Müslümanca varoluş: Muhacirlik ve Ensarlık

Müslümanca varoluş: Muhacirlik ve Ensarlık

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Birçok özellik gibi kaygılanmak da insanın sahip olduğu önemli özelliklerden birisidir. İnsan doğasında kaygılanmak vardır; çünkü insan yaptığının da yapacağının da nasıl bir netice vereceğinden emin olmak ister. İnsan mükemmel bir yaratıcılığa sahip olmadığı için, yaptığının da yapacağının da şu ya da bu açıdan bir eksiklikle mâlûl olma ihtimali olacaktır. İnsan için oluşan her bir eksikliğin beraberinde bir bedeli de getirmesi beklenmelidir. Yine aynı zamanda her eksikliğin getireceği bedeli, bilinmeyen sorunların kapısını açacak birer anahtara benzetebiliriz. O sebeptendir ki insan, varlığını sürdürdüğü düzlemin emin bir düzlem olmasını istediği için kaygılanır. İnsan hem yaptığından hem de yapmadığından, hem bu gününden ve hem de yarınından kaygı duyar. Kaygıların asgari düzeyde kalması için insanın ne yaptığını bilmesi gerekir. İnsanın ne yaptığını bilmesi için de, yaptığının ne anlama geldiği ve nasıl bir kapsama sahip olduğu hususunda bir öngörüye sahip olması gerekir. Bütün öngörüler ve öngörüleri oluşturma süreçleri, aklın aktif kullanımını gerektiren süreçlerdir. Genel olarak insanın bir varoluşa sahip olmasının, böylesi bir düşünsel ve yaşamsal sorumluluğu gerektirdiğini söylemek mümkündür.

İnsanın varoluşu değerler üzerinden gerçekleşmektedir. Değerlere, yargı hâlini almış doğrular olarak bakabiliriz. Her insanın bir varoluş sürecini yaşaması için “insan” olma niteliğini koruması gerekir. İnsan, öncelikle dürüstlük vasfını muhafaza etmelidir. Doğru veya yanlış kabul ettiği değerlere uygun bir şekilde davranmalıdır. Böylece hayatında çelişkilere yer vermemelidir. Bir insanın hayatı kısmen veya tamamen yalan üzerine inşa edilmişse, o insan için bir varoluş sürecinden söz etmek doğru olmaz. Yani insan için varlık-yokluk fiziksel olmaktan çok fikirsel bir duruma işaret etmektedir. Onun içindir ki şu yargıları ileri sürmekte bir beis olmayacaktır: Bir insan, fiziksel olarak var olduğu hâlde hiçbir değere tekabül etmeyen bir yaşama sahip ise o zaman o insan, aslında bir nevi yok hükmündedir. Bunun aksine bir insan, fiziksel olarak yok olduğu hâlde değerler üzerinden bir yaşam sürdürmüş ise o zaman o insan aslında var hükmündedir. İnsanın “değer”ler üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutulması, bu şekilde kategorik bir konumlandırma ile ele alınması, hem anlamsal hem de varoluşsal belirsizliği ortadan kaldıracaktır.

İnsanın varoluşsal mücadelesi bu dünyada olduğu hâlde, sadece bu dünyadan ibaret değildir. Eğer bu böyle kabul edilirse –ki bu, günümüzün egemen anlayışı olarak devam etmektedir- o zaman insan büyük bir tuzağa düşmüş demektir. Hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın eğer bir insan, varoluşunu sadece bu dünya yaşamının sınırlarına hapsetmişse, önünü kapatmış ve karanlık bir yaşamın çıkmazına saplanmış demektir. Bu durumda dünya, varoluşu gerçekleştirme yeri olmaktan çıkarak varoluşun önünde bir engele dönüşmüş olur. Oysa bu dünya, varoluşu kolaylaştıran fiziki ve fiilî yapısıyla yararlanılması gereken bir kitap gibidir. Dünya, fiziki ve fiilî yapısıyla aklını kullanan insanlar için net mesajlar verir. Sayısız insanın gelip geçtiğini ama hiçbirinin fiziki manada, kesintisiz bir varoluşsal kalıcılığı elde edemediğini her gün tekrarlanan ölümlerle âdeta haykırır. Bu kesintisiz haykırışlar bir kâbus olarak anlaşılmamalıdır. Aksine yol gösterici bir meşale olarak görülmelidir. Bu yol gösterici meşaleyi fark ettirecek değersel fıtri özgünlük her insanın yapısında vardır. İnsan değersel fıtri özgünlüğünü yitirmediği zaman, yanılgı ve yanılsamalardan emin olarak bir istikamet sahibi olabilir. Sahip olunacak bu istikameti, varoluşu gerçekleştirme yürüyüşü olarak da adlandırabiliriz.

Müslümanca Varoluş

Varoluşun iradeyle, iradenin de akılla ilgisi dikkate alındığında, insanın yapmış olduğu tercihler bakımından özgür olması gerekir. Özgür olmayan kimselerin tercihte bulunarak sorumluluk alması mümkün olmaz. Müslümanca varoluşu doğru anlamak için yeni bir dile ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü İslam’ın “teslimiyet”, Müslümanın ise “teslim olan”

“Hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın eğer bir insan, varoluşunu sadece bu dünya yaşamının sınırlarına hapsetmişse, önünü kapatmış ve karanlık bir yaşamın çıkmazına saplanmış demektir.”

şeklindeki tanımı günümüz koşullarında yanlış anlaşılmaya müsait bir tanımdır. Bu tanımlamanın özgürlük ve varoluşla bir çelişki oluşturduğunu söyleyecek kimseler için ikna edici izahlar yapılmalıdır. Her söylenenin anlam olarak bilince arz edilmesi ve bilinçle birlikte yaşamsal alana çıkarılması gerekir. Teslim olmanın aklı, bilinci, tercihi ve sorumluluğu devre dışı bırakan içeriğiyle bir varoluş sürecinde yer almanın izahı zordur. Öyle ise İslam’ı da Müslümanı da içeriğine uygun başka bir dille izah etmek gerekir.

Müslümanca varoluş süreci tercihle başlayan bir süreçtir. Bir kimse kendisinin Müslüman olduğuna karar verdiği zaman bunun ne anlama geldiğini bilmelidir. Bu, hem söyleyen ve hem de söylenen açısından önemli bir durumdur. Hayatı anlamlı kılacak olan şey, söylenenlerin de yapılanların da anlamına varılarak yapılmasıdır. Bu böyle olmadığı zaman, Müslüman adına bir varoluştan söz etmemiz mümkün olmayacaktır. Onun için acilen yapılması gereken en önemli şey, Müslümanın kendi diline sahip olmasıdır. Müslüman kendi diline sahip olduğu zaman, başka dillerin de olumsuz etkilerinden korunmuş olacaktır.

Müslümanca varoluşun tercih aşamasından sonraki en önemli göstergesi, yaptığı tercihleri hayata taşımak olmalıdır. Müslüman sadece söz ile yetinmez. Söz çok önemli olmakla birlikte, daha da önemlisi sözün gereğini yapmaktır. Bir kimse Müslüman olduğunu söyledikten sonra Allah’tan başka İlah kabul etmez, yalan söylemez, verdiği sözü çiğnemez, hayatın her alanında adaleti gözetir… Şayet bu böyle değilse

“Müslümanca varoluşun en karakteristik özelliği şudur: Karşılaştığı her türlü hal ve durumu sorgulayıcı bir mantıkla ele almaktır. Müslüman hem kendisini ve hem de muhatap olduğu nesne ve olguları sorgular.”

sözü ve özü çelişmiş olur ve Müslümanca bir varoluş sahibi olamaz. Şu hakikat Müslüman’ın zihninden hiçbir zaman çıkmamalıdır: “Yapmayacağı şeyi söylememelidir.”1  Bu durumun ciddiyeti anlaşılmadan yapılması gereken varoluşsal edimler de sadece birer söylemden öteye geçmeyecektir.

Müslümanca varoluşun en karakteristik özelliği şudur: Karşılaştığı her hâl ve durumu sorgulayıcı bir mantıkla ele almak. Müslüman hem kendisini ve hem de muhatap olduğu nesne ve olguları sorgular. Zaten Müslüman iman etmeden önce de ister istemez bir sorgulama süreci yaşar. Her anlama ve her tanıma bir sorgulamadır. İbrahim peygamberin yaptığı bundan ibaretti. Hazreti Peygamber’in yaşadığı Hira süreci bundan ibaretti. Sorgulamayı insan fıtratında var olan ve sürekli faal olan bir akli özellik olarak tanımlayabiliriz. Öyle ise insan bu sorgulama özeliğini niçin kullanmalıdır? Asıl önemli olan soru bu olmalıdır. Burada başka konulara pencere açmadan şu cevabı verelim: Hakikat.

Hakikatle olmak hakikatli olmaktır. Hakikatle yapılanmak hakikati ayakta tutmaktır. Hakikatle yaşamak hakikati yaşatmaktır. Bunlar varoluşun en esaslı temelini oluşturan ana sütunlardır. Bu sütunların hayata dokunan tarafıyla olması gerekeni şöyle izah edebiliriz: Hayatın bütün evrelerinde hakikatle beraber olmak için, en önemli tutamak adalet tutamağıdır. Öncelikle öznel manada insanın kendisine ve sonra da diğer varlıklara karşı adil vasfıyla davranması gerekir. Müslümanca varoluş dediğimiz zaman, Müslüman’ın başta kendisiyle olmak üzere bütün varlıkla ilişkisinin adalet ve hidayet kaynağı olan Kur’an ve peygamber örnekliği merkezinde yürütmesi akla gelmelidir. Burada özne olan Müslüman’ın kolaycılığa kaçmaması gerekir. “Peki bu ne demek?” Hayatla ilgili yapılması gereken bütün yorumlar yapılmış diyerek karşılaştığı sorunları yüzyıllar öncesindeki içtihatlara havale etmemelidir. Eğer her içtihada bir yorum nazarıyla bakacak olursak, her Müslüman’ın da şöyle veya böyle bir içtihat etme sorumluluğu ortaya çıkıyor. Özellikle de idari siyaseti oluşturan yol ve yöntemler hususunda adaleti temin edecek yeni imkânları oluşturmak için yoğun bir içtihat faaliyeti her Müslüman’ın boynunun borcu olarak görülmelidir.

Bugün Müslümanlar olarak bizler, Müslümanca varoluş krizinin zirvede olduğu bir zamanda yaşamaktayız. Kur’an ve peygamber örnekliğinin referans olarak görülmediği bir dünyaya “İslam dünyası” denmektedir. Kur’an ve peygamber örnekliğinin referans kabul edilmediği bir topluluğa “Müslüman topluluk” denilmektedir. Böylesine akıl almaz bir yanılsama önce fark edilmelidir. Fakat bunun için de işin hakikatini merak etmek gerekiyor. Adı konulmuş veya konulmamış bir sürü büyü ve mitoloji hayatın her tarafını İslam adına kuşatmış durumdadır. Bunlardan kurtulmak gerekir. Onun için de anlamlı ve nitelikli bir hicret seferberliğine ihtiyaç vardır.

Yeniden Bir Hicret Seferberliği

Hicret denince Peygamber Efendimiz’le arkadaşlarının Mekke zulüm ortamını terk etmek için yaptıkları arayışlar akla gelmektedir. Akabe buluşmaları ve inandığı gibi yaşamak üzere bütün varlıklarından vazgeçen muhacirler ile gelen muhacirlere evlerini, gönüllerini ve bütün imkânlarını sunan ensarın tarifsiz fedakârlıkları her zaman Müslümanlar için eşsiz bir mektep olma özelliğinde olmuş ve şüphesiz olmaya da devam edecektir. Bu ilk muhacir ve ensarı oluşturan öncü liderleri örnek almak, onların izinden gitmek bütün Müslümanlar için sorumluluk düzeyinde ele alınması gereken bir durumdur. Rabbimiz, Tevbe Suresi yüzüncü ayette, Allah’ın muhacir ve ensarın ilkleri ile güzel davranmada onlara uyanlardan razı olduğunu ve onların da Allah’tan razı olduğunu bildirmektedir. Bir ödül olarak da içinde sürekli kalacakları, zemininde ırmakların aktığı cennetlerin hazırlanmış olduğunu da haber vermektedir. İşte bunun büyük bir başarı/kurtuluş olduğu belirtiyor.

Her başarının/kurtuluşun zorlu bir sınavın sonucu olduğunu bilmek gerekir. Her sınav aşılması gereken akabelerden oluşmaktadır. Akabesiz sınav olmadığı gibi, sınavsız da başarı düşünülemez. Her hicretin bünyesinde, sarp yokuşlar, dar geçitler ve tehlikeli mağaralar vardır. Dahası ölümün nefesinin bütün haşmetiyle işitildiği yolculuklar vardır. Böylesi tehlikeli yolculukları insan niçin göze alır? İşte burada iman devreye giriyor. Hicret bir bakıma imanın sınavı olmaktadır. Yani iman ettiğini söyleyen kişinin gerçekten iman edip etmediği hicretle gün yüzüne çıkmaktadır. Hicret, Allah’ın yol göstericiliğinde yapılan kesintisiz bir yolculuğun adıdır. Bu yolculuğun kesintisizliği zamansal ve mekânsal olmaktan çok, fikirsel ve zihinseldir. Yani yolculuk Medine’ye varmakla biten bir yolculuk değildir. Medine’ye varmak bir bakıma ilk aşamayı oluşturur. Medine’de sürdürülen toplumsal hayatın zamanla niteliksel seviyesinin arttırılması için her gün daha iyiye doğru yapılan yolculuk ise ikinci aşamayı oluşturur. İkinci aşamada yapılan yolculuğun zaman ve mekân sınırlaması yoktur. Hicret seferberliği derken kastettiğimiz şey, söz konusu niteliksel yolculukla ilgili bir seferberliktir.

Muhacirlik ve Ensarlık

Eğer bir hicretten söz ediyorsak, bir muhacirlikten de söz etmiş oluyoruz. Hicreti terim olarak ele almayı gerektiren olayları Peygamberimiz ve arkadaşları varoluşsal bir milat olacak düzeyde yaşadılar. Vahyin indirilmesiyle birlikte Allah’a olan yönelme şeklindeki hicret, Müslümanların zamanla çoğalmaları statükonun tahammül sınırlarını yıkınca Mekke’de yaşam koşulları kalmadığı için başka yerlere göç etme ihtiyacına dönüştü. Çünkü statüko sahibi Mekkeli müşrikler, bu yeni söylem, dil ve vizyonu statükonun geleceği için çok tehlikeli buluyordu. Her açıdan bir devrim olan bu yeni söylemi sahiplenen Müslümanların tarihteki en önemli olay olan hicretle başlattıkları yürüyüşün bir gereği olarak, bütün bağlılıklarını terk ederek Allah ve Resulü’ne bağlanmış, bütün dünyevi konforlarını terk ederek eşsiz fedakârlıklarda bulunmuş ve böylece başkaldırmak suretiyle şanlı bir direnişin sembolü olmuşlardır. Bu direnişi ortaya çıkaran paydaya baktığımız zaman, zalimlerin zulmünü görmekteyiz. Zulüm karanlık demekti, hayatın zehirlenmesi demekti, nefes alamamak demekti. En büyük zulüm olan şirkten, en büyük adalet olan tevhide yönelen muhacirler, böylece ahlaki bir yaşamın temellerini de atmış oldular.

Muhacirler teslim olmayarak zorbalığı, sömürüyü ve istismarı reddediyorlardı. Tekelci, zümreci ve oligarşik tahakküme isyan ediyorlardı. Muhacirler sıradan bir yolculuk yapmıyorlardı. Onların yolculuğu karanlıktan aydınlığa, kula kulluktan Allah’a kulluğa doğru yapılan bir yolculuktu. Her zamanın hicreti ve her zamanın muhacirleri farklı olmasına rağmen, muhacirlik olgusu en geniş ve en derin anlamıyla insanlığın silinmez kaderini oluşturmuştur. Yani muhacirlik fıtri bir özellik olarak her insanın yaşadığı ve yaşamak zorunda olduğu bir yürüyüştür. Her insan bir arayış içinde olur. Daha iyiyi, daha doğruyu, daha faydalı olanı, yani en hakiki olanı bulmak ve elde etmek ister.
 

Onun için hem zihinsel olarak, hem de fiziksel olarak sürekli bir arayış, sürekli bir yürüyüş içinde olur. Müslümanlar özelinde muhacirlik, Allah’ın çizmiş olduğu sınırlar içinde her gün bir önceki günden daha çok hakikati kucaklamak, hakikatle birlikte olmak ve bu şekilde Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Müslümanın bu hali dünya hayatında sürekli değişim ve dönüşüm istikametinde olduğu için, tam manasıyla muhacirlik nitelemesini hak etmektedir. Müslümanın bu nitelikten uzaklaşması durumu, çok esaslı bir sapma anlamına gelecektir.

Muhacir ve muhacirlik nasıl ki farklı ise, ensar ve ensarlık da farklıdır. Muhacir olmasaydı ensar da olmazdı. Özü itibarıyle Müslümanca bir varoluşu gerçekleştirmek isteyen müminler, var olan siyasi, sosyal ve ekonomik engeller sebebiyle hicret etmek zorunda kalırlar. Bu zorunluluktan başka dikkate alınması gereken bir zorunluluk daha vardır ki o da gidilecek yerin güven verici bir yer olmasıdır. Gidilecek yerde de Müslümanca varoluşu engelleyecek sebepler olacaksa o zaman hicret etmenin bir anlamı olmayacaktır. İşte güvenli yerin en önemli unsurunu ensarlık paydasında toplamak mümkündür. Muhacir için hicretin tamamlayıcı ayağını ensar oluşturmaktadır. Yukarıda değinildiği üzere muhacir olmadan nasıl ki ensar olmuyorsa, ensar olmadan da muhacir olmayacaktır. Bizim açımızdan önemli olan husus şudur: Hicret ve hicreti oluşturan olgusal durumların tarihte yaşanmış bitmiş olgular olmadığının dikkate alınması. Şüphesiz Peygamberimiz ve arkadaşlarının hicreti, tarihe başlangıç olacak kadar önemli bir dönüm noktasıdır. Fakat o hicret orada bitmiş olup, hicretin o zamanki özneleri olan muhacir ve ensar da ömürlerini tamamlamıştır. Ama bu bitmiş çok önemli tarihi hadiseden geriye kalıp bitmeyecek ve Müslümanlar var oldukça devam edecek olan ise muhacirlik ve ensarlıktır. Biz yaşayan Müslümanları en çok ilgilendiren taraf hicretin bu olgusal tarafıdır.

Tevbe Suresi yüzüncü ayette, muhacir ve ensarın önderlik yapan ilklerinden ve iyilik yolunda onların izini takip edenlerden söz edilir. Bu ayetten hareketle, günümüze ve geleceğe intikal ederek izlenmesi gereken olguların muhacirlik ve ensarlık olduğunu söylemek mümkündür. Zaten varoluşsal nitelikler bakımından bütün Müslümanların muhacirlik ve ensarlık ruhuna sahip olması gerekmektedir. Çünkü bu ruha sahip olmadan, dünya hayatını bir başarı hikâyesi olarak ahirete taşımak mümkün olmayacaktır. Söz konusu muhacirlik ve ensarlık ruhunun Müslümanlar açısından varoluşsal bir gösterge olduğunu unutmamak gerekir. Böylesine önemli ve hayati bir tespite vardıktan sonra, bu tespit doğrultusunda hayatımızda var olan tanıklıkların değerlendirmesini yapmanın zorunluluğuyla öz eleştirilerde bulunmak gerekir. Özellikle günümüzde kendisini Müslüman olarak kabul eden herkesin öz eleştiri vasfıyla edimlerde bulunması önemli bir sorumluluğun ifası olacaktır. Ayrıca her Müslüman, ensarlık ruhunun bir gereği olarak hem eleştiri hem de öz eleştiri hususunda edep dairesinde birbirine destek vermek zorunluluğuyla hareket etmelidir. Fakat bu önemli ve zaruri husus bugünkü Müslümanlar için âdeta birbirlerinin kanını dökmenin sebebi hâline gelmiştir. İnsanlık için, Müslümanlık için hayat veren bir durum nasıl hayat alan bir duruma dönüşebilmiştir? Bu yaman çelişki ortadan kalkmadan Müslümanca bir varoluşun gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.

Bugün Müslümanların içinde bulundukları duruma baktığımız zaman, hakikaten içler acısı bir tablo ile karşılaşmaktayız. Normal şartlar altında aynı değerlere sahip insanların barış ortamında olması beklenir. Fakat Müslümanlar Kur’an gibi bir kitap ve örnekliği açıkça ortada olan bir Peygambere rağmen barış ortamı değil savaş ortamı şartlarını yaşamaktadır. Müslümanlar kadar kendileriyle çelişen başka toplulukların olması mümkün olmasa gerektir. İslam dünyası olarak tabir edilen coğrafyalarda, cahiliye sıfatını almış her şey vardır. Ehliyet ve liyakatten uzak yöneticiler, eğitimden ekonomiye ve adaletten bilime, hayatın bütün alanlarında sadece bunalım ve kriz üretmektedir. Müslümanlar bulundukları coğrafyalarda hiçbir zaman çözümü olmayacak kronik sorunlarla âdeta birbirlerini tüketmektedir. Bütün sorunlar egemen güçlerin hesaplarına uygun olacak şekilde Müslümanların kucaklarına konmuş gibidir. Dünyaya vaziyet eden egemen güçlerin yaşam tarzlarına olan hayranlık, tiryakilik derecesinde bir bağımlılıkla takip ve taklit edilmektedir. Bütün bunların temel sebebini, sahip olunması gereken Müslümanca varoluş duyarlılığından mahrumiyet oluşturmaktadır.

Bugün Suriye, Irak, Afganistan başta olmak üzere bütün dünyada gerek savaş ve gerekse başka sebepler dolayısıyla, Müslümanlar bulundukları yerlerden göç etmek zorunda kalıyorlar. Her ne sebeple olursa olsun muhacirliğe mecbur edilen Müslümanlar, gittikleri yerlerde ensarlık ruhuna sahip Müslümanlar yerine, sadece adı Müslüman olan acayip insanlarla karşılaşıyorlar. Müslümanların Medine’de sergilemiş oldukları sahiplenmeden eser yok. Eğer Müslümanların Müslümanca bir varoluşa sahip olup olmadıkları görülmek isteniyorsa, değişik yerlerden bulunduğumuz yerlere gelmiş olan Müslümanlara reva görülen durumları gözlemek yeterlidir. Müslümanların içinde bulundukları yüz karası durumlardan kurtulması gerekir. Bunun için de kesintisiz Müslümanca bir varoluş hâli için bir hicret seferberliği başlatılmalıdır.

Müslümanca bir varoluş için, büründüğümüz olumsuz bütün örtülerden kurtulmamız gerekir. Zaman, uyuma zamanı değil ayağa kalkma zamanıdır. Aynen Müddessir Suresi’nde belirtildiği gibi: “Rabbini tekbir et, elbiseni temizle ve her türlü ağırlık ve günahtan hicret et!” Fakat bunları yapmak için bir ayrılışın da gerçekleşmesi gerekir. Bu ayrılış zaman ve şartlara göre değişebilmektedir. Vahyin rehberliğinde Peygamber dönemindeki ayrılış Mekke’den başlamıştı. Bugünkü ayrılış ise doğru bildiğimiz bütün yanlışları tespit edip o yanlışlardan ayrılış şeklinde olmalıdır. Bu ayrılışın karşısına çıkabilecek sosyal, siyasi ve ekonomik bütün engellemeler, Mekke’de olduğu gibi, bugün de dikkate alınması gereken en büyük sınav soruları olarak karşımızda durmaktadır.

“Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzelce ayrıl.” (Müzemmil, 73:10)

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar