Emaneti Ehline Vermek

“Emaneti ehline vermek” emri, bir fiildir. Yani bir şeyi yapmak emredilmektedir. Her eylemin arkasında bir muhakeme tarzı, bir akıl yürütme biçimi bulunur. Bunlardan birincisi “emaneti ehline vermeyi”, ikincisi “adil hüküm vermeyi” emreder.

Emaneti Ehline Vermek

“Emaneti ehline vermek” emri, bir fiildir. Yani bir şeyi yapmak emredilmektedir. Her eylemin arkasında bir muhakeme tarzı, bir akıl yürütme biçimi bulunur. Bunlardan birincisi “emaneti ehline vermeyi”, ikincisi “adil hüküm vermeyi” emreder.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

“Muhakkak Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verme konumunda bulunduğunuz vakit adaletle hükmetmenizi emreder: Allah’ın size yapılmasını öğütlediği bu şey, mahza bir güzellik ve ikramdır: Unutmayın ki Allah her şeyi işitir ve görür.” (Nisa 58)

“Emanet” vahyin insanda inşa etmeye çalıştığı hayat tasavvurunun anahtar sözcüklerinden biridir. El-Mü’min olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, mü’min olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının bir gereği olarak emanete sadakat göstermesini, yani emin biri olmasını istemektedir.

Gördüğünüz gibi yukarıdaki cümlede geçen “mü’min, iman, emin” kelimelerinin hepsi de “emanet” kelimesiyle aynı anlam alanına mensupturlar. Kur’an’ın inşa ettiği bir akıl, kendisine bahşedilmiş tüm nimetlere birer emanet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emanettir, sıhhat bir emanettir, hayat bir emanettir, şöhret bir emanettir, evlat bir emanettir, devlet ve iktidar bir emanettir, bilgi, beceri, akıl, hepsi birer emanettirler.

Emanet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emanet eden, emanet edilene ya güvenmiştir ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emanet edilen kimse emanet karşısında iki tavır takınır: Ya ihanet eder ya da sadakat gösterir. İhanet ederse hain, sadakat gösterirse sadık olur. Allah’ın emanet ettiklerine ihanet etmek, verdiğini onun rızası hilafına kullanmaktır. Bu nedenledir ki her günah “emanete ihanet”tir. Ve ihanetin en dehşet sonucu ise Allah’ın insana olan güvenini zedelemektir.

Bu emanetin Allah-insan ilişkisine taalluk eden boyutudur. Bir de emanetin insan-insan ilişkisine taalluk eden boyutu vardır ki, girişteki ayet işte bu ilişkinin sıhhat şartını beyan etmektedir. O da “emaneti ehline vermek”tir. Bu ayetin iniş nedeni bağlamında şöyle bir olay aktarılır. Mekke’nin fethi günü, Hz. Peygamber, ordusunun başında muzaffer bir lider olarak Kâbe’ye gelmiş ve kapının açılmasını istemiştir. Cahiliyye döneminde de kutsal bilinen ve hizmetinde olmak için insanların yarıştığı Kabe’nin anahtarı Osman b. Talha adlı birindedir. Bu yıllardan beri babadan oğula geçerek devam eden bir görevdir. Henüz atalarının dini üzere olan Osman b. Talha anahtarı getirerek kendi elleriyle Hz. Peygamber’e teslim eder. O anda bu şerefli görevin kendilerine geçmesini isteyen birçok Müslüman vardır ve bunlar arasında Hz. Peygamber’in en yakınları da bulunmaktadır. Fakat Hz. Peygamber Kâbe’yi açtırıp içindeki putları temizletip şükür için iki rekât namaz kıldıktan sonra henüz Allah’a teslimiyetini dahi açıklamamış olan eski sahibine anahtarı uzatır. Bu, orada bulunan birçoklarının arzusunu kursağında bırakmış olsa da başta Osman b. Talha olmak üzere birçok Kureyşlinin, Hz. Peygamber’in, görev dağılımında “yakın” olmayı değil “ehliyet” ve “liyakati” esas aldığını görmelerini sağlar.

Ülke, seçim sath-ı mâiline girdi. Allah’ın bu toprakları kendilerine emanet ettiği insanlar, bu ilahi emanetin yönetimine birilerini vekil tayin edecekler. Yani birilerine kendi yönetimlerini emanet edecekler. Şu hâlde, emanetin sahiplerinin emanet edecekleri insanda ilk arayacakları şart “ehliyet” ve “liyakat” olmak durumundadır. Kişinin ehil ve layık olması için önce bilinç ve bilgi şarttır. Emanete riayet bilinci ve emanet edilen şeyi yerli yerinde kullanma bilgisi.

Peki bir insanın emanete riayet bilincine sahip olduğunun ölçütü nedir? Kısaca, Allah’a ihanet etmemesidir. Söyler misiniz; Allah’ın emanetine ihanet etmekten utanıp sıkılmayan birilerinden kulun emanetine ihanet etmemeleri beklenebilir mi? Ya da hayatını, her şeyini borçlu olduğu Allah’ın emanetine ihanet edenleri, ikbal ve iktidarını borçlu olduğu halka ihanet etmekten ne uzak tutabilir?

Siyasal tercihini kullanırken sağduyu sahibi her insanın sorması gereken ilk soru bu olmalıdır. Hiç düşündünüz mü: “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” diye başlayan bir ayet (Nisa, 58) niçin “Hüküm verme konumunda bulunduğunuz vakit adaletle hükmetmenizi emreder” diye devam eder?

“Emaneti ehline vermek”le “adaletle hükmetmek” arasında ne gibi bir ilişki vardır?

Hemen belirtelim ki; emaneti ehline vermenin olmaz olmaz şartı, adaletle hükmedecek bir muhakemeye sahip olmaktır. Selim bir muhakemeye sahip olmadan, bir şeyi kime vereceğinize sağlıklı karar veremezsiniz. Nisa 58. ayetteki “insanlar arasında hükmetme”yi, sadece devlet yönetimine hasredenler yanılırlar. Hükmetmek, yani hüküm vermek, hepimizin hayatın her alanında ve her anında yaptığı bir şeydir. “Şu iyidir-bu kötüdür” derken, birine “aptal” ya da “geri zekâlı” derken, “güzeldir-çirkindir” yargısında bulunurken, hep hüküm vermiş oluruz. “Şu iyidir-bu kötüdür” demek bir hükümdür. “İyi” hükmünü verdiğiniz gerçekten iyi ise mesele yok. Zaten o zaman “kötü” dediğinizin de gerçekten kötü olduğu sonucu kendiliğinden çıkar. Fakat eğer siz kötüye “iyi” demişseniz, doğal olarak iyiye de “kötü” hükmünü vermişsinizdir. Kişi kendisine ait bir emaneti, bir değeri, herhalde “iyi” dediğine tevdi edecektir. İnsanın “iyi” hükmünü verdiği biri dururken değerli bir şeyi ya da sorumluluk isteyen bir yetkiyi, bir kötüye emanet etmesi düşünülemez.

İşte bu nedenle Kur’an “emaneti ehline vermek”le “adaletle hükmetmek” arasında doğrudan bağlantı kurar. Çünkü verdiği hükümde adil olmayan biri, emaneti ehline veremez. Emaneti ehline vermeyen biri, bu davranışıyla yaptığı zulümlerin yanına bir de hükümde zulmü eklemiştir. Eğer adil hükmetseydi, emaneti ehline verecekti. Hükmünde zalim olması, 1) Emanete zulmetmesine, 2) Emanete ehil ve layık olana zulmetmesine, 3) Altından kalkamayacağı ya da ihanet edeceği bir sorumluluk yüklediği için emaneti kendisine tevdi ettiği ehliyetsiz ve liyakatsiz kişiye zulmetmesine yol açmıştır.

Çocuklarını yanlış ellere emanet eden anne-babalar, çocukları hakkında adil hüküm veremeyenlerdir. Adil olmayan hüküm, emanete ihanetle biten bir sürecin başlangıcıdır. Kendilerine ait egemenlik yetkisini oylarıyla yanlış vekillere emanet eden seçmenler, insan hakkında “iyi-kötü” hükmünü verirken adil davranamayan kişilerdir. İyiyi kötüden ayıramayanların, emaneti ehline vermeleri nasıl mümkün olur? O halde aslolan, insanlara “seçme hakkını” kullandırmaktan öte onlara hüküm verirken adil hüküm verecek bir bilgi, birikim, bilinç ve eğitim vermektir. Daha muhakemesini nasıl yürüteceğini bilemeyen, adaletle hüküm verecek bir zihni işleyişe sahip olamayan insanların, emaneti ehline vermek hususunda isabetli davranmaları beklenemez.

Nisa 58. ayet, “emaneti ehline vermek”le, “adil hüküm vermek” arasındaki doğrudan ilişkiye atıf yapmaktadır. Aklını doğru kullanmayanların, doğru bir muhakemeye sahip olamayacakları bir gerçektir. Çünkü doğru hüküm, ancak doğru muhakeme sonucu elde edilir. Dini, ahlâki, siyasal, sosyal, ekonomik, bilimsel ve estetik olmak üzere, hayatın tüm alanlarındaki dökülüşümüzün temelinde yatan sebep de budur. Hatırlasanıza o muhteşem Kur’ani uyarıyı: “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!”

Bu toprakların içine itildiği şu hal, işte bu mahkûmiyetin resmidir ve kurtuluşu da sizin elinizdedir. Malum, toplumsal değişmenin ilâhî yasasıdır: “Bir toplumu oluşturan bireyler iç dünyalarını değiştirmeden, Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.” (Ra’d, 11)

“Emaneti ehline vermek” emri, bir fiildir. Yani bir şeyi yapmak emredilmektedir. Her eylemin arkasında bir muhakeme tarzı, bir akıl yürütme biçimi bulunur. Bunlardan birincisi “emaneti ehline vermeyi”, ikincisi “adil hüküm vermeyi” emreder. İnsanın yapıp ettiği tüm eylemleri metre ve terazi kullanarak alıp-satmaya benzetebiliriz. Her eylemin bir endazesi, bir ölçü ve tartısı vardır. Bir eylemi ölçüp tartan yer akıldır ve aklın bu işi yapmasına da “muhakeme” adı verilir. Fakat aklın eline ölçü aletlerini veren merkez tasavvurdur. Tasavvur yanlış metre ve kilo verirse akıl yanlış ölçüp tartar. Akıl yanlış ölçüp tartarsa, o insanın eylemi yanlış olur.

Ayetin ikinci cümlesi “hüküm verdiğiniz zaman adil hüküm vermenizi emreder” derken, aslında şunu demiş olmaktaydı: Adil hüküm veren bir muhakemeniz yoksa emaneti ehline veremezsiniz. Bunu isteseniz de yapamazsınız; çünkü yanlış rotayla doğru menzile, yanlış haritayla doğru adrese ulaşamazsınız. Ayet buraya kadar, “emaneti ehline verme” eylemini ve bu eylemin arkasında yatan muhakeme tarzı olan “Adil hüküm verme” niyetini belirleyici iki şart olarak ortaya koydu. Fakat burada durmadı. Bu iki şartın gerçekleşmesi için daha üst bir şart koştu ki, bu yukarıdakilerin gerçekleşmesinin de garantisiydi. Bu şartı şöyle özetleyebiliriz: Allah’a güven, O’nun senin için öngördüğüne teslim ol!

En iyisi bu özeti kendisinden çıkardığımız ayetin üçüncü cümlesinin mealini vermek: “Allah bununla size en güzel olanı öğütler”. İşte burada iş; aklı da aşıp “iman”a, ahlaki anlamıyla “güven”e varıyor. Çünkü kişi Allah’a güvenmeden O’nun kendisi için en iyi olanı teklif ettiği sonucuna varamaz. Bu bir “güven” meselesidir, yani “iman” meselesidir. Bu imanın/güvenin temelinde şu ön bilgiler vardır:

Allah insanı en iyi bilendir? O, insanın hasmı değil dostudur? Dolayısıyla sevdiği insan için en doğru ve iyi olanı emreder. Bitmedi. Ayetin son bir cümlesi daha var ki, bu cümle de yukarıdaki gibi imanla alakalı bir cümle. Allah’a neden güvenmemiz gerektiğini açıklayan bir cümle. Ya da güveneceğimiz Allah’ın nasıl bir Tanrı olduğunu açıklayan bir cümle: “Unutmayın ki Allah her şeyi işitir ve görür.”

Allah ehline vermediğiniz emaneti görür. Bunu “sadece Allah değil aklı başında insanlar da görür” diyecekseniz, elbette haklısınız. Fakat O’nun görüp başkalarının görmediği boyutu o emaneti neden ehline değil de başkasına verdiğidir. Onun aklına arız olan hastalıkları, ölçüp biçtiği araçların noksanlığını ve sebeplerini, muhakemesindeki yamukluğu, kalbindeki eğriliği, içinde gezen ve kuyrukları birbirine değmeyen kırk tilkiyi? Bütün bunları görür ve işitir. Tabi ki başta emaneti tevdi eden kişinin tevdi ediş gerekçesini işitir. Fakat asıl dışa vurduğu gerekçeyle? Varsa- içinde yatan niyet arasındaki farkı da “görür”.

Emanete ihanet edenlerin, bu ihanetlerine geçirdikleri tumturaklı kılıfları da “işitir”; fakat bu kılıfların altında yatan gerçeğin çok daha farklı olduğunu da “görür”. Mesela “İslamî” gerekçeler adına, “ehven-i şer” söylemleriyle emaneti “şerirlerin” eline verenlerin, Allah’ın rızasını mı cemaatin (aslında kendisinin) çıkarlarını mı gözettiğini de görür. Şu da var ki, onlar içerisinden tevbe edenleri ve tevbesinde samimi olanları da işitir ve görür.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar