâfirlere tabi olmaları gerekmez. Bilakis onların en büyük yardımcısı Allah’tır. (Âli İmran 3:150)

Yine bu fiil kökünden gelen “nasîr”; çok yardım eden, destekleyen demektir.

“en-Nasîr” olarak Allah’ın güzel isimlerinden biridir.10  “Yardım edip destekleyen, yardım ve desteğini eşsiz ve benzersiz bir biçimde yapan, yardım ve desteğinin bir sınırı olmayan, nasıl yardım edeceğini bilen, zafer ve başarı veren, mutlak yardım edici özne” demektir. 11

“Nasîr” kalıbı Kur’an’da 24 yerde geliyor. Bunların dördü doğrudan Allah’a nisbetle kullanılıyor.

“... ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır.” (Hacc 22:78. Enfâl 8:40)
 

“... Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.” (Furkan 25:31. Ayrıca bkz: Nisâ 4:45. Enfâl 8:40)

Geriye kalan 20 nasîr ismi biri hariç diğerleri olumsuzlama yoluyla Allah’tan başka yardımcı ve destekçi olamayacağını ifade eden, binası menfi cümleler hâlinde yer alır. Bunlar da dolaylı olarak Allah’ın en-Nasîr ismine işaret ederler.12

“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 2:107, 120. Ayrıca bkz: Tevbe 9:74, 116. Ankebut 29:22 v.d.)

Konumuz olan “ensâr” kavramı; işte bu “nâsır” veya “nasîr” fail (özne) isminin çoğuludur.

Kur’an’da, “ensâr” kelimesi 8 âyette geçmektedir. Birkaç tanesi genel yardımcı “nâsir/nasîr” anlamında, iki tanesinde ise Medineli sahabeleri niteliyor.  13

Kur’an zalimlerin (Bakara 2:270. Mâide 5:72. (Âli İmran 3:192) hiç yardımcıları olmadığını, isyanları sebebiyle tufanla cezalandırılan Nuh kavminin Allah’tan başka yardımcılar bulamadığını (Nûh 71/25) söylüyor.

İsa (as), kendilerini İslâm’a davet ettiği İsrailoğulları’nın inkârını görünce; “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler de; “Biz Allah’ın yardımcılarıyız” demişlerdi. (Saff 61:14)

“Allah’ın yardımcıları olmak” şeklindeki ifade Allah’a doğrudan bir yardım değil ‘Allah için yardım’ şeklinde anlaşılmalıdır. Ya da “Ben Allah’a giderken yardımcılarım kimlerdir? Allah’a iman etmiş ve nefsini Allah’a teslim etmiş, Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana yardım yapacak kimlerdir?”14 şeklindedir.  Bu zaten Âli İmran 3:52. âyette açıklanıyor.

Allah, (cc) “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun, tıpkı Havariler gibi...” buyuruyor. (Saff 61:14) Allah’a yardım etmenin O’nun dinine yardım, O’nun dinini hayata tatbik etme ve güzel temsil etme şeklinde anlaşılması gerekir. Bu davet günümüzde her Müslüman’a yöneliktir.

“Ensar” kavram olarak, Muhammed’in (sav) davetini kabul edip Müslüman olan, Hicret’ten sonra Peygamber’i ve Allah’ın dinini kabul ettikleri için Mekke’den çıkarılan muhâcirleri barındıran, koruyan ve destansı bir şekilde yardım eden Medineli sahabe topluluğunun özel adı, unvanıdır.

“Ensâr” sıfatını Kur’an özellikle muhâcirlere yardım edenler hakkında kullanmaktadır. Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre o bu isim ilk defa Kur’an’da yer almıştır.15

Ensâr, bu anlamıyla Kur’an’da iki âyette (Tevbe 9:100 yukarıda geçti) muhâcirlerle birlikte geçmektedir. Allah (cc) her iki topluluktan da razıdır. Onların tevbelerini kabul etmiştir. (Tevbe 9:117)

Kur’an, iman ettikten sonra Allah yolunda hicret edenler ile onlara yardım eden ensâra gerçek Müslümanlar diyor, onlar için üstün bir rızık olduğunu söylüyor. (Enfâl 8:74)

Ayrıca Haşr 59:9 ve Enfâl 8:72 ve 74. âyetlerinde “ensâr” ifadesi geçmemekle beraber Peygamber’e ve muhâcirlere yaptıkları hizmetler, gösterdikleri fedakârlıklar anılarak kendileri övülüyor.

Yine muhâcir-ensâr ayrımı yapılmaksızın sahabelerden övgüyle söz eden âyetlerin, onların bir kısmını teşkil eden ensârı da kapsadığı açıktır.  (Bakara 2:218. Enfâl 8:64. Tevbe 9:88-89. A‘râf 7:157. Feth 48:18-19, 29)

Kur’an’ın “ensâr” dediği, Rabbimizin övdüğü ve razı olduğu bu Müminler ne yaptılar ki bu şerefi ve iltifatı hak ettiler?

Bilindiği gibi Rasûlüllah (sav) peygamberliğinin 11. yılında (m. 620) hacc zamanı Medineli altı kişiye İslâm’ı tebliğ etmiş ve onlar da Müslüman olmuşlardı. Ertesi yıl 12 kişi, bir yıl sonra da 75 kişiyle birinci ve ikinci Akabe Biatları yapılmıştı. İkinci Akabe Biatı’nda Medineli Müslümanlar, Peygamberi malları ve canları pahasına koruyacaklarına, emirlerine uyacaklarına, her türlü yardımı yapacaklarına, hiç kimseden korkmadan ve çekinmeden Allah’ın yolundan gideceklerine söz vermişlerdi. (İbni Hişam, Siyer, 1/431-480)

Peygamberimiz (sav) Hicret’ten hemen sonra muhâcirler ile ensâr arasında kardeşlik kurdu. ensâr muhâcirleri öz kardeşleri gibi kabul etti ve ellerindeki her imkânı onlarla paylaşmak istedi. “... son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ettiler...” (Haşr 59:9)16

Böylece bütün varlıklarını Mekke’de bırakıp gelen muhâcirlere büyük ölçüde maddî ve mânevî destek sağlanmış oldu. Bu dayanışması sonucunda Peygamber’in (sav) Medine’de kurduğu çarşıda ticarî hayat canlanmış ve Medineliler Yahudiler’in ekonomik etkisinden kurtulmuşlardı.17  Onların arasındaki yardım ve kardeşliğin bir örneği daha görülmemiştir.

Ensâr, Akabe Biatları’nda Peygamber’e verdiği sözü tutarak, Müslümanlara ve Medine’ye saldıran iç ve dış düşmanlara karşı mücadele etti. Bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmediler. Mallarını ve canlarını ortaya koydular. Bütün zor anlarda desteklerini sürdürdüler, geri adım atmadılar ve hiçbir şeyden korkmadılar.

Kur’an, her iki grup Müslümanı da övmüştür. Peygamber (sav) müminlerin ensarı sevebileceğini, onları sevenlerin mükâfatının Allah tarafından sevilmek, onlardan nefret etmenin cezasının da Allah’ın buğzuna uğramak olduğunu açıklamıştır.  18

Ensâr, Peygamberimize ve onun davasına hayatı boyunca ve öldükten sonra da destek oldu. İslâmî davetin başka coğrafyalara ulaşmasına çaba gösterdiler. Sünneti hayatlarında koruyarak örnek oldular. Sonradan ortaya çıkan anlaşmazlıklara pek karışmadılar.

Onların hayatında İslâm için çalışmanın, fedâkarlığın, cömertliğin, yiğitliğin, kardeşliğin, Peygamber’e bağlanmanın, emre itaat etmenin, anlaşma ve iş birliğinin, diğer mümini kendi nefsine tercih etmenin (isar’ın), ilme düşkünlüğün, kısaca kulluğun güzel örneklerini bulabiliriz.

Günümüzde Ensâr Olmak

Kur’an mü’minlere şöyle diyor: “Ey iman edenler! Allah’ın (dininin) yardımcıları olun, tıpkı Meryem oğlu İsa’nın havârilere demesi gibi…” (Saff 61:14)

Bütün müminler, her devirde ve her yerde öncelikle İslâm’ı hayatlarında yaşayarak, onu birer canlı hayat hâline getirerek, onun güzelliklerini ahlâk olarak göstererek, diğer insanlara hidâyet örneği olarak; şartların uygun olmasına göre mallarıyla, imkanlarıyla, bilgi ve güçleriyle, gerekirse canlarıyla Allah’ın dininin yardımcıları olmalılar, tıpkı Ensâr gibi. (Enfâl 8/72)

Onlar, dünyanın neresinde olursa olsun, ezilen, hor görülen, müztez’af hâle getirilen, yurdundan sürülen ya da ülkesinden gitmek zorunda kalan muhacirlere ellerinden geldiği kadar ensâr olmakla görevlidirler.

Allah’ın yardımı, O’nun dinine ve O’nun muhtaç, müstazaf ve mücâhid kullarına yardım etmekle, yani “ensâr” olmakla gelir. Ayrıca Allah kendi yolunda muhâcir ve ensar olanları seveceği ve ödüllendireceği gibi güzellikle onlara tabi olanları da, onları örnek alanları da sever ve ödüllendirir. (Tevbe 9/100)



Kaynaklar:
1 İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 15/23. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 782

2 Buhârî, Îman/4 no:10, Rikâk/26 no: 6484

3 Buhârî, M. Ensâr/45 no: 3898

4 İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 15/25

5 İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 15/23

6 Hamidullah, M. İslâm Peygamberi (çev.), 1/119

7 Buhârî, Menâkubu’l- Ensâr/45

8 İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 14/269. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 753

9 İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/22

11 İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/22

11 İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/22

12 İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/25

13 İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 14/269

14 Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (Sad.), 2/368

15 Buhârî, M. Ensâr/1 no: 3776

16  Buhârî, Ferâiz/16 no: 6747

17   Algül, H. TDV İslâm Ansiklopedisi, 11/151

18  Buharî, M. Ensâr/4 no: 3783-3784. Tirmizî, Menâkıb/66 no: 3900

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar