Emanet Ve Ehliyet Nasıl Yozlaştı?

Siyaset; toplumu yönetme ehliyetine sahip ve buna talip olanlarla toplum arasında ekonomik, siyasal, kültürel ve inançla ilgili ilgi bir sözleşmedir. Bu sözleşmelerin yerine getirilip getirilmediğini denetleyen ve yaptırımı olan mekanizmalara sahip olmalıdır.

Emanet Ve Ehliyet Nasıl Yozlaştı?

Siyaset; toplumu yönetme ehliyetine sahip ve buna talip olanlarla toplum arasında ekonomik, siyasal, kültürel ve inançla ilgili ilgi bir sözleşmedir. Bu sözleşmelerin yerine getirilip getirilmediğini denetleyen ve yaptırımı olan mekanizmalara sahip olmalıdır.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

 

“Kendi saadetini, başkalarının felaketi üzerine kuranlar,

Zulmün en çirkinini işlemiş olurlar.” 

Mustafa İslamoğlu

Sadece Kur’an’ın değil, diğer vahiylerin de yozlaşmasında temel etkenlerin en önemlisi siyasettir. Din başarı ve çıkar için siyasete araç olarak kullanılarak yozlaştırılmaktadır.  Bütün zamanların en acımasız ve ahlaksız sektörü dinin siyasi amaçlar için kullanılmasıdır. Bu sektör, büyük zulümlere (Hz. Hüseyin’in öldürülmesi), savaşlara ve dinden dönmelere sebep olmuştur.  Siyaset dinciliği, dinin omurgası olan ilahi irade yerine beşerî iradeyi ikame ederek yozlaştırmayı meşru hale getirir. Bunu da dini delillere dayandırır, aksi halde inandırıcılığı olmaz ve taraftar bulamaz.  Siyaset dinciliği, Kur’an’ı sese indirger, Hz. Peygamberi melek-nebi konumuna yükseltilir, ilkelerde model yerine şekilde modele indirger. Böylece vahyin ilkeleri ve Hz. Peygamberin modelliği yerine hatasız halifeler, mezhep imamları, şeyhler, üstatlar ikame edilir.

  1. Emanet

Emanet iki anlama gelir: 1. Emanet, 2. Görev ve sorumluluk.

Emanet: Emanet bir şeyi veya bir değeri gönül huzuruyla, güvenle, başka birine teslim etmek veya aynı şeyi aynı şartlarla teslim almak anlamındadır. Allah’ın insanlara verdiği bütün maddi ve manevi nimetler ile insanların geri almak üzere verdikleri şeyler de birer emanettir. Emanetin ikinci anlamı birinci anlamının uzantısı niteliğindedir. Görev bilinci, sorumluluk, iradesini kullanma niteliği gibi anlamlara gelir. Emanet kavramının zıt anlamlısı hıyanettir.[1]

Kur’an her türlü görev ve sorumluluk üstlenmeyi emanet olarak nitelemektedir. Bu açıdan siyasi-sosyal görevler de birer emanettir. Bunlarda suiistimal ise hıyanettir. Devlet makamları, devlet kurumları birer emanettir. Adalet mülkün (yönetimin) temeli, emanet sorumlu olunan değer/kurumlar, ehliyet ise kimin yönetmesi gerektiğini anlatır. Şûrâ ise bunların sigortasıdır. Yani yönetim/yönetmek bu üç şey üzerinde durur. Bu sacayağından birinin yokluğu/suiistimali bir yapıyı domino taşlarının birbirini yıkması gibi yıkar/yok eder. Adaletin yerini zulüm, emanetin yerini hıyanet, ehliyetin yerini kayırmacılığın alması insanlığın mutsuzluğunu, açlığını, terörü, diktatörlüğü, cehaleti, Allah’la kandırmayı netice vermektedir. Dolayısıyla Kur’an’ın bir emrinin ihmali/suiistimali sadece bir emrin terkinden ibaret değildir.

Liyakat ve ehliyetin anlaşılması emanetin anlaşılmasına bağlıdır. Liyakat ve ehliyetin geçerli olduğu bir toplumsal düzende emanet anlayışı ve bilinci yüksek düzeydedir. Emanet, insanın üstlendiği görevi, Allah’a, mahlûkata ve insanlara bir borç olarak ve de onlara karşı sorumluluk bilinciyle ifa etmek demektir (Ahzab 33:72).[2]

    1.1.   Kur’an’da emanet ile ilgili altı ayet bulunmaktadır:

1.”Gerçek şu ki, biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan ürktüler; onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab 33:72)  

Bu ayet hakkında çeşitli yorumlar yapılmış ve buradaki emanetin “ruhî ve bedenî kabiliyetler, mârifetullah, dinî vecîbeler, okuma yazma” gibi anlamlara geldiği ileri sürülmüştür. Taberî bu âyetteki emanetin Allah’ın kullarına gönderdiği hak din, bu dinin yüklediği vecibe ve hükümler olduğunu ifade eden birçok rivayet naklettikten sonra ayetteki emanetle hem dini vecibe ve yükümlülüklerin hem de insanlar arasındaki emanetlerin, yani bütün emanet çeşitlerinin kastedildiğini belirten görüşün en isabetli yorum olduğunu ifade etmiştir (Câmiʿu’l-beyân, XII, 53-57).[3]

Emanet Ağır Bir Sorumluluktur

Ahzab 33:72. âyette Yüce Allah, emanetin, göklerin, yerin ve dağların çekemeyeceği kadar ağır ve önemli bir şey olduğunu belirtmektedir. Emaneti taşıma sorumluluğunu insan yüklenmiş ancak bunun gereğine göre hareket etmeyen, münafık, müşrik erkek ve kadınların, Allah’ın azabına uğrayacakları belirtilmektedir. Kullarına son derece merhametli olan Allah, tövbe eden mü’min erkek ve kadınların hatalarını bağışlayacaktır.

Bazı müfessirler bu ayeti lafzi/zahiri manasıyla anlamışlar.  Ancak burada bir benzetme ve temsil yoluyla anlatım vardır. Anlatılmak istenen: Emanet, insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Yani insana “Neyi yüklendiğinin farkında mısın?” demektedir.

2.“Eğer yolculukta iseniz ve yazıcı bulamazsanız, bu durumda borçludan alınan rehin yeterlidir. Şu durumda eğer birbirinize güveniyorsanız, kendisine güven duyulan, Rabbi olan Allah'a karşı takvalı olsun da emanetini ödesin. Şahitliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse, onun kalbi günahkârdır. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Bakara 2:283)

Bu ayet yolculukta olup alışveriş yapanların yazıcı bulamadıkları halde rehine bırakıp aldığı malın bedelinin ödenmesini emanet olarak bildirmektedir.

3.“Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Allah işitendir, görendir.” (Nisa 4:58)

Bu ayette ahlâkla hukukun en geniş kapsamlı ilkelerinden olan emanet ve adalet kavramları bir arada zikredilmiştir. Bu âyet müfessirlerce din ve şeriatı bütünüyle kapsayan, temel hükümleri ortaya koyan bir âyet olarak değerlendirilmiştir (Câmiʿu’l-beyân, V, 255-256). Taberî’ye göre âyet, özellikle devlet adamlarının hem emanet hem de adalet ehli olmalarını gerekli kılmıştır. Emanet ehli olmaları, ülke imkânlarını halka haksızlık yapmadan paylaştırmalarıyla, adalet ehli olmaları da bütün kararlarında hukuka riayet etmeleriyle gerçekleşir (Câmiʿu’l-beyân, IV, 145-146).[4]

Şahsî ihtirasları ve çıkarları uğruna ehil olmayan kişileri iş başına getirmek bu ayete göre yasaktır. Yöneticilerin her işin başına en uygun kişiyi bulup getirmeleri, dostluk, akrabalık, soyluluk ve ırk ayırımı yapmamaları gerekmektedir.

4-5.”Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri söze riayet ederler.” (Mü’minun 23:8; Mearic 70:32)

Bu iki ayette (23/8; 70/32) Allah emanete riayeti müminlerin başlıca meziyetleri arasında saymaktadır. Hz. Peygamber de emanete hıyanet etmeyi münafıklık alâmetleri arasında saymıştır.[5]

 

6.”Ey iman edenler! Allah'a ve resulüne ihanet etmeyin. Sonra bile bile emanetlerinize ihanet etmiş olursunuz.” (Enfal 8:27)

 

Neler Emanettir?

  • Borçlar birer emanettir, süresi gelince ödenmesi gerekir.
  • Sır olarak söylenen bir söz veya bir haber emanettir.
  • Ücretli veya ücretsiz olarak üstlenilen bir iş ve görev emanettir.
  • Halkın, ehil olanları seçmesi, seçilenlerin halkı en iyi bir şekilde temsil etmeleri gerekir.
  • Alınan rehin mallar birer emanettir, korunması gerekir.
  • Ödünç alınan eşya birer emanettir, zarar verilmeden kullanılması ve sahibine iade edilmesi gerekir.
  • Buluntu mallar birer emanettir, korunması ve sahibinin bulunup iade edilmesi gerekir.
  • Kamu malları birer emanettir, iyi korunması ve yerinde kullanılması ve zarar verilmemesi gerekir.
  • Atama ve iş verme konumunda olanların işleri ve görevleri ehil olanlara vermeleri gerekir.
  • Dinî görevlerden her biri birer emanettir, bu görevlerin yerine getirilmesi gerekir.
  1. Ehliyet

 “e,h,l” kökenli kelimeler Kur’an’da 91 ayette geçer. Bunlar toplam dört anlamda kullanılır: 1. İnsan topluluğu, 2. Sahip, 3. Liyakat yeterlilik, 4. Din. Nisa 4:58. Ayette “ehl” kelimesi ehliyet ve liyakat manasında kullanılmıştır: Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla, Allah size ne güzel öğüt veriyor! Allah işitendir, görendir. (Nisa 4:58)

Ehliyet, bir kişinin bir emaneti, bir görev ve sorumluluğu üstlenebilecek meslekî niteliklere sahip olma durumunu, bilgi ve becerisiyle o görev ve sorumluluğa özgü uygunluk ve yeterlilik durumunu ifade eder. Ehliyet ile insanın yaptığı veya atandığı işi veya mesleği yapabilecek, uhdesine tevdi edilen görev veya makamın emanet bilinciyle gereğini yapabilecek ustalık, uzmanlık, bilgi ve meslekî yeterlilik donanımında olmasına işaret edilir. İslam’da emanet olarak görülen iş, görev ve makamlara, toplumun, toplumda ilgili ve yetkili insanların, yöneticilerin, ehline, ehliyet sahiplerine verilmesi farzdır. Emanetleri ehline vermek adaletin bir gereği olduğu gibi makamında adaletle oturmak, makamının gereği olarak yönetimini ve işlerini adaletle yürütmek de ehliyet sahiplerinin yapabileceği bir şeydir. Nitekim “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58) ayeti, emaneti, emanetle ehliyet ve adalet arasındaki sıkı ilişkiyi açıkça ifade etmektedir.[6]

Nisa, 4:58-60 Ayetleri bir­likte gözlenerek, kamu işlerini ele aldıkları düşünülebilir. Çünkü bu ayetler sırasıyla (1) İşin ehline verilmesini. (2) Adaletli hüküm vermeyi. (3) Ülü'l-emr'e itaat edilmesini düzenlemektedir. İşte bu konu bütünlüğü dikkate alına­rak, Nisa, 4/58 ayetindeki emanet kelimesinin, sözlük anlamından sıyrılarak siyasi alana kaydığı belirtilir. Nite­kim, ünlü bilgin İbn Teymiye, İslam siyasi sisteminin iki temele, emanet ve adalet temellerine dayandığını, es-Siyasetu'ş-Şer'iyye adlı eserinde çok açık biçimde sergiler.

    2.1.    Devlet ve Yöneticinin Kutsallaştırılması

Kur’an’ın yönetimde emirleri/ilkeleri olan şûrâ ve ehliyet terk edilince onun sonucu olarak neleri ortaya çıkarıldığını Âdem Çaylak 10 maddede “İslam Siyaset Geleneğinin Patolojileri”ni şöyle sıralar:

1. İktidarın itikatlaştırılması,

2. Devletin kutsanması,

3. Güç üzerinden değişime inanma,

4. Birlik, düzen ve nizam gerekçesiyle zulme tahammül ve sabır gösterme,

5. Muhalefetin şer, şeytan ve fitne ile özdeşleştirilmesi,

6. İnsanlar arası ayırımı adil-zalim değil, mü’min-kafir ekseninde yapma,

7. Akıl, bilgi ve toplumsal zorunluluk üzere değil, inanç, gelenek ve hamaset üzere siyaset icra etme,

8. Kabilecilik, kavmiyetçilik, grupçuluk ve milliyetçilik,

9. Ganimetçilik ve rantiyecilik,

10. Halife, İmam, Melik, Başbuğ, Hükümdar ve Başkan gibi güç dengesi ve denetime dayanmayan tekçi liderlik kültüne dayanma.

İslam tarihinin özellikle dört halife sonrasındaki dönemlerinde ‘hilafet’ esas itibariyle bir siyaset kurumu olduğu halde, giderek dinin asli unsurlarından biri haline gelmiştir. Tarihsel süreç içinde İslam uleması, bazı sıhhati tartışmalı hadislere dayanarak halifeye, devlet başkanına bir kutsiyet atfederek adeta tanrılaştırmışlardır. Ulemanın sultanı kutsallaştırmak için en çok başvurduğu tartışmalı Hadis ise şudur: “Sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir. Mazlum kullarının tamamı ona sığınır. O adil olursa ecrini alır, raiyyeye şükretmek düşer. O zulmederse, bu kendi aleyhine bir günahtır, raiyyeye de sabretmek düşer.” [7]

Hükümdarın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olması tezi Prof. Dinçer’in de belirttiği gibi sadece İslam kültürüne has bir olgu da değildir. Hükümdarın Tanrı vekili olarak hükmetmesi fikrinin kökleri Hint-İran, Sümer ve kadim Mezopotamya kültürlerine dayanmaktadır. Mesela Hammurabi kendisinin Tanrı tarafından atandığını söylemektedir. Yine Prof. Dinçer’in Zencani’nin “Sultana Öğütler”inden naklettiğine göre, İran kralı Daryuş I. ‘Nakş-ı Rüstem’ kitabesinde Ahuramazda yeryüzü düzeninin bozulduğunu görünce onu bana havale etti. Ben de yeryüzüne düzen verdim diyerek hakimiyet ve iktidarını Tanrı Ahuramazda’dan aldığını söyler.[8]

    1. Sünni Siyaset Anlayışının Oluşumu

Sönmez Kutlu, bir makalesinde şu tespitlerde bulunmuştur: Sünnî siyaset anlayışı, Kur’an ayetlerinden hareketle değil Peygamber sonrasında yaşanan tarihsel siyasî tecrübelerden hareketle oluşturulmuştur.

Ehl-i Sünnet’in siyasal düşüncesinin oluşumunda, adaletin temini ve zulmün ortadan kaldırılmasından ziyade güç, iktidar ve güvenlik merkezî bir rol oynamıştır. İlk halifeler döneminde, iktidarı elde etmenin meşruiyeti Kureyş kabilesine mensubiyet iken, Emeviler döneminde bu meşruiyet akideyle belirlenme yoluna gidilmiştir. Ehl-i Sünnet’in siyaset anlayışı, itikadî alanla ilişkilendirdikten sonra genelde Sünnî kelamî yapıyla, özelde Sünnî Tanrı anlayışıyla uyumlu hale getirilmiştir.

Devletin, hak ve adaletin gerçekleşmesinde, toplumsal düzenin sağlanmasında bir araç olarak görüleceği yerde, devletin ve devlet başkanının kutsallaştırılması suretiyle Müslüman toplumun siyasî iradesi ve seçimi hiçe sayılmıştır.

Ehl-i Sünnet’e göre, siyasî anlayışta asıl olan geçmiş tecrübe ve onun devamı durumundaki mevcut durumdur. Mevcut durumun, zulmetse dahi korunması, her tür değişimden daha iyidir.

Ehl-i Sünnet, İmametin Usûlu’d-Din’den olmadığı, siyasi bir kurum olduğunu ve dinin amelî kısmıyla ilgili olduğu konusunda hemfikirdir. Ancak Sünnî siyaset anlayışında, “İmamlar Kureyş’tendir” şeklindeki bir rivayetin kabul edilmesi, imametin dinî olmaktan ziyade dünyevi bir kurum olduğunun kelamî açıdan temellendirilmesinde önemli bir engel olmuştur.[9]

İslam’da devlet ve siyaset anlayışı, adaletin tesisini ve zulmün kaldırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alınmasını gerekli gören hukûki bir düzenlemeyle ilgilidir. Bunun çerçevesi, adalet, hakkaniyet, şûrâ ve ehliyet (yetkinlik ve yeterlilik) olarak belirlenmiştir. Halbuki Ehl-i Sünnet, bu konuyu hukûki çerçeveden ziyade kelamî çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışı geliştirememiştir. Başka bir ifadeyle tarihsel siyasi tecrübeyi idealize ederek dini-siyâsi bir doktrine dönüştürmeye çalışmış ve İslam’da siyaset anlayışının dini naslarda kelami (teolojik) temelleri olmadığı halde, onlarca kelami delil üretmiştir. Böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset, Mâturidî tarafından, aynı yolla yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zemininde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir. Ayrıca Ehl-i Sünnet, siyasi hakimiyetin kaynağını, teoride, halka dayandırmasına rağmen, uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevilerden itibaren, Müslüman toplumların yönetimi, halkın onayıyla belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür.

Dört Halife’den sonra, idari sistemin önemli değişikliğe uğramıştır. Mevdûdî bu değişiklikleri şöyle maddeleştirir: (1) Seçim usulü değişmiştir. (2) Halifelerin yaşayış tarzı değişmiştir. (3) Beytü‟l-Mâlın kullanım tarzı değişmiştir. (4) Fikir hürriyeti son bulmuştur. (5) Adlî istiklal sona ermiştir. (6) Müşavere usulü kalkmıştır. (7) Kanunun üstünlüğü sona ermiştir. (8) Kavmiyetçilik (aşiretçilik) yeniden başlamıştır.[10]

Emevîler ve Abbasîler kendilerini halka kabul ettirebilmek ve meşruiyetlerini ispatlamak için dinî izahlar geliştirerek dini siyasetlerine alet etmişlerdir.  Zamanla bu, yanlış olarak hilafetin dinî bir müessese olduğu şeklindeki algılamaya dönüşmüştür.  Oysa Müslüman için hilafet (devlet başkanlığı) dinî bir gereklilik değil, bilakis toplum halinde yaşayabilmek ve bazı dinî pratiklerin ifası için gerekli bir sosyal kurumdur. İslam’da din ve devlet birbirinden ayrı olmakla beraber, birbirinden bağımsız değildir. Müslüman akademisyen ve aydın İslâmî sosyal bilimler metodolojisi ve teorileri üretmeli, Müslüman toplumunda yapılanan sosyal kurumları bu çerçevede ele alıp analize tabi tutmalıdır. Bu bağlamda, son yıllarda yapılan “İslâmî Metodoloji Problemi”, “İslâm Antropolojisi”, “İslâm Sosyolojisi” gibi çalışmaları, bu çabanın ilk meyveleri olarak değerlendirmek gerekir.

Emevî ve Abbasî devlet reisleri “halife” unvanını menfaatleri gereği kullanmışlar ve hatta bu unvanın dinî mahiyetini daha pekiştirecek eklemeleri yapmakta da bir beis görmemişlerdir. Emevî halifesi Abdulmelik “halifetullah” unvanını fermanlarında kullanmış, Abbasî halifeleri ise unvanlarına “zıllullahi fi‟l-arz; fi‟l-berr” gibi ilavelerde bulunmuşlardır. Bu kullanımın arka planındaki zihniyet, cahiliyye dönemi Arab fatalizminin, İslâmî itaat ve tevekkül motifler içinde yeniden canlandırılmasıyla teşekkül etmiş; sosyal karışıklığı önlemek, kanun ve düzeni, ümmetin birliğini korumak arzusuna sahip Mürciî tavır ile pekişmiştir. Bu ünvanlar açıkça ilahî bir monarşi hakkı, doğrudan Tanrı’dan gelen bir otorite iddiası taşır.

İslâm siyaset geleneğinin ilk dönemlerindeki sosyal belirleyicilerini inceleyen Cabirî, ‘ısırıcı saltanat’ yönetiminin ortaya çıkmasını fitnenin bizzat kendisi olarak değerlendirir. Ona göre Hz. Peygamber’in vefatı sonrasında ortaya çıkan ve Müslümanlar tarafından bir türlü doldurulamayan yasal boşluk, üç maddede toplanabilir. Bunlar;

1. Yöneticinin seçilmesi konusunda genel anlamda benimsenen açık bir yöntemin ortaya konulamaması.

2. Yöneticinin görev süresinin belirlenememesi: Bilindiği gibi ilk dört halifenin üçü görev başındayken öldürülmüşlerdi. Araplarda siyasi bir gelenek vardı.

Yöneticilerine “emîr” unvanını takarlardı. Emîr, savaşları yöneten kişi anlamındaydı. Savaşların yoğun olduğu bir coğrafyada yöneticilerin can güvenliklerinin olmadığı ve sık sık emîr değiştiği bilinmektedir. Görev süresinin tayin edilmemesinin gerisinde böyle bir durumun yattığı görülmektedir. Bu, sonraları yöneticilerin “kayd-ı hayat” şartıyla görevlerine devam etmeleri geleneğini doğurdu. Müslüman siyasal kültüründe yönetici öz olarak savaştaki emîr (komutan) modeline dayalı olarak gelişmiştir. Bu, o dönemin şartlarının dayattığı bir durumdu; ancak ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler sonucunda bu model yetersiz kaldı. Sözünü ettiğimiz bu üç yasal boşluk doldurulamadığı için, durum güçlü ve fırsatçı kesimler için bir ruhsata dönüştü. Barışçıl bir fkhî çözüm geliştirilemediği için de, meydan kılıca kaldı.

3. Yöneticinin görev tanımının yapılmaması: Kelam ve Fıkıh kitaplarında halifenin görevlerine dair bilgiler yer almaktadır.[11]

Hem dini hem de evrensel değerlere uygun bir yönetim, yakınların kayırılmadığı, kendisinden olmayanın ötekileştiril­mediği, devlet yetkilerinin kötüye kullanılmadığı, kamu malı­nın zarar ve ziyana uğratılmadığı, yolsuzluk, hırsızlık ve usul­süzlük yapılmadığı, kamu malından servet biriktirilmediği, bürokratik kurumların demokrasinin gereği olarak bağımsız karar alabildiği, yargı üzerinde siyasi baskı oluşturulmadığı, düşünce ve eleştirinin suç sayılmadığı, yöneticilerden korku duyulmadığı, sivil toplum örgütlerinin ve medyanın bağım­sızlığına sınırlama getirilmediği, kaynakların israf edilmediği, eğitime, sağlığa, kültürel etkinliklere, sanata, çevreye, bilim ve teknolojiye fazlasıyla yatırım yapıldığı, her türlü kamu fa­aliyetinden halkın haberdar edildiği, yöneticilere güven duyul­duğu, gerektiğinde yöneticilerin hatalarının sorumluluklarını üstlendikleri, görevlerini erdemli bir şekilde devredebildikleri, gerekirse yargılanabildikleri, yönetenin asıl amacının yönetti­ğine hizmet etmek olduğunun unutulmadığı, çalışanların eko­nomik açıdan geçim durumlarının olabildiğince yüksek ol­duğu, şeffaf ve bağımsız kurumlar tarafından denetlenebilir bir yönetimdir.  Bu değerlerin olmadığı ya da eksik olduğu yönetimler ada­letsizliğe, haksızlık ve hukuksuzluklara yönelir ve ardı arkası kesilmez gerekçe ve bahaneler üretirler. Bir yöneticinin en başta kendisine yapacağı en büyük iyilik adaletli olması, en büyük kötülük ise adaletten sapmasıdır.  İslam dininin hükümleri çok sağlam bir güven ve adalet temeline dayalıdır. Ayetin ifadesi ile: Allah, adaletle hükme­denleri sever. (Maide 42)[12]

Sonuç

Siyaset ilkçağlardan beri hep farklı şekilde yapılmıştır. Bu farklılık bazen liderden, bazen de egemen görüşlerden kaynaklanmaktadır. Aristo; siyaset pratik ahlaktır, demiştir. Siyaset dinlerin egemen olduğu Orta Çağ’da; tolumun ortak iyiliğini ve adaleti sağlamak, şeklinde tarif edilmiştir. Yeni Çağ ile birlikte menfaatlerin elde edilmesi için kullanılan bir araç olarak algılanıp tanımlanmaya başlamıştır. Siyaset, toplumu yönetme ve güç kullanma diye de tanımlanmıştır.

Toplumdaki çeşitli gruplar ve sermaye siyasal iktidarı elde etmek, onunla kendi görüşlerini ve menfaatlerini gerçekleştirmek amacı güderler. Siyaset; toplumu yönetme ehliyetine sahip ve buna talip olanlarla toplum arasında ekonomik, siyasal, kültürel ve inançla ilgili ilgi bir sözleşmedir. Bu sözleşmelerin yerine getirilip getirilmediğini denetleyen ve yaptırımı olan mekanizmalara sahip olmalıdır. Hicretten evvel bir cemaat başkanının görevlerini yerine getiren Hz. Peygamber, Medine’de bir devlet başkanının bazı görevlerini üstenmiştir. Hz. Peygamber vefat ettiğinde Müslümanların bir toplumu ve yurtları vardı. 

Ahlak, iman ve ibadetin bireyde davranış olması ve bunların toplumda siyaset, hukuk, ekonomi ve eğitime ilkeler olarak yansıması gerçek din(dar)in ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Hukuk, siyaset, ekonomi ve eğitim; ahlak, iman ve ibadetten koparıldığı zaman şekil/ezber/dogmatik/muhafazakâr dini zuhur eder. Ahlak, iman ve ibadetin ruh ve ilkeler olarak devlet erki olan; hukuk, siyaset, ekonomi ve eğitime sirayet etmesi onu din devleti kılmadığı gibi, ahlak ve imandan steril bir hale getirilen devlet insana rağmen (robotlara hitap eden) kurgulanmış bir erktir, güçtür. Bu devlet kendine göre insan/toplum inşa eder. Oysa esas olan toplumun kendine göre devlet inşa etmesidir. İnsanın menfaati için tesis ettiği devlet aygıtı artık onu tehdit eden bir unsur olmuştur. “Besle kargayı oysun gözünü” sözü hakikate inkılâp etmiş görünüyor.

Din, tarihi süreçte din adamları(!) tarafından dogmaya dönüştürülmüştür. Allah’ın boyası iken Allah’ın sopası haline getirilmiştir. Annelerin “Allah seni yakar”, “Allah seni taş eder” gibi sözleri bunun delidir. Böylece, şifa zehire, hidayet dalalete, iman itikada inkılâp etmiştir. Bu dönüşümden sonra, dinin üç gayesinde eksen kayması meydana gelmiş; tevhidin yerine şirk, vicdanın yerine heva, adaletin yerine zulüm ikame edilmiştir. Tevhit ulûhiyetin, vicdan ahlakın, adalet siyasetin sigortasıdır. Hâsılı kelam, tedavülde sigortası attırılmış, meta haline getirilmiş bir din tüketime sunulmuştur. Genetiği değiştirilmiş din, genetiği değiştirilmiş meyve ve sebze gibi şifa iken zehir oluyor.

Kötü karakterli, erdemden yoksun kişilerin atandıkları görevleri kişisel çıkarları için ve halkın zararına kullanacaklarını, bunun devlet, toplum ve kendileri için telafisi imkânsız zararlara yol açar. Toplumda adaletin, barışın, güvenin, huzurun ve refahın sağlanması ancak kamu görevlerine yapılacak atamalarda liyakat ve ehliyetin temel alınmasıyla mümkün olabilecektir. Uzmanlık ve deneyime bakılmaksızın işlerin yürütülmeye çalışılması halinde ise, toplumsal düzenin işleyişi zarar görecek, ülkenin gelişmesi ve ilerlemesi mümkün olmayacaktır.

 

 


[1] İhsan Eliaçık, Adalet Devleti, s.514

[2] Ejder Okumuş, Liyakat ve Ehliyetin Önemi, 24 Haziran 2019, fikicografyası.com

[3] Diyanet İslam Ansiklopedisi, “emanet” maddesi

[4] Diyanet İslam Ansiklopedisi, “emanet” maddesi

[5] Buhârî, “Îmân”, 24, “Şehâdât”, 28; Müslim, “Îmân”, 107, 108 

[6] Ejder Okumuş, Liyakat ve Ehliyetin Önemi, 24 Haziran 2019, fikicografyası.com

[7] Mehmet Ocaktan, Karar Gazetesi, 04 Haziran 2018

[8] Mehmet Ocaktan, Karar Gazetesi, 04 Haziran 2018

[9] Sönmez Kutlu, e-makâlât Mezhep Araştırmaları, I/1 (Bahar 2008), ss. 7-26.

[10] Mevdûdî, Hilafet ve Saltanat, 208-231.

[11] Cabirî, İslâm’da Siyasal Akıl, s. 724-730

[12] Emre Dorman, İslam Ne Değildir, s.528-529a

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar