Çoklukla Kibirlenip Yarışmak, Akıl İşi Değildir!

Çoklukla gururlanma ve övünmenin ahlaki açıdan onaylanamayacağı açıktır. Bu bağlamda Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde yaşayanlara hidayet rehberi olan/yol gösteren Kur’an’ı Kerim’de çoklukla övünme ve çokluk için yarışma uygunsuz bir davranış olarak nitelendirilirken, hayırlarda yarışmak/hayırları (iyi ve güzel işleri) daha çok yapmak, övülüp teşvik edilmiştir.

Çoklukla Kibirlenip Yarışmak, Akıl İşi Değildir!

Çoklukla gururlanma ve övünmenin ahlaki açıdan onaylanamayacağı açıktır. Bu bağlamda Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde yaşayanlara hidayet rehberi olan/yol gösteren Kur’an’ı Kerim’de çoklukla övünme ve çokluk için yarışma uygunsuz bir davranış olarak nitelendirilirken, hayırlarda yarışmak/hayırları (iyi ve güzel işleri) daha çok yapmak, övülüp teşvik edilmiştir.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Doğal olarak İslâm dininin yeni yayılmaya başladığı beldelerde inanmayanlar çoğunluktadır. İşte bu sayısal insan çokluğu, inanmayanların sıkça kullandıkları bir övünme ve kibirlenme aracıdır. Sayısal çokluk ve beşerî öğretilere eğilimdeki çoğunluk, birçok insanın aklını kullanmasına yönelik olumsuz yönde etkili olan önemli bir faktördür. Diğer bir söyleyişle, bu durum aklın iyi ve doğru/olumlu yönde kullanılmasını engelleyen kuvvetli bir etkendir. Orta ölçekli ve küçük yerleşim birimlerinde bu durum kendisini daha çok hissettirir. Buralarda insanların üstünlük sağlama eğilim ve istekleri daha fazladır. O bakımdan sayıya her şeyi dâhil ederler; mallarını, mülklerini, evlatlarını, hatta mezarlardaki ölülerini bile sayarlar. Büyük yerleşim yerleri ile küçük yerleşim yerlerinde yaşayan insanların çoklukta yarışmaları bazı farklılıklar gösterse de genel olarak bütün insanlar çoklukla yarışmaya eğilimlidirler. Bireyler, akrabalar, cemaatler, daha büyük topluluklar, ülkeler ve ülkelerin oluşturdukları birlikler, ittifaklar, bloklar da hep bu yarışın içindedirler. Bilim ve teknolojinin sunduğu imkânlar da bu yarışta önemli yer tutmaktadır.

İnananlarla inanmayanlar arasında süren açık, gizli ve değişik şekillerdeki mücadelelerde inanmayanların çoklukta üstün olmaları, onları gururlandırmakta ve azgınlaştırmaktadır. Yeryüzündeki varlıklar herkes için yaratılmıştır, ama kapitalist müstekbirler sadece kendilerinin zannetmektedirler ve büyük sahipler/efendiler olarak davranmaktadırlar. İşte Tekâsür suresinde bu konular bütün açıklığı ile gözler önüne serilmekte ve Müslümanlar uyarılmaktadır. Kâfirler insan sayısı olarak çoğunluğa, bilim, teknoloji ve askeri sahada üstünlüğe sahip olabilirler. Bu güçlerini öne sürüp Müslümanları tehdit edebilirler. Yeryüzündeki kaynaklardan yararlanmalarını çeşitli şekillerde engellemeye çalışırlar. Onlar bu tutum ve davranışları ile elde ettikleri çoklukla ölünceye kadar övünür ve oyalanırlar, çünkü kördürler, cahildirler ve gerçekleri bilmez topluluklardır. Buna karşılık Müslüman, Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde kendisini hesap vermeye hazırlayan ve kendisine verilen nimetler için şükreden insandır. Aynı zamanda o, Allah’ın insanlar için yaratıp, yeryüzüne yaydığı nimetleri gasp eden zalimleri, akıl nimetini doğru kullanmayan, onu iman ve Kur’an nimetiyle şereflendirmeyen ve böylece azgınlaşıp, insanlara zulmedenleri de sorguya çekebilmek için var gücü ile çalışan bir mücahittir. O, Allah’ın yardımını hissettikçe ve buna güvendikçe, kâfirlerin çokluğuna aldırmadan cihadını sürdürür.

Bir aç gözlülük saplantısı içinde bulunan insanlar, aynı zamanda bu saplantıları nedeni ile hiçbir gerçeği göremezler. İhtirasları gerçekleri görme yeteneklerini yok etmiştir. Bu nedenle hem bu dünya hayatlarında gerçek anlamda mutlu değillerdir, hem ahret için kendi ateşlerini kendileri hazırlarlar.  Oluşturdukları yaşam tarzı yanlış olduğu için, Allah’ın yeryüzünde yarattığı nimetleri her bakımdan ölçüsüzce harcarlar/israf ederler. Bu bağlamda; “Hayır, şüphe götürmez kesin bir bilgi ile bilseydiniz, muhakkak ki, cehennemi görür anlardınız.” Ayetleri şunlara işaret ediyor; çoklukla yarışanlar temelden yanlış bir hayat tarzı oluşturmaktadırlar. Gelen yeni nesiller kendilerini bu hayat tarzının oluşturduğu yeryüzü cehenneminin içinde bulmaktadırlar.  Çoklukta yarışan kapitalistler insanın doğal çevresini sürekli olarak tahrip etmekte, ölçüsüz ve sınırsız ekonomik büyüme hedefine ulaşmak için, bütün ruhî ve dinî yönelişlerin izlerini silerek ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Bunun ilerleme için gerekli olduğunu bütün insanlığa çeşitli yöntemlerle dayatmaktadırlar. Onların ‘gereklidir ‘diye yaptıkları bu dayatmalar düş kırıklığı, mutsuzluk ve şaşkınlıktan başka bir şey getirmiyor.

Âdemoğlu/insanoğlu yaratıldığı günden bu yana ilahi yasa gereği hayatını sürdürebilmesi için sürekli tabiattaki varlıklarla ilişki içinde olmuştur. Bu süreç içinde insanın tabiata yaklaşımı iki türlü olmuştur. Birincisi; tabiatta bulunan her türlü maddeden/nimetten nimeti ve kendisini Yaratan’ı düşünmeden, O’nu hesaba katmadan yararlanmak… İkincisi; tabiatta bulunan her türlü nimetten/maddeden, nimetleri ve kendisini Yaratan’ı düşünerek, O’nu hesaba katarak ve O’na hesap vereceğini bilerek yararlanmak… Bu iki yaklaşım sonucu ortaya şöyle bir tablo çıkmıştır; birinci anlayış içinde olanlar, tabiata tam olarak egemen olmayı, tabiatta bulunan güçleri emirleri altına almayı ve sonuçta evrendeki her şeye sahip olmayı hedeflemişler. Bu gidiş onları tabiatı israfa götürmüştür. Ardından sömürü amaçlı savaşlar, yıkımlar, bunalımlar ve bütün tarih sürecini dolduran ıstıraplar gelmiştir.

Âlemlerin Rabbi olan Allah (c. c.) Kur’an’da tabiata bu tarz yaklaşım içinde olanlar için şöyle buyurmuştur: “Allah’a iman edip iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak; bundan hiç şüpheniz olmasın. Kâfirler ise, eğlenerek vakit geçirirler, hayvanlar gibi yerler, içerler. Onların yurdu sonsuz ateş olacaktır.” (Muhammed 47: 12). Ayetin bütününde iman edenler ile kâfirlerin bir karşılaştırılması yapılıyor. Konumuzla ilgili olan kısmı özellikle, “Kâfirler ise, eğlenerek vakit geçirirler, hayvanlar gibi yerler, içerler. Onların yurdu sonsuz ateş olacaktır,” ifadesidir. ‘Eğlenerek vakit geçirmek, dünya nimetleri ile zevklenmek ve hayvanların yediği gibi yemek, içmek’ müthiş anlatım ve vurgulama; inanmayan insanların hayat anlayışlarının bundan daha açık, net ve de uygun bir anlatımı yapılamaz. Bu anlayış ve yaşayış içinde olan insanların ahlak ve erdem durumu incelendiğinde, artık insan denilebilecek bir özelliklerinin kalmadığı, ‘bel hum adal/hayvandan da aşağı’ (Araf 7: 179) ve ‘esfeli safilin/aşağıların aşağısı’ (Tin 95: 5) alanına girdikleri anlaşılır. Böyle insanların her zaman, “Allah yarattı demem, öldürürüm, asarım, keserim, yer, bitiririm” söylemine benzer ve “Dünyaya bir daha mı geleceğiz, anı değerlendirelim, o an bu andır, şimdi yiyelim, içelim, gezelim, oynayalım, eğlenelim, bize kim karışabilir?” gibi sözler söyledikleri kolayca gözlenebilir.

İkinci anlayış içinde olanlar, yerde ve gökte bulunan her varlığın zaten kendileri için yaratıldığını bildiklerinden, onları kullanma biçimleri adaletli ve ölçülüdür. Buna bağlı olarak tabiattaki kaynaklardan elde edecekleri gücü, daha büyük maddi güce ulaşmak için değil, insanların iyilik yararına kullanmak için elde etmeye çalışırlar. Bu anlayış ve hayat tarzında madde ve mana birbirinden ayrı düşünülmez. Bu konuda Kur’an’ı Kerim’de çok ayet bulunmakla birlikte bir tanesini almakla yetineceğim. “İyi dinleyin! Biz elçilerimizi söze dayalı apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlarda adalet daim yaşasın diye, kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisinde hem çetin bir sertlik hem de insanlar için birçok faydalar olan demiri indirdik. Çünkü Allah kendisine ve peygamberlerine gıyabında yardım edenlerin kimler olduğu bilinsin istiyor. Allah çok güçlüdür; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid 57: 25). Bu ayette geçen ‘Kitap’ ve ‘Ölçü’ insan hayatının birey ve toplum yaşamında etkili olan iki faktördür. Kitap ve Ölçü’yü kültür ve adalet olarak da alabiliriz. Hangi şekilde alırsak alalım, bunlar daha çok insanların toplumsal hayatlarındaki ilişkilerini düzenleyen manevi değerler olduğu anlaşılıyor. Arkasından ‘Demir’ geliyor. Demir, yani tabiat ya da tabiatta bulunan maddeleri temsil eden bir güç. O halde tabiattan, Kitap ve Ölçü ile yararlanılmalı… Ancak böyle istifade edilirse, tabiat insanlar için mutluluk kaynağı olur. Yoksa günümüzde yaşandığı gibi, insanların korkulu rüyası olur.

Yukarıda da değindiğimiz gibi bu ayet bağlamında da Allah’ın insanlar için yarattığı nimetlerin iki yaklaşım tarzı ile kullanıldığını söyleyebiliriz; Evrende bulunan maddeleri/nimetleri zevklenmek için hayvanlar gibi kullanmak veya insanlar arasında adaleti, ölçüyü, mutluluğu, hürriyet ve şerefi yaymak için Kitap ve Ölçü ile kullanmak. İnsanların kendileri için yaratılmış varlıkları nasıl kullandıkları İmtihan dünyasında bulunmaları bakımından çok önemlidir. Çünkü “Sonra, o gün elbette nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” Geçmişte de örnekleri olmakla birlikte yakın dönemlerimize baktığımızda, özellikle sanayi devriminden sonra bütün dünyaya yayılan Batı kaynaklı eğitim, öğretim, üretim ve tüketim biçimi, hayvanlar gibi yiyip zevklenmek üzerine oturan yaşam tarzını daha da artırmıştır. Batılı, kendisi için şunu ilke edinmiştir: daha çok yiyip içip daha çok zevklenmek için daha kaliteli ve daha çok üretmek, tüketmek ve satmak. Sonuçta, reklâm ve propagandadan etkilenen aşırı tüketici/müsrif bir Batı toplumu ortaya çıktı.

Batının dışında olan toplumlarda durum daha da kötü, çünkü onlar tamamen taklitçi bir zihniyetle üretmedikleri şeyleri üretenler kadar tüketmeye çalışarak ellerindeki kaynakları bakımından sömürgeleşiyorlar. Dolayısıyla bu toplumların hem üretmedikleri halde gereksizce tükettikleri nimetlerden, hem sömürgecilere kaptırdıkları kaynaklarından/nimetlerden sorguya çekileceklerini yakîn bir biçimde görebilmeliyiz. İnsan, kendisinin üretmediği/başkasının ürettiği bir şeyi tüketemez demiyorum. Kapitalist sistemin dayattığı gerekli-gereksiz, yerli-yersiz yapılan üretim, tüketim ve istismara dayalı mübadelelerden söz etmeye çalışıyorum. “Hayır, şüphe götürmez kesin bir bilgi ile bilseydiniz, muhakkak ki, cehennemi görür anlardınız. Sonra, gerçek şu ki, onu apaçık ve kesin bir görme ile göreceksiniz. Sonra, o gün elbette nimetlerden sorguya çekileceksiniz.”

Ahrette sorguya çekilmeden önce, çokluk yarışı/rekabet (birbirinin üzerine binme) içinde olan Müstekbirler (ellerindeki bollukla övünen kibirli şımarıklar) akıllarını kullanıp kendi kendilerini hesaba çekerek hem kendileri ateşten kurtulabilirler hem bu dünyada zulmettikleri insanlar onların zulümlerinden kurtulurlar.  Azgınların kendi aralarındaki çokluk yarışının yanında, Müstekbirler Mustazaflara uyguladıkları zulümler de insanların huzurunu kaçıran önemli bir olaydır. Yerde ve gökte bulunan kaynakları hayvanlar gibi yiyip zevklenmek için kullananlar ile aynı kaynakları kitap ve ölçüye göre adaleti yaymak için kullanmak isteyenler arasında bir mücadele var; oysa “Hayır, şüphe götürmez kesin bir bilgi ile bilseydiniz, muhakkak ki, cehennemi görür anlardınız.” Uyarısı ne kadar açık! Keşke insanoğlu bilse, anlasa ve görse! O zaman nimetlerin hesabını vermek kolay olurdu hem bu dünyada hem ahrette…

Çokluğa önem vermek, her konuda çokluğu öne çıkarmak insanı başka daha önemli işlerden/eylemlerden alıkoyar. Örneğin, yerine getirmek zorunda bulunduğu menasıkı (nûsuk)/ infak, namaz/salât hac, kurban, oruç, zekât, gibi görevlerini aksatır.  Hatta çokluk ihtirası onu her yönüyle kuşatırsa, o da menasıkı tamamen unutup bırakır. Çokluk ile övünüp böbürlenme insanı gerçeklerden öyle uzaklaştırır ki, kendisinin ne olduğu ve ne yaptıklarını değil, atalarının ne olduğu ve ne yaptıkları ile avunmaya başlar; “benim babam âlim, dedem molla, annem ve büyük annelerim hacı idiler, onlar çok ibadet ederlerdi, vs.” söylemini ağızlarından eksik etmezler. Bunun yanında kendileri yalan söyleme, dedikodu, hırsızlık, ara bozuculuk yapma, hayırlı işlerden uzak durma, çokluk yarışında aşırı gayret, v. s. konularındaki tutum ve davranışlarını sürdürürler.

“Kul, malım mülküm der. Hâlbuki malını, mülkünü terk edecektir. İnsan aklını kullanıp, sağlam ve kesin bilgi ile hareket etse; geçici olan mal, mülk, şan, şöhret, soy, sop, makam, mevki gibi geçici şeylerin çokluğuna çok önem vermezdi. Enes Bin Malik’ ten Resulullah (s)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir. “Ölüyü üç şey izler: ikisi geri döner, birisi onunla beraber kalır. Ailesi, malı ve ameli onun peşinden gider. Ailesi ve malı geri döner, ameli ise onunla birlikte kalır.”  Abdullah İbn Süleyman’dan: Resulullah(s) buyurdu ki; “Allah’tan korkan için zenginliğin hiçbir zararı yoktur. Ama Allah’tan korkan için sıhhat zenginlikten daha hayırlıdır. Gönül rahatlığı da nimetlerdendir.” (Hadislerde geçen “korkan” kelimelerinin yerine, “Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olan” ifadesi kullanılırsa daha uygun olabilir. M.D) Yakında çoklukla övünmenizin hiçbir öneminin ve değerinin bulunmadığını bileceksiniz ve bu tutumunuzun yanlış olduğunu anlayacaksınız. Cehennemi hiç düşünmüyorsunuz. Ama bu konudaki tehdit ve uyarıları dikkate almaz durumunuzu düzeltmez iseniz onu yakından göreceksiniz”[1]

“Bu surenin derinden derine gelen azamet ve dehşet dolu bir tesiri var. Sanki o bir uyarış çığlığıdır. Mallarıyla çocuklarıyla dünya hayatına kapılıp aldananlar, umursamazlık uykusuna dalanlar kendine gelsin. “Sonra, gerçek şu ki, onu apaçık ve kesin bir görme ile göreceksiniz.” son vurgusuyla mahmurları uyanıklığa, gafilleri ikaza, gözü kapalıları gözleri açmaya sevk ediyor. Nimetlerin nereden alındığı ve nerelere harcandığı sorulacak. Emre itaat ederek mi yoksa isyan ederek mi harcandı? Şükrü ifa edildi mi edilmedi mi elbette sorulacak. İnsan bu korku, derinlik ve azamet dolu sureyi başlangıçta boşlukta yükselen ve gelip giden vurgularıyla, neticede gide gide varıp bir yerde karar kılan derinlikleriyle okuyunca, üzerinde yaşadığı bu dünya hayatında aniden gelip geçen ömründe ne büyük ağırlıkları omuzladığını fark ediyor. İnsan bu hayatta yükleneceği yükleri yükleniyor ve bu ağırlıklarıyla yoluna devam ediyor. Sonra yeniden diriliyor, değerli ve değersiz şeylerinden hesaba çekiliyor…  “Sonra, o gün elbette nimetlerden sorguya çekileceksiniz.”” [2]

Çoklukla övünmede mal ve evlat sayısı, yani nitelik değil nicelik dikkate alınıyor. Bu da çokluğun ve çoklukla övünmenin sorunlu olduğunu ve doğru bir temele dayanmadığını gösteriyor. Çünkü kişi bu davranışı ile kendisinin ne olduğunu değil, neyi olduğunu ve neyi temsil ettiğini öne çıkarıyor. Bu nedenle çoklukla gururlanma ve övünmenin ahlaki açıdan onaylanamayacağı açıktır. Bu bağlamda Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde yaşayanlara hidayet rehberi olan/yol gösteren Kur’an’ı Kerim’de çoklukla övünme ve çokluk için yarışma uygunsuz bir davranış olarak nitelendirilirken, hayırlarda yarışmak/hayırları (iyi ve güzel işleri) daha çok yapmak, övülüp teşvik edilmiştir. “Bu şundan dolayıdır; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve elinize geçenle de şımarmayasınız. Çünkü Allah kendini beğenmiş şımarıkları sevmez. Bunlar hem cimrilik ederler hem de insanlara cimriliği emrederler. Her kim vermekten kaçınırsa bilsin ki Allah zengindir, övgüye layık olan O’ dur; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Hadid 57: 23, 24), “Yalnızca Allah’a ibadet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Babaya, anneye, öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışa ve yanınızda çalışanlara iyilik edin. Allah, kendini beğenmiş kibirli insanları sevmez.” (Nisa 4: 36), “Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. İyi ve güzel işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, sonunda Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Bakara2:148), “…O halde iyilik yarışına girin. Sonunda dönüp dolaşıp O’ nun huzuruna geleceksiniz. O zaman O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide5: 48).

Kur’an’ı Kerim’de Allah’ın kendilerine bol nimet verdiği topluluklar, toplulukların tutum ve davranışları ve akıbetleri hakkında birçok kıssa anlatılır. Nimetlerden sorguya çekilme ve cezalandırılma olayının sadece ahrette olduğunu düşünmemeliyiz. Hatta daha çok şimdiki hayatımızda nasıl cereyan ettiğine bakmalıyız. Bir de bu tür olayların geçmişte olduğunu, günümüzde böyle şeylerin olmayacağını düşünmek gibi bir yanılgıya hiç düşmemeliyiz. Her şey geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Kur’an’ da anlatılan örneklerden birisi de Sebeliler’dir. Sebeliler kendilerine verilen nimetlerin şükrünü eda etmeyip nankörlük ettikleri için dünya hayatlarında cezalandırıldılar. Geçmişte olan olaylar ile günümüzde yaşadığımız olaylarda; “… Şükretmesini bilen her kanaatkâr için nice dersler vardır. Bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Sebe 34: 15–19).

“Resulullah’ın zamanında bir genç Müslüman olmuştu. Resulullah ona Tekâsür suresini öğretmişti. Sonra da onu bir kadınla evlendirmişti. Kadının yanına girip de büyük çeyiz ve birçok nimet görünce, “ben bunları istemem” diyerek çıktı, gitti. Peygamberimiz sebebini sorunca: “Sen bana ‘Sonra o gün nimetlerden muhakkak sorulacaksınız.’ Diye öğretmedin mi? Ben onlara cevabını vermeye güç yetiremem,” dedi, diye rivayet edilmiştir. Ve Enes’ ten rivayet edilmiştir ki: Bu ayet nazil olduğu zaman bir muhtaç kalkmış, “Benim üzerimde nimetten bir şey var mı?” demişti. Resulullah, “gölge, iki nalın, soğuk su” buyurdu.[3] Allah (c. c.) yerde ve gökte insanlar için sayılamayacak kadar çok ve çeşitli nimetler yaratıp onların emrine vermiştir. İnsanoğlu bu nimetleri doğru bir şekilde kullanmalıdır. Yukarıda insanların nimetlere yaklaşım tarzlarına değinmiştik. Şimdi daha somut bir örnekle Allah’ın bize verdiği nimetleri nasıl kullanmak gerektiği konusunda anne, baba ve çocukları da nimet olarak görüp şu ayetlere bakalım, “Allah O’dur ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten su indirdi ve onunla rızık olarak çeşitli meyveler çıkardı. Buyruğu ile denizde akıp gitmesi için gemileri emrinize veren O’ dur. Sürekli olarak görevlerini yapan güneşi ve ayı emrinize veren, geceyi ve gündüzü de emrinize veren O’dur. Size istediğinizi veren O’ dur, o kadar ki, eğer Allah’ın nimetini saymak isteseniz sayamazsınız. Yine de insan çok haksızlık edendir, çok nankördür.” (İbrahim14/32–34), “EY İNSANOĞLU! Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme. Sonra rezil rüsva olur; ortada kalırsın. Rabbin kesin olarak şunları emrediyor: “O’ndan başkasına ibadet etme. Anne-Babaya iyi davran. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlayacak olursa onlara ‘ÖF’ bile deme. Onları azarlama; tatlı dilli ve güler yüzlü ol. İkisine de sevgi ve merhametle kol kanat ger ve şöyle dua et: ‘Rabbim! Onlar bana küçükken nasıl kol kanat gerdilerse şimdi de sen onlara sevgi ve merhametle kol kanat ger.’  İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. Eğer iyi, güzel ve doğru kimseler olursanız Allah kusurlarınızı bağışlayacaktır. Akrabaya, yoksula, yolu kesilmişe hakkını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridirler. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. Eğer Rabbinden umduğun rızkı aramak için onlardan ayrı kalmak durumunda kalırsan, hiç olmazsa onlara tatlı dilli ve güler yüzlü davran. Ne cimri ol ne de israf et. Cimrilik pişmanlığa, israf yoksulluğa yol açar. Rabbin dilediğine bolca, dilediğine sıkarak rızık verir. Hiç şüpheniz olmasın; Allah kullarından haberdardır, her şeyi görüyor. Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da size de rızkı veren biziz. Doğrusu onları öldürmek büyük bir cinayettir.” (İsra 17: 22–31). “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve güzel olan şeylerden yiyin ve Allah’a şükredin, eğer can-ı gönülden O’na yönelmişseniz. Allah’ın size ölüyü, kanı domuz etini, bir de Allah ‘tan başkası için kesileni yasakladı. Fakat mecbur kalırsanız, saldırganlık yapmadan ve sınırı aşmaksızın yemenizde bir sakınca yoktur. Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır.” (Bakara 2: 172, 173).

“Tekâsür suresinden kapitalist anlayışa esaslı eleştiriler getirmek mümkündür. Fakat bu eleştiri ekonomi-politik bir eleştiri olmaktan çok metafizik-ahlaki bir eleştiri olmak durumundadır. … Çokluk, zenginlik, mal, mülk, şan, şöhret yarışına girmişsiniz; oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarla girinceye kadar bunların çılgınca peşinden koşuyorsunuz. Diyelim ki siz zengin ve karşı konulmaz bir gücün, şanın, şöhretin sahibisiniz. Ne faydası var bunun? Bir gönle girmedikçe, bir yoksulu doyurmadıkça, bir öksüzün başını okşamadıkça, vermedikçe, paylaşmadıkça ne faydası var bunun? Ölünce yanınızda mı götüreceksiniz? Malınız, mülkünüz mezara sığacak mı? Şanınızı, şöhretinizi mezarınızın başına büyük harflerle yazsanız ne olur? Mülkün gerçek sahibinin Hayyu Kayyum olan Allah olduğunu (lehu’l mülk) görmüyor musunuz?  Bu vurdumduymazlık neden?

“Cehenneme yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz” Ayetini iki şekilde yorumlamak mümkündür: 1- Uhrevi açıdan; “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi cehenneme yuvarlamakta olduğunu görürdünüz.” 2- Dünyevi açıdan; “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun/kargaşanın içine doğru yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.” Ayet her iki şekilde anlaşılmaya müsaittir…

“O gün her nimetten bizzat sorgulanacaksınız.” Ayetinden şunları anlamalıyız; size verilen her nimetten, her emanetten sorguya çekileceksiniz; sağlıktan, gençlikten, zenginlikten, maldan, mülkten, şandan, şöhretten, makamdan, mevkiden, yediğinizden, içtiğinizden, oturduğunuzdan, kalktığınızdan, hepsinden hesaba çekileceksiniz. ‘Benim’ diyenler! Ellerindekini paylaşmayan, yığdıkça yığan, biriktirdikçe şımaranlar iyi dinleyin! Hiç birisi sizin değil! Mülk Allah’ındır (lehu’l mülk). Varlık O’nundur. Siz sadece emanetçisiniz; size kullanın diye veriliyor, emanet ediliyor. Kiracısınız siz, ev sahibi değil. Yolcusunuz siz, hancı değil!”[4] Mal, mülk, şan-şöhret, zenginlik yarışı insanın gözünü bürüdü ve büyük bir hırsa kapıldı mı görüş açısı daralır, gerçekleri kavrayamaz, önündeki nimeti göremez. Böyle bir insanın Aklı durur ve nimetlerden hesaba çekileceğini unutur. Bundan önceki “Kevser” suresinde gördüğümüz; kendilerine Kevser verilenler ile Kevser’e layık görülmeyip ondan mahrum bırakılmış Ebter kimseler, Tekâsür içinde bulunup aklını kullanmayanlardır.

Hubris sendromu ile Tekâsür suresi arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Tekâsür suresi hubris sendromu konusunu içine alır. Hubris Sendromu daha çok “kibir sendromu” olarak bilinir. Hubris sendromuna tutulan (kendini kaptıran) insan şu semptomları gösterir: aşırı özgüven, kendine göre “öteki” olanı çok hor görür, kendi dışındaki insanlara küçümseyerek bakar. Kendisine aşırı derecede güvenir, vs. Yukarıdaki metinde kullandığım Müstekbir tanımlaması tam da “hubris” kişiyi anlatıyor. Hubris başkaları da var meleler, müşrikler, münafıklar, kodamanlar, bir anlamda ağalar, beyler, kapitalistler, imtiyazlılar vs.

Dikkat edin, ne kadar çok var böylesi! Her şey bir yana; Hubris deyince Muğire, Muğire deyince aklıma katmerli Müstekbir, ya da meşhur Meleler gelir… Burada şunu da eklemem gerek; önceleri dürüst davranan kişi, zenginleşince; bir de alt düzeylerdeki siyasetçiler mertebesi yükselince, hepsi olmasa da çoğu Hubris Sendromuna kendini kaptırır. Bulaşıcı hastalık gibidir, Hubris sendromuna tutulan kişi. Korona virüs/Kovid 19 bir gün geçecek, ama Hubris Sendromu bitmeyecek, bu kadar tehlikeli ve önemli.

 

 

[1] İbn Kesir; Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, 15’inci cilt, s. 8582, Çağrı Yayınları, İstanbul- 1987

[2]Prof. Seyyid Kutub; Fizlal-il-Kur’an, cilt: 16, s. 339- 341 arasından alıntılar, Hikmet yayınları, İstanbul-Tarihsiz

[3] Elmalılı M. H. Yazır, (a. g. e.) 9.cilt, s: 416.

[4] R. İhsan Eliaçık; (a. g. e.), s. 79-80 ve çeşitli konuşmaları.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar