Müstekbirlik, Müstazaflık ve Göç/Hicret

Müstekbirlik, Müstazaflık ve Göç/Hicret

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Yüce Allah yeryüzünde insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etmeleri için yaratmıştır. (Zariyat 51/56). Bütün insanlar dünyaya gelirken birbirlerinden hiçbir üstünlüğe sahip olmadan doğarlar. Başka bir ifade ile doğuştan kimsenin kimseye bir üstünlüğü veya ayrıcalığı yoktur. Allah katında insanların en üstünü veya en değerlisi, ona itaatsizlik etmekten en çok sakınanlardır (Hucurat 49/13). İnsanlar arasında üstünlüğün veya aşağılığın, iyiliğin veya kötülüğün bundan başka ölçüsü yoktur.

Yeryüzündeki ve denizlerdeki bütün nimetler insanlara ortak olarak yaratılmıştır. İnsanlar kendi çabaları ve imkânlarıyla bunlardan kazanırlar veya edinirler. Onun için muhtaç olan insanların bu ortak mülkiyetten elde edilen özel mülkiyette de hakları devam etmektedir. Bunlar zekât, infak, sadaka ve diğer yollarla sahiplerine verilir. Bu temel ölçülerle değerlendirildiğinde müstekbirlik, hakkı olmadan başkasına üstünlük taslamak, egemenlik kurmak, ezmek ve sömürmektir. Kısaca Allah’ın vermediği bir üstünlüğü ve egemenliği taslayarak başkalarına haksızlık yapmaktır. Müstazaflık da şu veya bu şekilde ezilmek, zulme uğramak, güçsüzleşmek ve köleleşmektir.

Müstekbirlik ve müstazaflık doğuştan gelen yahut Allah’ın dayattığı bir durum değildir. Aksine insanların yaptıkları sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Müstekbirlik, bütün şekilleriyle kötü ve haram olduğu gibi Allah’a kulluk ve insanca yaşamak için yapılan mücadelenin bir sonucu olarak meydana gelen müstazaflık da kabul edilir veya normal bir yaşam değildir. Onun için müstazaflıktan kurtulmak amacıyla mücadele etmeyen toplumların ahiret günü bunun cezasından kurtulmak için ileri sürecekleri mazeretlerin geçerli olmadığını müstazaflarla müstekbirler arasında geçen şu diyalog ortaya koymaktadır:

“Hesap günü Rabbinin huzurunda el pençe divan durdukları zaman o zalimlerin hallerini keşke şimdiden görebilseydin! Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında inkâr etme suçunu birbirlerine atacaklar. Dünyada iken müstazaf/güçsüz durumda olan kâfirler, güçlü azgın liderlerine/müstekbirlere, “Bizi bu duruma siz düşürdünüz, siz olmasaydınız biz kesinlikle mümin kimseler arasında yer alırdık” diyecekler.

Müstekbir azgın liderler de güçsüz bırakılan/müstazaflara şöyle diyecekler: “Ne yani, size doğru yol gösterildikten sonra o yola girmeye karar verdiniz de biz mi sizi alıkoyduk. Tam tersine, kâfirlik bizzat kendi tercihinizdi”.

Bu defa, güçsüzler, kibirli ve azgın liderlerine şöyle diyecekler: “Hayır! Gece gündüz işiniz gücünüz hile, tuzak kurmak, bizi yoldan çıkarmakla meşgul olmaktı. Bize hep Allah’a karşı nankörlük etmemizi, ona ortak koşmamızı emrediyordunuz.

Nihayet hepsi cehennemdeki azabı gördüklerinde yaptıklarına derin pişmanlıkla için için yanacaklar. Biz de o kâfirlerin boyunlarına kızgın demirden halkalar geçireceğiz. Bu ceza, onların işlediği günahların karşılığından başka bir şey değildir” (Sebe’, 34/31-33).

“Kendilerine kötülük eden kimselere gelince; melekler onların canlarını alırken, “Söyleyin bakalım, siz inancınız uğrunda ne yaptınız?” diye soracaklar. Onlar, “Ne yapabilirdik ki? Biz baskı altında yaşayan, çaresiz bırakılan, itilip kakılan kimselerdik” diye cevap verecekler. Bunun üzerine melekler onlara “Demek öyle! Peki Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi? Oradan başka yere hicret etseydiniz ya!” diyecekler. İşte onların ahirette varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir yerdir cehennem!” (Nisa 4/97).

Ezilen, güçsüz ve müstazaf duruma düşürülen insanların kurtuluşu ve özgürleştirilmesi için Müslümanların mücadele etmesini, gerekirse savaşmasını Yüce Allah emretmektedir. İslam’da cihadın düşmanın saldırısına karşı yapılan savunma savaşı değil, egemenlikleri altına alarak köleleştirdikleri halklara davet ve tebliğin ulaşmasını engelleyen egemen müstekbirleri bertaraf etme, engel olmaktan çıkarma savaşı olduğunu söyleyen âlimlerin tezi bu anlayışa dayanmaktadır.

“Ey müminler! Baskı ve zulme maruz kalan çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar için, “Rabbimiz! Halkı zalim olan bu memleketten bizi kurtar, katından bize sahip çıkıp yardım elini uzatacak birilerini gönder” diye feryat eden insanlar için, Allah yolunda niçin savaşmıyorsunuz? Müminler Allah yolunda savaşırlar, kafirler ise tağut yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarına karşı savaşın, şüphesiz şeytanın hile ve komplosu zayıftır” (Nisa 4/75).

“İman eden, hicret eden, malları ve canlarıyla Allah yolunda mücadele eden müminler ile onlara yer-yurt verip kucak açan ve destekleyen müminler, işte onlar birbirlerinin gerçek dostu ve yardımcısıdırlar. İman edip henüz hicret etmeyen müminlere gelince, böyleleri müşrikler arasında yaşamaktan vazgeçip sizin yurdunuza hicret etmedikleri sürece onları koruyup kollama sorumluluğunuz yoktur. Bununla birlikte imanlarından dolayı maruz kaldıkları baskılardan kurtulmak için sizden yardım isterlerse onlara yardım etmelisiniz…” (Enfal 8/72).

Unutmayalım ki müstekbirleri yaşadıkları toplum ortaya çıkarır. Çünkü hiçbir toplum hak ve özgürlüklerinden ve onurlu yaşamaktan vazgeçmedikçe hiçbir güç onu sürekli ezemez veya esir edemez. Onun için Haman, Karun, sihirbazlar, din adamları, askerler ve kesin olarak itaat eden horlanmış bir halk olmadan asla bir Firavun oluşmaz. Bu gerçeği herhalde müstekbirlerin başında gelen Firavun örneğinde görüyoruz. Çünkü Firavun’un müstekbirliğine toplum boyun eğdiği ve itaat ettiği için Firavun müstekbirlik yapmıştır. Yüce Allah bunu şöyle anlatır:

“Firavun kavmine şöyle seslendi: Ey kavmim! Şu Mısır ülkesinin tek hâkimi ben değil miyim? Ayaklarımın altında akıp giden şu ırmaklar, bana ait değil midir? Muhteşem gücümü ve saltanatımı görmüyor musunuz? Yoksa ben, meramını anlatmaktan aciz olan şu zavallı 

adam (Musa)’dan daha üstün değil miyim? Musa zavallı biri değil de, asil bir kişi ve gerçek bir peygamberse niçin onun boynuna tanrısı tarafından altın gerdanlıklar, kollarına bilezikler takılmamış yahut onun yanında niçin melekler gelmemiştir?!

Firavun kavmini horlayıp ezdi. Onlar da yoldan çıkmış bir toplum oldukları için kendisine itaat ettiler/boyun eğdiler. Nihayet onlar bizi kızdırınca hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suda boğduk. Böylece onları gelecek nesiller için geçmişten kötü bir örnek yaptık” (Zuhruf 43/51-56).

Müstekbirlik eğilimi fıtrattan sapma ve Allah’ın ölçülerini tanımama sonucu olarak doğar. Allah’ın verdiği imkânlara sahip olmak ve kullanmak yaratılış amacına uygun ve onun öğretilerine göre olması gerekirken insan ya zalim ya da mazlum olarak Allah’ın gösterdiği yolun dışına çıkmaktadır. Kendi varlığı başta olmak üzere her şeyini Allah’a borçlu olan, dünya ve ahiret mutluluğu onun öğretilerine göre inanmaya ve yaşamaya bağlı olan insanın yeryüzünde ululuk taslamaya, müstekbirlik yapmaya ve başkalarını hor görmeye, ezmeye, sömürmeye, kısaca başkalarını köleleştirmeye hakkı ve yetkisi olmadığı gibi Allah’ın yolundan alıkoyan bütün uygulamalara ve haksızlıklara da karşı çıkması ve müstazaflığı bir yaşam tarzı olarak içine sindirmemesi gerekir. Ama daha cennette iken yaklaşması yasaklanan ağaçtan İblis’in ayartmasıyla yemesinde gördüğümüz gibi çok cahil, çok zalim, çok nankör (bkz. İbrahim 14/34, Ahzab 33/72, Furkan 25/50, Hud 11/9, Hac 22/66, Şura 42/48, Zuhruf 43/15, İsra 17/27, 66, Abese 80/17, vd) olan insan, Allah’ın verdiği bu imkânları başkalarına tahakküm etmek, ezmek, sömürmek ve zulmetmek için kullanmaktan geri durmamıştır. Çünkü “Kendisinin müstağni/kimseye muhtaç olmadığını gördü mü insan, kesinlikle azgınlaşır” (İkra 96/6). Bunun örneklerini günümüz dünyasında ve İslam ülkesi olarak anılan ama uygulamalarıyla İslam’a ve Müslümanlara en büyük zulmü ve haksızlığı yapan İslam coğrafyasında çokça görüyoruz. Bunu örneklendirmek için Suriye’de rejimin yaptığı katliamlardan bir örnek vermek istiyoruz.

“Suriye’de sivillere yönelik hak ihlallerini belgeleyen Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR), ‘26 Haziran İşkence Mağdurlarıyla Uluslararası Dayanışma Günü’ vesilesiyle işkenceden dolayı hayatını kaybedenlere ilişkin bir rapor hazırladı. Rapora göre halk ayaklanmasının başladığı Mart 2011’den bu yana Suriye’de Esed rejimi 173’ü çocuk, 74’ü kadın en az 14 bin 338 kişiyi işkence yaparak öldürdü. 132 kişi kayıp, ortalama 24 metrekarelik odalarda 50 kişi tutulmaktadır. 72 farklı işkence türü uygulanmaktadır.” (Yeni Şafak, 27 Haziran 2021).

Sonuç olarak insanlar yalnız Allah’a kulluk yapmakla yükümlü oldukları halde şeytanın yolundan giderek azgınlaşmakta, müstekbirlik yaparak insanları kedilerine ve yönetimlerine kul köle yapmaktadırlar. Kısaca yeryüzünde tağutluk yaparak ululuk ve tanrılık iddia etmektedirler. Ya da bu zalimlere kul köle olmayı insanlar içine sindirmekte ve müstazaf olarak yaşamayı kabul etmektedirler. Kur’an’da hikâyelerini tekrar tekrar okuduğumuz gibi bunların sonu zarar, felaket ve azaptır.

Müstazafların ve Müstekbirlerin Sonu

Tarihte pek çok örneğin yanında müstekbirliğin ve müstazaflığın en belirgin örneğini Firavun’un İsrailoğulları’na yaptığı uygulamada görüyoruz. Bildiğimiz gibi Firavun/lar kendilerini Tanrı’nın çocukları ve ülkenin/Mısır’ın sahipleri (bkz. Zuhruf 43/51) olarak görmüş, İsrailoğullarını ezmiş ve köleleştirmiştir.

“Şüphesiz Firavun, Mısır’da iyice azgınlaşıp zorbalaşmış, ülke halkını (efendiler ve köleler şeklinde) sınıflara ayırmış ve halkın bir kısmını/İsrailoğullarını ezmiştir. Onların erkek çocuklarını öldürüyor, öldürmediği kadın/kızlarını ise kötü amaçları için kullanıyordu. Gerçekten Firavun ülkeyi fesada boğan biriydi” (Kasas 28/4).

Firavun ve adamlarının müstekbirliğini Kur’an’dan izlemeye devam edelim.

“Andolsun biz Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık büyük bir mucize ile Firavun’a, Hâmân’a ve Kârûn’a gönderdik. Ama onlar Musa için “Bu bir sihirbaz, tam bir yalancı” dediler.

Musa tarafımızdan vahyedilen ayetleri onlara tebliğ edince Firavun ve adamları, “Musa’ya uyup onun söylediklerine inananların erkek çocuklarını öldürün, kadınlarını/kızlarını sağ bırakıp hor ve hakir bir şekilde kullanın” dediler. Ne var ki o kâfirlerin tuzakları boşa çıkmaya mahkûmdu.

Firavun, “bırakın Musa’yı öldüreyim, varsın o da Rabbine yalvarsın” dedi. Korkarım ki bu adam sizin dininizi (inanç ve değer sistemiminizi) değiştirecek ve kurulu düzeni bozacaktır.

Musa, “Ben böbürlenip kibirlenen ve hesap gününe/ahirete inanmayan herkesten, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” diye karşılık verdi. (…).

Firavun, “Ey Haman! Benim için bir kule inşa et de böylece göklere çıkayım ve Musa’nın kesin olarak yalancı olduğunu biliyorum, ama belki bakarsın göklerde onun tanrısına rastlarım” dedi.

Firavun’un bu kâfirliği ve azgınlığı kendisine cazip geldi ve bu tavrı onu doğru yoldan alıkoydu. Ayrıca Firavun’un Musa’yı bertaraf etmek için kurduğu tuzaklar da kendi helak ve hüsranıyla sonuçlandı” (Mümin 40/23-37).

Yüce Allah’a inanmaya ve itaat etmeye çağıran Hz. Musa’nın, Harun’un ve onlara iman edenlerin sabırlı ve azimli çabalarıyla ezilen, sömürülen, köleleştirilen İsrailoğulları mustazaflıktan kurtulmuş, müstekbir ve zalim Firavun ve yoldaşları denizde boğularak cehennemin dibini boylamışlardır. Bu da her şeylerini borçlu oldukları Allah’ın mülkünde ve verdikleriyle yaşayan ama nankörlük, haksızlık, zalimlik ve azgınlık yaparak yeryüzünde onun otoritesine ve egemenliğine başkaldıran müstekbirlerin kaçınılmaz sonunu gösterdiği gibi zulme, haksızlığa, ezilmeye ve sömürülmeye rıza göstermeyip kulluğu yalnız Alla’a yapmak için mücadele eden, bunun için gerekli fedakârlığı yapanların eninde sonunda müstazaflıktan kurtulduğunu ve Allah’ın öğrettiği onurlu bir hayata sahip olduğunu da gösterir.

“Biz ise o ülkede ezilen İsrailoğullarına lütufta bulunmak, yani onları kölelikten kurtarıp kendi kendilerinin efendisi yapmak ve başka yerlerin varisi yaparak önderler kılmak istiyorduk. Ayrıca biz onları Mısır’da güçlendirmek ve böylece hem Firavun’u ve Haman’ı hem de ordularını korktukları ceza ile cezalandırmak istiyorduk….” (Kasas, 28/5-6).

Bildiğimiz gibi Hz. Musa’nın önderliğinde müstazaflıktan kurtulan İsrailoğulları’nın torunları tarihlerini unutarak bugün Filistin’de Müslümanlar’a Firavun’un atalarına yaptığının benzerini veya beterini yapmakta, her türlü saldırganlığı, barbarlığı, katliamı, sürgünü ve işgali uygulamakta, dünya genelinde sahip olduğu sermaye ve medya yoluyla bunları dünya kamuoyundan da gizleyebilmekte yahut 

büyük devletlerin desteğini arkasına almaktadır. Ama bütün bunlara karşın yukarıda Firavun ve İsrailoğulları örneğinde gördüğümüz gibi mücadele eden kazanacak ve zulmedenler kaybedecektir.

Müstazaflık ve Göç

Göç, kuraklık, açlık, düşman istilası gibi çeşitli nedenlerle kaçınılmaz olabildiği gibi müstekbirlerin Allah’ın vahyine göre inanma ve yaşama imkânı vermeyip böyle yaşamak isteyenlere hayatı yaşanmaz yaptıkları bölgelerden kaçıp insanca ve Müslümanca yaşayabilecekleri bölgelere göç etmek şeklinde de ortaya çıkabilir. Bunun örnekleri tarihte çoktur. Bunların başında peygamberler ve onlara inanmış kişilerin, cahiliye toplumlarının yaptığı baskı, zulüm, işkence ve öldürme eylemleri karşısında canlarını kurtarmak için yaptığı göçler gelmektedir. Bildiğimiz gibi tebliğ ve davet sebebiyle kendi yurtlarında ve halkları arasında artık yaşama ve davet imkânı kalmayan bütün peygamberler hicrete mecbur kalmış ve başka diyarlara hicret etmişlerdir. Hz. Adem’in dünyanın cennet gibi bir yerinden kendi emeğiyle geçineceği dünyanın başka bir yerine göç etmesiyle başlayan bu süreç Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed’e kadar devam edegelmiştir. Allah yolunda gösterdikleri bu çabaları ve fedakârlıkları karşılığında yüce Allah’ın onları dünyada zafere, ahirette kurtuluşa ulaştırdığını Kur’an pek çok yerde belirtmektedir.

“İman eden, imanı uğruna hicret eden, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden, onları barındıran ve destekleyenler birbirlerinin velisidirler…” (Enfal 8/72).

“İman edip imanları uğrunda hicret eden ve Allah yolunda cihad eden müminler ile onları barındıran ve destekleyen müminler, işte onlar gerçek müminlerdir. Onların hakkı bağışlanmak ve cennete kavuşmaktır” (Enfal 8/74).

Tarih boyunca Yüce Allah’ın insanları kendisinden başkasına kulluk yapmaktan ve kölelikten kurtarmak için gönderdiği bütün vahiylerin ve elçilerin görevi ve hedefi budur. Buna göre hareket edenler her türlü müstazaflıktan kurtulmuş ve yalnız Allah’a kulluk yaparak onurlu yaşamışlardır. Bunun için gerekirse malları ve canlarıyla mücadele etmiş, yerini yurdunu bırakarak onurlu yaşayabilecekleri yerlere göç etmişlerdir. Bunu görmek için bütün peygamberlerin mücadelesine, özellikle Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Muhammed’in mücadelesine bakmak yeterlidir.

Müstazaf denilen kesim, değişik sebeplerle özgürlüklerini, haklarını ve bağımsızlıklarını yitiren, güçsüz duruma düşen/düşürülenlerdir. Bu durumdan hoşnut olmadıkları, aksine kendilerini insan yapan bütün değerlerini ellerinden aldığına inandıkları bu durumdan kurtulmak için mücadele ettikleri sürece, o hâlde iken de ölseler elbette Allah mükâfatlarını verecektir. Bugün sözde İslam ülkelerinde gördüğümüz ve müstazaflıktan kurtulmak için malları ve canlarıyla mücadele eden müminler böyledir. Bunlar, inançları ve değerleri için malları/canları ile mücadele etmekle beraber, Resulullah’ın ve müminlerin Mekke’den Medine’ye ve başka yerlere göç ettikleri gibi gerektiğinde başka ülkelere hicret/göç ediyorlar. Gittikleri coğrafyalardaki insanlar da onlara ellerinden geldiği kadar yardımcı oluyor. İslam’ın öğretisi, ahlâkı ve örnekliği budur.

“Allah’ın lütfunu ve rızasını kazanmak isteyen, Allah’ın dinine ve elçisine yardım eden, bu uğurda yurtlarından-mal mülklerinden edilen fakir muhacirlerin de hakkı vardır. Çünkü onlar imanlarında samimi olan kimselerdir.

Onlardan önce Medine’yi yurt edinmiş ve imanı kalplerine nakşetmiş kimseler/ensar, yanlarına hicret eden müminleri/muhacirleri severler. Onlara verilenler sebebiyle içlerinde kıskançlık duymazlar. Hatta kendileri muhtaç durumda da olsalar muhacirleri kendilerine tercih ederler. Şüphesiz cimrilikten ve tamahkârlıktan kendilerini koruyanlar kurtuluşa erenlerdir” (Haşr, 59/8-9).

Yalnız Allah’a kul olarak insanca yaşamak için mücadele ederken yerinden yurdundan göç etmek zorunda kalanlara, Medine’de ensarın yaptığı gibi elbette kucak açmak, barındırmak, desteklemek ve yardım etmek gerekir. Bu yüce Allah’ın müminlerden istediği ve ödüllendirdiği bir görevdir. Günümüzde bunu değişik bölgelerde görüyoruz. Örneğin Afganistan’dan, Irak, Suriye ve başka bölgelerden Anadolu’ya gerçekleşen göçleri görüyoruz. Anadolu halkının ensar olma görevini elinden geldiği kadar yerine getirdiğini, getirmeye devam ettiğini bilmeyen ve görmeyen yoktur. Bu konuda halkımızın yaptığı fedakârlık, yardım ve destek her türlü takdirin üstündedir.

Bununla beraber göçmen olarak gelen insanların içinden cahil, sorumsuz ve eğitimsiz bazı kişilerin mahallede gürültü, sataşma, kavga etme, hırsızlık, gibi olumsuz davranışlar yaptığını da görüyoruz. Hatta anlatılanlara göre halkımızın saflığını ve iyi niyetini anlatmak için iki Suriyelinin minibüste birbirlerine Arapça “Bu halk o kadar saf ki bir kadından Allah için … istesen hayır demez” şeklinde konuşurken yolculardan Arapça bilenlerin bunu duyması üzerine kıyametin koptuğunu, yolcuların her iki Suriyeliyi yere indirip iyice dövdükten sonra salıverdiğini biliyorum. Bütün iyi niyetlere, yardım ve desteklere, iyilik ve sahiplenmelere karşın gelenler arasında bu edepsizliği, bu nankörlüğü yapan ahlâk yoksunu cahillerin olduğu bir gerçek. Bunlara bakarak ve biraz da İslam sevmezlik, milliyetçilik ve emperyalizmin ektiği nefret tohumlarının etkisiyle, hatta Suriyelilere bu imkânı sağlayan iktidar partisine sırf muhalefet olsun diye bu halkların ülkemizde yerinin olmadığını, kendi yurtlarına gitmeleri gerektiğini seslendirenler olduğunu görüyoruz. Birgün berberde traş olmayı beklerken iki kişinin bu şekilde tartıştığını gördüğümde elimden geldiği kadar işin doğrusunu anlatmaya ve aynı durumun Allah korusun bir gün bizim de başımıza gelebileceğini, bizim de başkalarının yurduna göç etmek zorunda kalabileceğimizi, yeryüzünün Allah’ın olduğunu ve bütün insanların hizmetine sunduğunu anlatmaya çalıştım. Onun için ne sebeple olursa olsun yerini yurdunu terk ederek başka diyarlara göç etmek zorunda kalan insanlara her türlü kolaylığı göstermek, esirgeme, koruma ve yardım sağlamak insanlık görevi ve dini bir sorumluluktur. Anadolu halkının bunu son derece güzel yerine getirmeye çalıştığını görüyoruz. Bu konuda halkımıza ne kadar teşekkür edilse azdır. Allah onlardan razı olsun ve mükâfatlarını katlayarak versin. Böyle bir duruma düşmekten korusun.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar