Şiddetin Cinsiyeti

Şiddetin Cinsiyeti

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Giriş

Şiddetin Topolojisi isimli eserinde Byung Chul Han, kılıktan kılığa giren şiddetin makro ve mikro fiziğine değinerek, günümüzde şiddetin görünürden görünmeze, afişe olandan mahreme, fiziksellikten ruhsallığa, militarist olandan medyatik olana ve yüzyüze karşılaşmadan viral bulaşmaya kaydığını dile getiriyor. Öyle ki insan şiddetin tamamen ortadan kaybolduğu yanılsamasına kapılabiliyor.

Mevzubahis ettiğimiz insan ilişkilerinde “insan doğası’nın bilgisi önemli arz etmektedir ve hassasiyet gösterilmelidir. Aynı ‘tabiat’tan olan kadın ve erkek, birbirlerinin sükûn iklimleri olmalıdır. Bu ‘zevc’lerin aralarındaki değerlilik ancak takvayla öne çıkmalıdır.

Lakin insan tarihin, toplumun, mekânın, mesleğin, medyanın prizmasından geçince ataerkil (yamuk) bir söylem ve ötekileştirilen (arızî) bir ‘kadın’ resmi ortaya çıktı/çıkarıldı. Bu bahsi medyada ikame edilen kadın temsil biçimleri üzerinde okumaktan yarar görüyoruz.

Dilin Şiddeti

Önemli ideolojik aygıtlardan biri olan medya, kamuoyunun en başat/baskın enformasyon araçlarındandır. Medya iletişim süreci içinde kodifike ettiği ‘öznesinden arınmış’ bir dili kullanır. Bu dil, bir iletişim imkânı olmaktan öte, daha çok satır aralarına ‘iktidar’ sinmiş “hegemonya” argümanıdır.

Medya, ürettiği söylemin gücüyle toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti meşru kılıyor ve yaygınlaştırıyor. Bugün baskın bir şekilde toplumsal cinsiyet ayrımı ve bu ayrımın ürettiği kalıplar-yargılar biyolojik cinsiyet farklılığının önüne geçmiş bulunuyor.

Medya anlatılarında kadın (1) ‘arzu nesnesi’, (2) ‘yöresel figür’, (3) veya -şiddete maruz kalmış- bir mağdur olarak işleniyor. Arzunun öznesi, törenin hükmedicisi, şiddetin faili ise meçhuldür.

Kadını erkek bakışının nesnesi olarak ‘çekici’ gösteren medya, diğer taraftan şiddete yönelik haberlerde, “film gibi cinayet”, “yasak aşk”, “gizli ilişki” gibi ifadeler/imalar kullanarak olayları normalleştiriyor ve olayların adlî boyutunu magazinsel olarak sunabiliyor. Olayların devamında söylem iktidarının ‘erkek egemen’ dili yargıyı dahi ‘iyi hal’ noktasında etkileyebiliyor.

Özellikle pornografik temsillerde kadınlar sadece erkek bakışının nesnesi değil, aynı zamanda sansasyonel bir durumun faili ya da kendisine yönelik cinsel saldırının provokatörü olarak çerçeveleniyor. Pornografik temsilin can alıcı örnekleri, kadınların (ve çocukların) uğradığı cinsel şiddet ve istismar haberleri olmaktadır.

Medyada cinsiyetçiliğin sadece kadınları dışlayan, aşağılayan ve ötekileştiren bir dille değil, aynı zamanda, -kontrol edilebilen- makbul olarak tanımlanan bir kadınlığı yücelterek, bu tür (otantik) bir kimliği kurmak için kadınları sorumluluğa çağıran bir dilin kurulduğunu da görüyoruz.

Değersiz Haber

Medyada yer alan haberler ‘anlam’dan arındırılmış bir üslupla yazılır. Üçüncü sayfa malzemesi şiddet haberleri medyanın tiraj-reyting-tıklanma için kullandığı en önemli haber kategorisidir. Özellikle de kadına ilişkin şiddet haberleri, toplumsal yapının sarsılmayacağını kurguladığı bir üslupla verilir, çünkü o toplum aynı zamanda medyanın (muhtaç olduğu) hedef kitlesidir, müşterisidir; ironik ama şiddetin satıcısı kadar alıcısı da var ve karşılıklı besleniyorlar.

Kadına şiddeti içeren haberler söz konusu olduğunda manşet, başlık, metin, fotoğraf, kelime seçimi, cümle yapısı vb. mikro ve makro yapıların nasıl kurgulanacağı azami önem taşıyor.

Mesela failin betimlenmesinde haberler, ‘kadın kadına taciz’, ‘kadın canlı bomba’, ‘kadın hırsız’, ‘kadın şoför’ gibi başlıklarla ilgi toplamaya çalışırken, failin cinsiyeti haberin konusunda başat bir nitelik taşımamasına rağmen bunun altı çizilip büyük puntolarla vurgulanıyor. Diğer (erkek) faillerin cinsiyeti varsayılan olarak kabul edilerek haberde ayrıca dile getiriliyor değildir.

Kadınların mağdur olduğu, şiddete uğradığı, öldürüldüğü olaylar haberleştirilirken genellikle erkek faili merkeze alan değil, kadına dair, sonunda mağdur olmasına, şiddete uğramasına ve hatta öldürülmesine sebep olacak bir hikâye kurgulanıyor. Bu durumda manşete çekilen ve haber metninde üzerinde durulan konu, fail ya da mağdur olarak kadının ne yaptığı oluyor. Örneğin, ‘bekâret cinayeti’ başlıklı haber kadının bekâreti ölümüne, sosyal medya paylaşımları şiddete uğramasına adeta gerekçe olarak sunuluyor (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/455413).

‘Mağdur kadın’ haberlerinde sistematik (süregelen) şiddet yok sayılıyor. Bu tür haberlerde failin değil mağdurun kimliği, görselliği ve yaşadığı mağduriyetin sansasyonel çağrışımları ön plana çıkarılıyor.

Bianet’in uzun soluklu araştırmasına göre ‘canavar kadın’ çerçevesi, kadınların fail olduğu olayların aktarılmasında oldukça sık kullanılıyor. Örneğin ‘kocaya tuzak’ başlıklı cinayet haberinde bir erkek, başka bir erkeği öldürüyor. Habere göre olay, kadının ayrı olduğu kocasından şiddet gördüğünü, sevgilisi olan erkeğe anlatmasıyla başlıyor. Hikâye böyle kurgulanarak, ‘kocaya tuzak’ başlığıyla haberleştiriliyor. Böylece yaşanan cinayet vakasında kadın fail olarak çerçeveleniyor.

Yapılan akademik çalışmalarda dikkat çekildiği üzere; haberlerde kadına şiddet vakaları işlenirken kadınlar bağımlı olarak gösteriliyor; erkeklerin psikolojik sorunları veya rahatsızlıkları nedeniyle ve kadın tarafından kışkırtıldığı, provoke edildiği gerekçesiyle şiddete başvurduğu yönünde bir algı oluşturuluyor.

Yine, kadınların, kendilerinden beklenen toplumsal değerlere ve namus, ahlak anlayışına uygun olmayan davranışlar sergilemeleri durumunda ya da erkeğin işsizlik, yoksulluk gibi sorunlar yaşaması durumunda şiddete maruz kaldıkları dair vurgular yapılıyor ve bu düzlemdeki şiddet adeta normalleştiriliyor.

Litürjik İfşa

Reklamlar, diziler, bilgisayar oyunları cinsiyetçi kalıpların en çok kullanıldığı türler olarak öne çıkıyor.

Reklamlarda ‘aşırı’ alakasız ‘kadın’ teşhiri üzerinden sunulan ürün kampanyaları; kadına işlerini öğreten erkekler, otoriter ‘dış ses’ hegemonyası, ‘kadın bedeni’ni kontrol altında tutma eğilimi, ‘görselleştirme’de araçsallaştırma (konu mankeni) görülen unsurlardır.

Genelde ‘eklektik yapılara’ sahip dizilerde ‘egemen güzellik’ kalıplarına sıkıştırılmış kadınların, ‘meslekleştirilmiş’ anneliğin ve çocuk fetişizmi etrafında gelişen (çarpık) aile ilişkilerinin öne çıkarıldığını görüyoruz… Örtük olarak şiddetin meşruluğu, namusun kutsallığı, kadın-erkek işlerinin ayrışıklığı, yüceltilen maçoluk, iktidarın cazibesi de işleniyor…

Diğer taraftan kadının merkeze alındığı kuşak programlarında işlenen sorunların genel tonu ise melodramatik (hatta yer yer trajik)’tir. ‘Şizofrenik’ modeller üzerinde, karma senaryolarla, ‘misyoner’ anlatımlar kullanılarak cinsiyetçi söylemler tekrar tekrar kurgulanıyor.

Genelde erkeklerin konuştuğu tartışma programlarında ise cariyelik, berdel, patriyarkal otorite/kültür, recm, ensest, zina gibi otantik tartışma/çatışma konuları görülüyor, işleniyor.

Toplumsal cinsiyet rejimi, etnik, dini ve siyasi kimlikler üzerinden yürüyen ayrımcılık biçimlerini de içeriyor.

Dahası güç (din-devlet) şiddeti, birey (erkek) şiddetine indirgenerek şiddetin temerküz ettiği gerçek kaynağının üzeri örtülüyor/öteleniyor.

Ezcümle, günümüzde geniş kitlelere ulaşan yaygın medya mecralarında kadınlar ağırlıklı olarak cinsel obje, magazin nesnesi(mağdur), araçsal varlık, eylem/örgüt öznesi, fedakar/anne olarak ele alınıyor.

Travmanın Şiddeti

Medya mecralarında oluşturulan bu ‘normalleştirme, sıradanlaştırma, saptırma’ toplumda karşılığını nasıl buluyor?

Özellikle anonimliğin verdiği rahatlıkla bireyler empatiden yoksun, kaba, sert yorumlu ve şiddet içerikli konuşmaya, bu tarz paylaşımlarda bulunmaya yatkınlık kazanıyor. Hatta bazen bilerek veya bilmeyerek medya ortamlarında oluşan linç kampanyaları ile başkalarına psikolojik şiddet uygulamaya gönüllü katkı dahi veriliyor.

İdeolojik bir iktidarın dışavurumu olan cinsiyetçilik ve onun görünen yüzü şiddet her türü değersizleştirme düşüncesidir. Değersizlik, kaçınma stratejilerinin benimsenmesi, davranış değişiklikleri ve sağlığın bozulmasına sebep olmaktadır.

Cinsiyetçiliğin zararlı etkileri bazı kadın ve erkekler için etnik kökenleri, yaşları, engellilik durumları, sosyal kökenleri, dinleri, cinsiyet kimlikleri, cinsel eğilimleri ve diğer etkenlerden dolayı daha kötü olabiliyor.

Birçok kadın, gördüğü tüm şiddet türlerine rağmen sosyal statü kaygısı, toplumsal ve ailevi baskılar, özellikle de ekonomik kaygılar, sosyal çevre baskısı, kendine güvenmeme ve toplumsal cinsiyet rollerinin etkisiyle evliliklerini, ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor, ‘bir gün düzelir’ diye ümit ederek bu tür muamelelere sessiz kalıyor.

Failler ve şiddete maruz kalanlar tarafından şiddet konusunun mahrem olduğu ve aile içinde tutulması gereken özel bir durum olduğu düşünülüyor. Hatta birçok kadın, eşlerinden gördüğü şiddeti hak ettiğini bildiren açıklamalarda bulunabiliyor. Toplum, eşler arasındaki şiddeti normal karşılıyor ve şiddet sonucu evi terk etme ve/veya boşanma hoş karşılanmıyor.

Toplumsal benlik lehine bir (öğrenilmiş çaresizlik) rıza veya boyun eğme ile sonuçlanması beklenen bir kadın ‘tepkisi’ olagelmiştir. Oysa ‘ayartılmış erkek’ algısının da bir ‘kendiliğinden’ ayartma olduğu kavranmalıdır.

Sonuç

Eleştirel söylem analizi çerçevesinde okunduğunda medya ürünlerinin cinsiyetçi şiddeti besleyen bir yapı içinde kurulduğu ve sunulduğu görülüyor.

Medya mevcut toplumsal/geleneksel söylemi dolaşıma sokarak kendi devamlılığını idame ettiriyor. Medya egemenlik (fallokrasi) ilişkilerini sürdüren bir kaygıyla hareket ediyor.

Yine medya mecralarında güç kullanımı maskulin olarak algılanıyor ve bu maskulinite, genç erkeklerin mentalitisine birçok farklı (baskın) şekilde işleniyor. Buna karşın edilgenlik ve adaletsizlik karşısında sessiz kalarak onaylama ise kadınlık işareti olarak kodlanıyor.

Özellikle şiddete maruz kalmış kişinin özlük hakları ve mahremiyeti düşünülmeden, sosyal mesaj verme amacından ziyade olayın magazin boyutu dikkate alınarak yapılan habercilik, toplumda yıkıcı etkilere sebep oluyor. Kadına şiddetle ilgili medyada çıkan haberlerin dili, toplum üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu unutulmamalıdır.

Bu ortamlarda erkeklerin söylemleri, deneyimleri ve perspektifleri norm olarak kabul edilmesi taraflı/indirgemeci bir yaklaşımdır.

Medya, bu haberleri “3. sayfa”ya indirgemekten ve genellikle kadın cinayetiyle sonuçlanan vakaları, sansasyonel bir reyting malzemesi değil de bir hak meselesi olarak zikretmelidir.  Dahası toplumsal cinsiyet odaklı haber anlayışını reyting/tiraj/tıklanma kaygısının önüne koyması ve toplumsal sorumluluk anlayışı çerçevesinde toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyici bir yayın politikası uygulama hususunda gerekli adımları atması gerekmektedir.

***

Ana hatlarıyla şiddetin kök paradigmasında ‘din’lerin ‘eril’ yorumlanmasında, geleneğin ‘otoriter’ şekillenişinde ve ‘dil’ semptomunun ‘şiddet’ orijininde kodifike edilmesi görülmektedir.

Gösterilen ama “yok sayılan”, konuşturulan ama “söz hakkı” olmayan, erkeğin ‘makbul’ formatında yontulan, cinsel meta olarak görselleştirilen, gerekçelendirilmiş şiddete maruz kalan kadının elinden yetişen bir erkeğin travmatik karakteri vicdanını acıtır mı?

İnşa edilen (kültürel) ‘sosyal cinsiyet’in marazları ilka olunan (ontalojik) ‘biyolojik cinsiyet’ argümanları üzerinden çözülemez. Bu tür bir yaklaşım, her birimizdeki insanlığı küçültmektedir. Hiçbir şiddet türü şahsi bir mesele değil ve aile/toplum içi bir mesele gibi değerlendirilip susmayı gerektirmez; hiçbir sebep bir canlıya şiddet uygulanmasını mazur gösteremez.

Jaroslav Pelikan’ınGelenek, ölülerin yaşayan inancıdır; gelenekçilik, yaşayanların ölü inancıdır.” sözünü merkeze alarak, bilinçli ve şiddetsiz bir iletişime ‘dil’den başlamak gerekir.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar