Hülya GÜLBAHAR İle Söyleşi

Hülya GÜLBAHAR: “Kendisi gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan herkese şiddet uygulamayı, onu yok etmeyi meşru gören bir toplum modeli ile şiddetsiz bir toplum yaratma düşü arasındaki kavga bizim kavgamız.”

Hülya GÜLBAHAR İle Söyleşi

Hülya GÜLBAHAR: “Kendisi gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan herkese şiddet uygulamayı, onu yok etmeyi meşru gören bir toplum modeli ile şiddetsiz bir toplum yaratma düşü arasındaki kavga bizim kavgamız.”

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Hülya GÜLBAHAR ile dişil öteki imegesi olarak tanımlanan kadın ve eşitsizlikler üzerinden şiddetin sosyolojik ve istatiksel boyutlarını konuştuk…

- Kadına şiddet ekseninde kadını ve erkeği karşı karşıya getiren, çatışmaya ve ötekileştirmeye sebebiyet vermeden, cinsiyetin değil şahsiyetin ön plana çıktığı bir eşitlikçi anlayış mümkün müdür? Nasıl?

- Kesinlikle! Bu mümkün. Ama önce, kadını ve erkeği karşı karşıya getiren koşulları sorgulamalıyız. Çünkü; şiddet bu karşıtlık ve kutuplaşma üzerinden doğuyor. Şiddet kadına ayrı, erkeğe ayrı toplumsal roller biçip, bu roller nedeniyle erkeğe hiyerarşik bir üstünlük tanıdığınız zaman doğuyor. Yani kadın cinsini erkek cinsinin egemenliği altında ve erkek cinsine hizmet ve itaat etmekle yükümlü bir cins olarak konumlandırdığınız zaman doğuyor. Öte yandan, toplumu sadece kadınlara veya erkeklerle ait olarak gördüğünüz zaman da bir şiddet doğuyor. Yani aradaki geçişken rolleri görmediğiniz, inkâr ettiğiniz, toplumu gelenekselleşmiş, cinsiyetçi dediğimiz kadın ve erkek rollerinden oluşan iki kutuplu bir toplum olarak kurguladığınız zaman da bir şiddet doğuyor. Bunu yaparak hiyerarşik olarak bölünmüş bir toplum yaratmış oluyorsunuz. Ve bu hiyerarşi ile esasında şiddete davetiye çıkartmış oluyorsunuz. Bu hiyerarşinin, bu bölünmenin de kendisi bizatihi şiddet oluşturuyor. Ben sürekli Konfüçyüs’ün bir lafını örnek veriyorum. Konfüçyüs, MÖ 500’lü yıllarda yaşamış, çok değer verilen Çinli bir felsefeci. ‘’Kadınlar çocukluklarında babalarına, evlendiklerinde kocalarına, yaşlılıklarında oğullarına hizmet ve itaat etmek zorundadır’’ diyor. Bu durum kadınlara, doğduğu andan öldüğü ana kadar sadece biyolojik olarak kadın doğduğu için erkeklere hizmet ve itaat etmek zorunda olduğunu anlatıyor. Neden? Sadece erkek olarak doğduğu için üstün kabul ediliyor. Ve bunun üzerine dinsel, siyasal, ekonomik vb. kuramlar inşa ediliyor. Doğduğu andan öldüğü ana kadar kadınların sorgusuz sualsiz itaatkâr bir biçimde erkeklere hizmet etmesini sağlamak için oluşturulmaya çalışılan ataerkil bir sistem bu. Tabi tırnak içinde anmak istiyorum, “Arap Baharı” sırasında bu doğumdan ölüme hizmet kalıbı değişmiş oldu. Ne oldu? Bir din adamı, kocaların ölen eşleri üzerinde ölümden sonraki altı saat içerisinde seks yapma hakkı olduğunu savundu. Evet dolayısıyla ne oldu? Bu dünya görüşü kadınların hizmet yükümlülüğü “doğumdan ölüme + altı saat” olarak değiştirilmiş oldu. Bu, yapay bir dünya görüşüdür. Yani insanların biyolojik olarak sahip oldukları organların insanlara böyle işlevler vermesine inanabilmek mantık dışı bir şey.

- Kadın ve erkeğin biyolojik, bilişsel farklılıklarını, toplumsal rollerini ortaya koyma konusunda yaratılıştaki “fıtrat” kavramını nasıl yorumluyorsunuz? Sizce fıtrat şiddete bahane olarak mı kullanılıyor?

- Şimdi bunu fıtratla, yaradılış farklarıyla açıklamaya çalışan teoriler var. Ben kişisel olarak bu teorilere karşı duruyorum. Yani yaratıcının, bir erkeğin işaret parmağını çamaşır makinesi ya da bulaşık makinesinin düğmesine basamayacak şekilde yarattığını; kadın işaret parmağınınsa başarılı bir şekilde bulaşık ve çamaşır makinesinin düğmesine basabilecek şekilde kodlandığını söylemek ve inanmak kadar saçma bir şey olamaz. Ya da araba kullanırken erkek ayağının frene daha iyi basabileceğini, kadın ayağının ise frene basamayacağını söylemek kadar saçma bir şey olamaz. Örnekleri çoğaltabiliriz… Bu; bireylerin kategorize ettiği toplumsal rolleri yaratıcıya mal etmek ve sorumluluğu üzerinden atmaya çalışmaktır. Oysa kadınlarla erkekler arasındaki şiddeti doğuran şey fiziksel farklılık değildir. Kadınlar taş taşıyabilir mi? Taşıyor. Nepal, Hindistan, Bolivya’daki kadınlar… Ben gözümle gördüğüm için söylüyorum bunları. İnşaatlarda kadınlar da çalışıyor, taş da taşıyorlar. Ben, Himalayalar’da bulunan bir dizi zirve olan Annapurna zirvesine tırmandım. 2000 metreyi geçinceye kadar merdivenle çıkılıyor. Oradaki bütün o dev taş basamaklı merdivenleri kadınlar döşemiş. Yani erkekle kadını karşı karşıya getiren fiziksel güç veya biyolojik farklıklar değil. Bu iddia, fiziksel olarak ufak tefek erkeklerin, iri yarı erkekler tarafından yaratılışları/fıtratları nedeniyle dövebileceğini söylemeye benziyor. Bir insana fiziksel şiddet uygulamayı meşrulaştırmak için kullanılacak argüman fiziksel güç farklılığı olamaz. Neden ufak-tefek patrona cüsseli bir işçi her canı sıkıldığında yumruklayıp şiddet uygulamıyor? Çünkü, egemenlik ve iktidar ilişkilerinde gücü belirleyen şey biyolojik farklılıklar değil. Gücü belirleyen etkenler, doğrudan doğruya toplumsal cinsiyet rolleri ya da sınıf ilişkileri şeklinde karşımıza çıkan toplum tarafından inşa edilen şeyler.  Dolayısıyla ben cinsiyeti değil şahsiyeti ön plana çıkartalım diyorum. Ancak tabi şahsiyeti nasıl oluşturduğumuzu da tartışmamız gerekiyor.

’Kadın doğulmaz, olunur” sözü çok önemli. Bu erkekler için de geçerli. Hatta olunmuyor, olduruluyor. Çünkü oldurulan bir şey bu. Genlerimiz ile doğuştan getirmiyoruz. İnsanlarda bebek bezi çıtçıtlamayı kolaylaştıran veya ocakta süt kaynatıp mama yapmayı sağlayan bir gen yok. Kadınların süt oluşturan salgı bezleri var. Ancak onun bile tartışması yapılıyor. Buna ilişkin deneyler var yani. Çocukların doğumuna katılan, çocuklarına şefkat gösteren babaların östrojen düzeyinin ne kadar yükseldiğini gösteren araştırmalar; östrojen hormon düzeyi yükselen erkeğin süt üretebileceği iddiaları var. Dolayısıyla hem cinsiyet dediğimiz biyolojik cinsiyeti hem de şahsiyet dediğimiz kimliği, kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı görev ve işlevler üzerinden kurgulamayı tartışmamız gerekiyor.

- Sizin biraz önce bahsettiğiniz o hiyerarşiden önce 3K olarak ifade ettiğiniz bir kavram bileşeni var; Kalp Emeği, Kafa Emeği, Kol Emeği. Tam olarak nedir bu 3K?

Kadına evin içinde çalışma, erkeğe ise ev dışındaki sanattan spora, siyasetten ekonomiye kadar tüm kamusal alanlarda var olma hakkını getiren sisteme karşı bir 3K bu… Sadece kol emeği ve kafa emeği varmış ve her ikisi de ağırlıklı olarak erkeklerin uyguladığı, erkeklerin harcadığı emeklermiş gibi, erkek cinsine özgü alanlarmış gibi sınırlandırılan şeyler bunlar. Oysa ki, hayat bize bunun tam tersini gösteriyor. Kol emeği dediğimiz şey az önce anlattığım gibi kadın işçilerin de emeğidir. Tarih boyunca ve bugün hala tarlada iki büklüm çalışan, ter döken tarım işçileri ağırlıkla kadınlar değil mi? Karadeniz bölgesine giderseniz dağlarda çay toplayan ve sırtındaki sepetle taşıyan kadınlar görürsünüz. Niye kimse onlara evde otur, çocuk bak demiyor? Tarlada çalışmaları işlerine geliyor çünkü. Erkeklerin o sırada evde ya da kahvede oturmalarında hiçbir beis görmüyorlar. Ama iş bu konunun politikasını yapmaya gelince kadınlar fiziksel olarak güçsüzdür diyorlar. Yani tarihsel olarak var olan gerçeğe/hakikate gözünüzü kapamanızı, görmemezlikten gelmenizi istiyorlar. Nasıl görmeyeceksiniz fabrikalarda, tarlalarda gece gündüz çalışan bu kadınları? Kadınların bu devasa emeğini görmemezliğe gelelim, yok sayalım ki, erkekler kolaylıkla el koyabilsinler, bedavaya ya da ucuza getirebilsinler!.. Kafa emeği dediğimiz konuyu da iyi düşünmek gerekiyor. Bugün yeryüzünde var olan mesleklerin, üretimlerin çoğunun fikri kadınlara aittir. Tekstil sektörü varsa dokumacılık yapan, dokuma tezgâhlarının yapımına, dokunan ipliklere kadar hepsi kadınların el emeğinden fabrikalara taşınmıştır. Tarihten sözederken, erkeklere avcılık, kadınlara toplayıcılık yakıştırılıyor ve toplayıcılık küçümseniyor. Halbuki ava giden kadın da var. Ama en önemlisi, düzenli gelir, düzenli beslenme, hayatta kalabilme kadının o toplayıcılığı ile oluşuyor. Çünkü; kadın o toplayıcılıkla tarımı geliştirmiştir. Yani, kadın sadece domatesi yetiştirmiyor. Onunla salçayı da kadın yapıyor. Ama o salçayı tenekeye sıkıştırıp pazara götürdüğü zaman parasını erkek alıyor ve gıda fabrikatörü, tekstil fabrikatörü, peynir fabrikatörü erkek oluyor. Tıpta da böyle. Yani yakın zamana kadar Türkiye’de bile jinekoloji derneklerine kadın jinekologlar yönetici olabilmek için mücadele ettiler. Jinekoloji dediğimiz şey kadim kadın bilgisidir. Doğum sırasında kadınlara rehberlik etmek, ebelik yapmak denen şey. Sadece bu da değil, ayağınızı burktuğunuz zaman çocukken kim size bakıyor? Anneniz bakıyor. Bu bilgi nereden geliyor. Anneden, onun annesinin annesinden geliyor. Kuşaklar boyunca kadınların tıp konusunda, eczacılık konusunda biriktirdiği bilgiyi de kadınlardan çaldılar ve bunu tıp ve eczacılık bilimi haline getirdiler. Ve her birini sadece erkeklerin yapacağı meslekler olarak kodlamaya çalıştılar. Yani gıdadan tekstile, tıptan sanata kadar kadınların bilgisini kadınlardan alacaksınız ve bunlara erkeklere özgü bilgiler, alanlar diyeceksiniz. Ne kadar saçma bir dünya düzeni! Erkekler kadınların hem bedensel emeklerinden hem beyinsel emeklerinden, yani kafa ve kol emeklerinden sonuna kadar yararlanıyorlar, bu emeklere el koyuyorlar. Toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanmasına karşı çıkmalarının en önemli nedeni bu aslında.

Üçüncü önemli nokta; Kadınların beden ve beyin emeklerine el koymaları yetmiyormuş gibi birde ev içinde bakım emeği, kalp emeği, şefkat emeği dediğimiz emeği sadece kadınların üzerine yıkıyorlar. Yani kadınlar hem kafa emeği, hem kol emeği harcadıkları gibi bir de erkeklerin ellerini sürmediği ve kadınca diye değerlendirdiği şefkat emeğiyle de uğraşmak zorunda kalıyorlar. Bu çok önemli bir nokta… Burada elbette istisnalar vardır ancak çocuk bakımından, hasta bakımından, engellilerin bakımından bahsediyoruz. Bunlar, insanı insan yapan işlevler. İnsan yükü taş yükünden daha ağırdır. Hep onu söylüyorum. Taş taşımak insanı insan yapmaz; karnınızı doyurmanızı ya da barınmanızı sağlar. Ama hastayken bir hastanın baş ucunda durmak, ona ilgi, şefkat ve bakım vermek, bir çocuğun yetiştirilmesine, gelişmesine, büyümesine katkıda bulunmak sizi insan yapar. Bence insanı insan yapan şey, öncelikle bu bakım emeğidir, şefkat emeğidir. Bir çocuğun bakımı ve yetişmesi ile ilgilenmek aslında insanı zenginleştiren bir şey. Ancak bu bakım emeğini tek bir cinsin üzerine bırakırsanız aşırı bir yükleme yapmış olursunuz. Bu durum zamanla insanı eksik bırakan bir şeye dönüşür. Hâlbuki paylaşırsanız, kadın da sosyalleşme ve mesleki vb alanlarda kendini yetiştirme imkânı bulur. Tabi toplumu buna göre organize etmek gerekiyor. Yani bakım emeğini sağlayacak toplumsal destek mekanizmaları oluşturmanız gerekiyor. Bu, hayata nasıl baktığınız ile ilgili bir şey. Yani siz inşaat yaparak da ekonomiyi kalkındırabileceğinizi sanırsınız. Ama bunu karşılığında doğayı perişan edersiniz. Beton çölleri, cehennem gibi kentler yaratırsınız. Belki birkaç kişiyi zengin edersiniz. Ancak eğer hayata 3K dediğimiz kadın bakış açısıyla bütünsellik içinde bakarsanız; inşaat yapmak yerine kreş yapma sektörüne öncelik verirsiniz. Böylelikle hem ekonomiyi canlandırmış hem de toplumun bireylerine kendilerini ve toplumu geliştirmeleri için daha geniş zaman bırakan sonuçlar elde etmiş olursunuz. Hangi ekonomi ve toplum modeli daha güzel? Sadece içi boş inşaatlar yapan mı; inşaat da dahil, gıda, tekstil vb onlarca sektörü besleyen; öğretmenden psikoloğa, sosyal çalışmacıdan aşçıya, bekçiye onlarca mesleğe istihdam sağlayan kreşler yapan mı?

- Sizin kişisel feminizm tarihinizi bir TedX konuşmanızda dinledim. 11 yaşında kadına ve erkeğe ayrı roller biçildiğinin ayrımına varmış ve ta o günlerde buna itiraz etmeye başlamışsınız. Özellikle doğu toplumlarında aile içi eğitim ve terbiyede cinsiyete göre biçilmiş rollerden ziyade görev dağılımı yaparak herkesin eşit şekilde sorumluluk aldığı bir birey yetiştirmek çok mu ütopik?

- Kesinlikle ütopik değil. Zaten dünyadaki birçok toplumda bu yönde değişim var. Dünyanın her yerinde, erkek ve kız çocuklarının görev ve sorumluluklarda eşitlik fikriyle yetişmesi için uğraşan feminist kadınlar var. Eşitsiz toplumsal cinsiyet rolleri giderek dünyanın her yerinde kadına ve erkeğe saçma bir dayatma olarak görülüyor. Onun için bu roller değişmeye mahkûm, değişiyorlar da zaten. Teknoloji bunu kolaylaştıran en büyük etken. Ben çocukken annem çalıştığı için kardeşlerimin bakımı benim üzerimde idi. Bir kaya suyundan su taşıyıp, dışarıda kazanlarda su kaynatarak leğenlerde çocuk bezi yıkadım. Ama şimdi kullan at, hazır bebek bezleri var. Burada da dönüşüm var. Birtakım erkekler tabi ki teknolojinin verdiği kolaylıklarla çamaşır makinesine çamaşır atılması, oradan çıkartılması ve bir leğene konulması noktasına geldiler. Bunlar şahane şeyler. Peki kaç erkek götürüp dışarı balkona asıyor bunu? Görünürlük ve ayıplanma ile ilgili bir durum devreye giriyor burada. Neden? Çünkü; sosyal olarak bunun görülmesini ve bilinmesini istemiyor. Fıtrat konusuna geri dönersek, çamaşır asma örneği çok öğretici aslında. Evin içinde çamaşırları yıkayabilen erkek fıtratının, yıkadığı çamaşırı balkona asmasına engel olduğuna inanabilir miyiz? Ya da evde kadının üzerine yıkılan hekimlik, aşçılık, terzilik gibi işler, gelir getiren birer meslek olduğunda erkeklerin birbiriyle yarış halinde ve gururla bunları icra etmelerini kadın ve erkek fıtratının farklılığı ile nasıl açıklayacağız? Bütün bu roller değişecektir, değişmek zorunda. Çünkü saçma.

- Bir ifadenizde kadın varlığının bir kutup olarak algılanması bile kulağa saçma geliyor diyorsunuz. Dönüşen ve değişen, modern algıların beklentileri ile vakanın uyuşmadığı bir yaşam anlayışında tırnak içinde “konum” problemi kadının yersizlik ve yurtsuzluk problemi olarak görülebilir mi? Bu ortamda kadın cinayetlerini nasıl durdurabiliriz?

Egemen erkek ideolojisi tam tersini iddia etse de, aslında kadınlar yerin de, yurdun da en azından erkeklerle eşit oranda sahipleri… Boşuna “anavatan” denmiyor. Erkekler, bolca şiddet ve hile ile aile mülkünün de, devletlerin de tapularını sadece kendi üzerlerine geçirmişler… Kadına karşı şiddeti ve kadın cinayetlerini, kadını erkeklerin mülkü olarak gören, kadın cinsini erkeklere hizmet ve itaate mahkum etmeye çalışan bu patriarkal sistemden, ataerkinden bağımsız düşünemeyiz. Şiddet bu patriarkal sistemin ürettiği bir şey. Hizmet etmeyi reddettiğinizde, itaat etmediğinizde; bir kadın olarak bedeninize, emeğinize ve kimliğinize sahip çıkmaya kalkıştığınızda şiddet devreye giriyor.

Ben; kadın cinayetlerini nasıl durdururuz meselesinde bir konunun altını özellikle çizmeye çalışıyorum. İlişkilerdeki kadına karşı şiddetin başladığı noktaya odaklanmak, çözümü oradan başlayarak aramak. Şiddet genelde tekmeyle, tokatla başlamıyor aslında. Bazen bir bakışla başlıyor. Bir davranışı kontrol etmeye yönelik bakışla. Gençken, dışarıya çıkmak için giyinirken bluzumun düğmelerini ilikliyordum. Bitirirken erkek arkadaşımın “bir düğme daha ilikleyeceksin değil mi hayatım” diyen bakışını gördüm. Çok gençtim, çok tecrübesizdim. Hiçbir şey söyleyemedim. Tek yaptığım şey o düğmeyi iliklememek oldu. O düğmeyi iliklemeyerek hem ilişkide kontrolün kimsede olmayacağını yani eşit olduğunu, hem de kıyafetime kimsenin karışmayacağını ve ilişkide kuralların beraber konulacağını söylemiş oldum. Kendi hayatımın kontrolünün benim elimde olduğunu göstermiş oldum. Bu çok önemli bir nokta. Bu kontrolcü bakış veya ahlak dedektörlüğü, bazen bir bakışla başlıyor. Sonra sözle, sonra fiziksel şiddetle devam ediyor. O şiddeti siz ilk bakışta durdurduğunuz zaman bir cinayetin önüne geçmiş olabilirsiniz. Onun için kadın katillerini, çocuk tecavüzcülerini idam edelim kadar boş bir talep yok. Bu gidenleri geri getirmiyor. Sizin bütün gücünüzü o şiddet daha bir bakış olarak ‘’hayatım, ama…’’ başladığı anda durdurmanız gerekiyor. Aynı şey bir erkek çocuğuna kendi yemek yediği tabağı bulaşık makinesine koymasını öğrettiğiniz zaman da geçerli. Ya da bir erkek çocuğuna kendi çorabını kendisinin yıkaması gerektiğini anlattığınız zaman, belki de bir kadın cinayetini orda durduruyorsunuz. Kadınlara ayrı, erkeklere ayrı roller tanımlamak yerine iş birliğine ve iş bölümüne dayalı bir anlayışı öğrettiğiniz zaman saygı duymayı da öğretmiş olursunuz. Onun için erkek çocuklarının yetiştirilmesi bu anlamda çok önemli.

- Kadına karşı şiddetin önlenmesi açısından en önemli konulardan biri de özgüven sorunu. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?

- Özgüven sorunu çok önemli. Çünkü siz toplum olarak kadın cinsine erkekler tarafından korunması gereken zayıf bir cins olarak muamele ettiğinizde; bu kadınların ve erkeklerin davranış kodlarına otomatik olarak işliyor. Özgüven meselesi, şiddet ve güç ilişkilerinde özne-nesne ilişkisi ile doğrudan bağlantılı bir mesele.  Yani kız çocuklarından bir kadın yaratma süreci aslında kadınların özgüvenini çalma süreci demek. Böylece itaatkâr kavramı olumlanarak bir erkeğin korumasına muhtaç olduklarının düşünülmesi isteniyor. Korumanın da elbet bir bedeli var tabi ki. Hiç kimse hiç kimseyi karşılıksız korumaz bu dünyada, korumuyor da… Kadınlar söz konusu olduğunda bu korumanın bedeli hizmet ve itaat. Bir diğer ifade ile efendi köle ilişkisine dayalı bir süreç. Hizmette ve itaatte kusur ettiğiniz zaman da elbette cezalandırılıyorsunuz. Nasıl cezalandırılıyorsunuz? ‘Kimi zaman ’dışlanarak’’, kimi zaman ‘’şiddete maruz kalarak’’. Neden kadınlara şiddet uygulanırken yüzüne kezzap atmak, asitle yok etmek, burnunu kesmek gibi vahşi muameleler uygulanıyor. Benden başkasına yar olmasın; dışarı çıkamasın, çıkarsa da, millete ibreti alem olsun diye, tüm kadınları tehdit etmek, tüm erkeklere de bu davranış kodunu dikte etmek için. Hayatta kalsa bile toplum içerisine çıkamaz hale getirilerek özgüven duygusu yok edildiğinde insandan geriye ne kalır! Şiddet ile özgüven kavramı birbirine sıkı sıkıya bağlı. Bu nedenle psikolojik şiddet çok önemli. Özgüvenini yok ettiğiniz bir insana her şeyi yapabilir, yaptırabilirsiniz; her şeye katlanmasını sağlayabilirsiniz.

Biliyorsunuz şiddete karşı kadın sığınaklarında kalma süresi 3 ay, 6 ay gibi geçicidir; uzun süreli kalamazsınız. Mor Çatı Vakfı’nın sığınağında kalan bir kadın sığınaktan ayrılırken anı defterine şunu yazmıştı: “En kalıcı sığınak özgüvendir.” Yani bunun için profesör olmaya, ciltlerce kitap okumaya gerek yok. Siz hayatı doğru kavradığınızda, size yapılan şeyin öncelikle bir insan olarak doğrudan doğruya sizin özgüveninize ve şahsiyetinize bir saldırı olduğunu fark edersiniz. Kadınlar bunu ne kadar erken fark ederlerse şiddet ve ayrımcılıkla mücadele o oranda başarılı olacaktır.

- Bir söyleşinizde İstanbul Sözleşmesi’nin doğrudan hiçbir dini düşünceyi hedef almadığını, toplumlardaki eril kültür ve buna dayalı uygulamaların kötülüğünden korunmayı amaçladığını ifade ediyorsunuz. Buradaki “eril kültür” ifadesi bağlamında sormak istiyorum, kadınlar korkak, erkekler cesurdur algısına katılıyor musunuz?

- Tabi ki kadınların korkak, erkeklerin cesur olduğu iddiası, cinsiyetçiliğin kadim ve evrensel algı operasyonlarından biri. Bunun için eğitim sisteminde toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının uygulanması o kadar önemli. Korkaklık meselesine ilişkin olarak sanat eserlerine, ressamların tabloların, tarih kitaplarındaki gravürlere bakalım, ne kadar elenmeye çalışılırsa çalışılsın, köylü ayaklanmalarında, halk hareketlerinde en ön saflarda genellikle çok sayıda kadın görürüz. Bazen eylemin başını kadınların çektiğini… Halk hareketlerinde en önde koşturan kadınlar, jandarmanın, polisin ya da düşman ordusunun önce kadın ya da erkek olmasına bakmadan ön saftakileri biçtiğini bilmiyorlar mı? Elbette ki biliyorlar. Demek ki cesaret konusunda kadın ve erkek arasında bir fark yok, yaratılmaya çalışılan cesaretin erkek cinsine özgü bir kavram olduğu yanılsaması var. Ben hayatım boyunca işçi eylemlerine, köylü eylemlerine çok fazla tanık oldum. Çevre ve doğanın korunması eylemlerine bakın, en önde önce kadınlar, ilk gazı yiyen kadınlar, ilk darbeyi yiyen kadınlardır. Şimdi siz böyle bir tecrübeye bakıp erkekler cesurdur kadınlar cesurdur değildir diyebilir misiniz? Buna inanabilen insanlar yaratmak istemek, toplumun ruh sağlığını sakatlamak anlamına geliyor. Buna nasıl inanabilirsiniz ki. Erkekler ağlamaz, kadınlar ağlar gibi bir sürü söz var. Kadın ve erkekler için seçilen isimler, renkler, kıyafetler, meslekler dahil olmak üzere klişeleşmiş uygulamaları yeniden sorgulamak lazım. Ayrıca bu işe yaratıcıyı karıştırmamak gerekiyor. Bunun yaratılışla hiçbir ilgisi yok. Bu çok ucuz bir yöntem.

Sorunuzun ilk bölümü İstanbul Sözleşmesi ile ilgili idi. Evet, İstanbul Sözleşmesi dini alanla ilgili bir sözleşme değil. Konusu din değil. Sadece “temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” başlıklı 4. Maddesinin 3. Fıkrasında, özellikle şiddet mağdurlarının korunmasında “din, siyasi veya başka tür görüş” nedeniyle ayrımcılık yapılamayacağını söylüyor. Aynı şekilde “cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği” nedeniyle de ayrımcılık yapamazsınız diyor. Ne 4. maddede, ne sözleşmenin diğer hükümlerinde doğrudan hiçbir dini düşünceye yönelik bir şey yok. Sözleşmeye karşı çıkanlar, asıl olarak sözleşmedeki kadın erkek eşitliği fikrine karşı çıkıyor. Hemen ardından LGBTİ+ bireysel şiddete karşı korunmasın diyorlar; sözleşmede aile ile ilgili hiçbir düzenleme olmadığı halde sözleşmenin aileye karşı olduğunu iddia ediyorlar. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanlar, sözleşmeyi çarpıtmaktan, yalan söylemekten de çekinmiyorlar. İFAM kurucusu olan zatın çarpıtması ise, dinler tarihine, siyaset tarihine, hukuk tarihine ayrı ayrı yazılmayı hak eden bir çarpıtma örneği. Sözleşmenin 36. Maddesi, tecavüz dahil olmak üzere cinsel şiddet eylemlerini yasaklıyor. 36. Maddenin c fıkrası, kimsenin kendi rızası olmaksızın başkalarıyla cinsel nitelikli eylemlere zorlanamayacağını söylüyor, bunu yasaklıyor (36/c. Başka bir insanın, rızası olmaksızın, üçüncü bir insanla cinsel nitelikli eylemlere girmesine neden olmak). Bu zat, ilgili maddeyi fuhuş ve zina maddesi olarak yorumluyor: “3-4 kişi bir araya gelip fuhuş yaparlar bu serbest, ama zorlama olursa o zaman bu yasaktır. Toplu bir halde fuhuş yapılabilir, zina yapılabilir. Ama rızasız olursa o zaman problem” diyor. Maddede birden çok kişinin aynı anda seks yapması ile ilgili bir şey yok, evlilik ile ilgili bir şey de yok. Önyargının ya da fantezi dünyasının kişiyi sürükleyebildiği noktayı görebilmek açısından ibret verici bir çarpıtma örneği.

Dine karşı olduğunu iddia ettikleri bu sözleşmenin din ile ilgili tek düzenlemesi 4. Maddedeki şiddete uğrayan bir kişiye dini inanç nedeniyle ayrımcılık yapamazsınız diyen ifade. Bu ayrımcılık yasağı, dinin dogmatik yorumlarının yaygın olduğu hatta; iktidar mekanizmalarında da yerleşik olduğu durumlarda özellikle önem taşıyor. Şiddete maruz kalan kişi Hıristiyan, Budist, alevi ya da dinsiz olduğu için ya da siz onun dini inancını beğenmiyorsunuz diye şiddete maruz bırakılamaz ki…

İstanbul Sözleşmesi etrafında çıkarılan bu tartışmalar, aslında farklı toplum modellerinin tartışması. Kimisi, “Kuran Müslümanlığı diye bir sapıklık çıktı” diyor ve sapık kelimesinin, kendi inancının içindeki iç tartışmalarda bile nasıl beğenilmeyen herkesi damgalamakta kullanılan tehlikeli bir silaha dönüştürüldüğünü kanıtlamış oluyordu. Bir diğeri, “Kuran Müslümanlığı demek dinsizliktir” diyor, bir başkası kendisi gibi inanmayanların çekirge sürüsünü ilaçla imha eder gibi imha edilmesini savunup “inşallah bize nasip olur bu zafer” diyerek dua ediyordu. Özetlersek, tıpatıp kendisi gibi düşünmeyen, inanmayan, yaşamayan herkese şiddet uygulamayı, onu yok etmeyi meşru gören bir toplum modeli ile şiddetsiz bir toplum yaratma düşü arasındaki kavga bizim kavgamız. İstanbul Sözleşmesi bu nedenle de yaşamsal önem taşıyor.

- Doğaya, insanlara, hayvanlara şiddet çok yaygınlaştı. Kadın cinayetleri sizin deyiminizle “cinskırım” boyutuna ulaştı. Kadın cinayetleri konusunda açıklanan verilere inanmalı mıyız? Bu konudaki sayısal verilerden paylaşacağınız şeyler var mı?

- Maalesef Türkiye’de açıklanan rakamlara asla inanmayınız. Kadın cinayetleri sayılarını kadın örgütleri ya da eşitlikçi medya kuruluşları yayınlasa bile o rakamları da üçle çarpmak gerekiyor. Günde en az üç kadın öldürülüyor bu ülkede ve bu kadınların öldürülmesine ilişkin nedenlere bakınız lütfen: Eşinden ayrılmak veya kendi istediği ile evlenmek istediği için hayatını kaybetmiş kadınlar görüyoruz, ya da çalışıp kazandığı gelirine zorla el koymak isteyen kocasına, babasına vs. vermemek için öldürülenleri… Kadınlar emeklerine, bedenlerine ve kimliklerine sahip çıkmak, hayatları için, hakları için ölümüne bir mücadele veriyorlar.  Türkiye’de şu an kadınlar için özgürlüğün bedeli çok ağır. Kadınlar eşit ve özgür bir birey olarak yaşamak için hayatlarını ortaya koyan bir mücadele içindeler. Onun için, aynen soykırım gibi, “cinskırım” diyorum ben. Sadece 2002-2009 yılları arasında kadın cinayetlerinde %1400’lük bir artış yaşandı. Kaza, intihar, zehirlenme süsü verilenler dahil değil bu rakamlara. Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in TBMM’de açıkladığı rakamlar bunlar. 2009 yılından sonra da veriler bilinçli olarak karartıldı zaten.

Doğruluk Payı sitesinin yaptığı bir tablo, Kadın Cinayetleri verileriyle nasıl oynandığını, cinskırımın nasıl gizlenmeye çalışıldığını gösteriyor.

  1. sütun, kadın cinayetlerinde AKP dönemindeki sistematik yükselişi ortaya koyuyor. Veriler Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in TBMM’de açıkladığı 2002-2009 verileri. (2009 sadece ilk 7 ay verisi).
  2. sütun 2009’dan sonra aile bakanlığının açıkladığı veriler. Aile Bakanlığı, adalet bakanlığı tüm kadın cinayetleri verilerini yayınlamıştı, bizimki “aile içi şiddet verileri” diyerek savunmaya çalışmışlardı. Sanki komşu kadınlar birbirlerini öldürüyor!
  3. sütun 2009 tarihinden sonra sadece basına yansıyanlardan derlenen kadın cinayetleri sayılarının bile, resmi açıklamaların gerçekleri yansıtmadığı bir kez daha kanıtlıyor.

Kadın örgütleri daha az bedel ödeyelim diye uğraşıyor ama imkanlar o kadar sınırlı ki bizler sosyal medyadan ulaşan imdat çığlıklarına yetişemiyoruz. Barolar yetişemiyor, kadın örgütleri yetişemiyor. Bu duruma devletin, yerel iktidarların ve merkezi iktidarın müdahale etmesi lazım. Her bölgede kadın sığınakları olması gerekiyor (100 bin nüfusa en az bir tane olmalı. Ama şu anda sadece 145 tane olduğu söyleniyor). Her bölgede cinsel şiddet kriz merkezi olması gerekiyor (200 bin nüfusa en az bir tane olmalı. Ama bir adet bile yok). 7/24 çalışan ve olaylara müdahale eden ücretsiz bir AloŞiddet hattı olması gerekiyor (İstanbul Sözleşmesi md 24). ALO 183 şiddet hattı, yıllar içinde işlevsizleştirildi ve geçen gün Aileden sorumlu Bakan Zehra Zümrüt Selçuk verdiği bir röportajda ALO 183’ün artık şiddet anında kullanılmayacağını sadece kadınlara rehberlik ettikleri bir hatta dönüştürüldüğünü söyledi.  Yani, artık Türkiye’de kadına karşı şiddetle ilgili devlete ait bir telefon hattı bulunmadığının itiraf etti. İçişleri Bakanlığı’nın KADES uygulaması varmış! KADES, akıllı telefonu olan ve de o telefonda bu tür programları kullanabilecek kadınlar için. Diğer kadınlar ne yapacak? Bu iş Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilgisayarı ve interneti olmayan çocuklara uzaktan eğitim verme iddiasına benziyor.

Öte yandan, kayyum atanan Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu iller örneği ortada, siz bölgedeki bütün danışma merkezlerini oradan kaldırıyorsunuz, bu olacak iş değil. Jandarma subayının intiharına neden olduğu İpek Er olayında hatırlarsınız, kadının gideceği, danışacağı hiçbir yer yok. Yani belki bir kadın danışma merkezine ulaşabilse intihar etmeyecek, haklarını arayacak, yaşarken kendi hayatını savunacak. Ama kadınlar ölerek hayatlarını savunmaya çalışıyor. Yani başka bir seçenek bırakmıyorsunuz. Biz kadın örgütleri mücadele ediyoruz, üç yüzün üzerinde örgüt bir araya geldik. Eşitlik İçin Kadın Platformu’nu (EŞİK) oluşturduk. Her inançtan ve her siyasi görüşten kadın birlikte mücadele etmeye çalışıyoruz. Türkiye’de ilk defa bu kadar geniş bir platform oluşturduk. Topyekûn bir saldırıyla karşı karşıyayız ve bu saldırının dozu her gün biraz daha arttırılıyor. İşte en son GATA’da başhekim yardımcısı erkek çok eşliliğini savunan, medeni kanunu reddeden bir açıklama yaptı. Birkaç gün öncesinde Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı bir televizyon kanalından ve sonra da kurumsal ve kişisel sosyal medya hesaplarından 18 yaşın altındaki çocukların evlenebilmesi gerektiğini savunarak, “erken yaşta evlilik” ile cinsel istismarın aynı olmadığını öne sürdü. Yani çocuklarla cinsel ilişkiye girme yaşının ve çocukları evlendirme yaşının yasada geçen 15 yaşın da altına çekilmesini savunabildi. İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu gibi bu kadar önemli bir kurum, kadınların ve çocukların hayatını savunması gerekirken, çocukların sadece çocukluklarını değil, bütün bir hayatlarını karartan çocuk yaşta zorla evlendirmeleri savunabiliyor. İstanbul Sözleşmesi’ne açıkça karşı çıkıyor. Yine aynı başkan “zina evrensel bir suçtur ve suç olarak düzenlenmelidir” diyor. Bizler biliyoruz ki, köktenci İslamcılar için erkek çok eşliliği dinen meşrudur. Erkekler dini nikahla en az 4 eş, nikahsız olarak sayısız cariye alabilir. Bu durumda erkeğin zina yapmasına gerek yok ki. Zinanın suç olmalarını isteme nedenleri sadece ve sadece kadınları cezalandırmak için. Üstelik kadının zina yapmış sayılması da tartışmalı bir konu…  Dinen ispatı için dört tanık gerek dense de, ataerkil dini yorumlarla kadının erkekten izinsiz ya da erkek refakatçi olmadan sokağa çıkması, herhangi bir erkekle aynı ortamda bulunması bile zina sayılabilir. Erkek ise, ancak bir başka erkeğin “sahibi” olduğu kadınlarla cinsel ilişkiye girdiğinde zina yapmış sayılıyor. Kamuoyundan yükselen tepkiler nedeniyle GATA başhekim yardımcısı görevden alındı ama Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) Başkanı Süleyman Arslan görevinde duruyor.

- Bu bahsettiğiniz sorunun temeline baktığımızda eril veya dişil kültürün cinsiyet formuna bürünmesinin arka planındaki kalıtsal birtakım problemlerin sebebinin yanlış ve çarpık din algısını olduğunu görüyoruz. Sizce bir toplumda dini anlayış değişime uğramadan kadın konusundaki yaptırımlar olumlu bir sonuç verir mi?

- Ben en son Uşşaki tarikatı şeyhinin bir takım genç, yaşlı erkekleri karşısına alıp anlattıklarını gördüğümde dehşete düşmüştüm. Yıllar öncede sokaktaki herhangi kadına hiç tanımadığı erkek kıyafeti yüzünden saldırabilirdi. Ama biz meczup der geçerdik değil mi? Sadece meczup derdik. Ama bu tarikat yuvalarında öyle propagandalar yapılıyor ki, mesela gebe kadın sokağa çıkamaz ancak kocası yanındayken çıkabilir. Kadınlar için biçilmiş belli birtakım kıyafetler var. Mesela şort giyemez. Artık her gün nerdeyse birkaç tane vaka duyuyoruz; tanımadığı bir insan otobüste şort giydiği için, sokakta kıyafetini beğenmediği için veya yaşam tarzını beğenmediği için insanlara saldırılabiliyor. Bu konuyu o saldırgan kesimlerin marjinalliği üzerinden yok sayamayız. Ben bunların giderek arttığını, ağırlıkla kadın üzerinden yürütülmekle birlikte; yaşam tarzı, dünya görüşü, inançları, ideolojik tutumları farklı olana karşı belli bir kesimde artan tahammülsüzlüğü ve müdahaleyi simgelediklerini düşünüyorum. Adına cinsiyetçilik, ataerkillik, patriyarka, erkek egemenliği ya da üstünlüğü, ne derseniz deyin, bu bir toplumsal sistem sorunu. Din, toplumsal sistemin en önemli mekanizmalarından biri, dini inanışları eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumu yaratmak için de, onu engellemek için de kurgulayabilirsiniz. Ama maalesef bugün egemen ve iktidar olan ikinci amaçla kullanılan din yorumları… Bunu değiştirmeden toplumları değiştirmek de çok zor.

- Siz Türkiye’de medeni yasa, ceza yasası, şiddet yasaları, anayasa değişikliği çalışmalarında önemli bir rol oynadınız. Uzun seneler Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın gönüllü avukatlığını üstlendiniz. Kadın Adayları Destekleme Derneği’nin (KA-DER) genel başkanlığı görevini yürüttünüz. Son olarak 300’ün üzerinde örgütün bir araya geldiği Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) kurucuları arasında yer aldınız. Tüm bu reformların ve örgütlenmelerin toplumda bir değişim yarattığını düşünüyor musunuz?

- Türkiye’de kadınlar ve kadın örgütleri inanılmaz bir mücadele veriyor. Ben dünyadaki en önemli kadın hareketlerinden biriyiz diye düşünüyorum. Fakat gerçekten çok yalnız bir kadın hareketiyiz.  Ben bunu otuz senedir söylüyorum. Bir ülke düşünün ki kadın nüfusu hayatta kalmak için, şiddetsiz bir hayat için, eğitim görmek için, çalışmak için, boşanmak için, radyodan istediği şarkıyı isteyebilmek için ölümü göze alıyor, dünyada böyle bir ülke kalmadı. Kadınların ölümü göze alarak boşanma davası açtığı bir ülkeden bahsediyoruz. 21. yy’da Müslüman çoğunluklu ülkeler içinde en şeriatçı diye düşündüğümüz ülkelerde bile böylesine ölümcül tartışmalar kalmadı artık.

Türkiye’deki bütün kadınlar, başörtülü-başörtüsüz, muhafazakâr-milliyetçi, sosyalist-komünist vb. bütün kadınlar, çok ciddi bir şekilde cinsiyetçi bir saldırı altında. Buna rağmen direniyor ve toplumda kendi çapında bir dönüşüm yaratabilmeyi, belli oranlarda bilinçlenmeyi sağlayabiliyoruz. Bunu araştırmaların sonuçlarında da görebiliyoruz. Objektif olmak için araştırma şirketleri, üniversiteler ve kadın örgütlerinin araştırma sonuçlarına ayrı ayrı bakalım: Örneğin Adil Gür’ün A&G araştırma şirketinin 2015’de yaptığı bir araştırmaya göre kadınların %86‘sı kadın örgütlerine güveniyor. %50’den fazlası bir kadın örgütünde çalışmak istiyor. 2020 itibarıyla bence bu rakam daha da yükselmiştir. Bu %86 içinde bütün siyasi görüşler ve dini inançlar var. Kadir Has Üniversitesi’nin 2016 yılından beri gerçekleştirdiği “Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Algısı Araştırması”nın sonuçlarına bakın. Orada toplumun %60’ı şiddeti en büyük sorun olarak görüyor. 2016 yılında araştırmaya katılanların yüzde 53’ü, 2017 yılında yüzde 55’i, 2018 yılında yüzde 62’si en büyük sorunu şiddet olarak görürken, 2019 yılında araştırmaya katılanların yüzde 60’ı kadınların toplumda yaşadığı en büyük sorunun şiddet olduğunu belirtiyor. “Boşanma ve Şiddet İlişkisi” araştırmada ortaya çıkan bir başka çarpıcı sonuç, 2019 yılında araştırmaya katılanların %72’si aile içi şiddetin, boşanmak için yeterli bir neden olduğunu düşünüyor. Ve yine aynı araştırmada toplumun yaklaşık %60‘sının feminizmi kadın erkek eşitliğini savunan pozitif bir şey olarak algıladığını gösteriyor. Şimdi yapılsa bu sayı %60’dan daha yüksek çıkacaktır. Bu değişim çok açık olarak ortada. Aynı araştırmada toplumun %84’ü devletin asli görevlerinden birisinin kadın erkek eşitliğini sağlama olduğunu söylüyor. Her toplumda marjinaller olur ve olacaktır da. Nefret suçu işlemedikleri sürece, farklı fikirler tabi ki olacak. Yoksa tek tip, farklı fikirlerin konuşulmadığı, tartışılmadığı bir toplum olur. Yeter ki, toplumdaki farklılıkları ve çeşitliliği toplumsal bir gerçeklik ve zenginlik olarak görebilmeyi başarabilsinler; başkalarının yaşam tarzına hukuk dışı müdahalelerden kaçınmayı, kimseye kendi inancını, siyasi görüşünü, yaşam tarzını dayatmamayı öğrenebilsinler.

- Her fırsatta şiddet ile eşitlik arasındaki ilişkiye vurgusu yapıyorsunuz. Eşitlik kavramının sizin için anlamı nedir?

- Eşitlik toplum halinde yaşamanın zorunlu koşulu bence. Toplumsal yaşamın her alanı ve her anı için zorunlu. İstanbul Sözleşmesi’nin de ruhunda bu ilke var: Şiddet cinsiyetler arası tarihsel, toplumsal, ekonomik, politik güç eşitsizliklerinden doğar. Eşitsizlik arttıkça şiddet artar, azaldıkça şiddet de azalır. Şiddeti ortadan kaldırmanın biricik yolu eşitliği sağlamaktır. Eğer siz ayrıcalıklı sınıflar, cinsler, inançlar, etnik kimlikler olması gerektiğine inanıyorsanız; eşit yurttaşların olduğu bir toplum anlayışına sahip değilsiniz demektir. Şiddetin meşrebi, mezhebi, rengi, vatanı, cinsiyeti olmaz. Şiddet ötekinin varlık alanını gasp etmektir. Esasında kendini ayrıcalıklı hisseden birtakım kesimlerin diğer kesimlerden çaldıkları her türlü güç, özgüven, zenginlik gibi maddi ve manevi statülerin iktidarı söz konusuysa orada güç üzerinden bir tiranlaşma başlamış demektir. Bilginin gücü dahil her türlü güç, aslında gücün iktidarını sınırlamak için kullanılmalıdır. Bir yerde iktidarı tekelleştirir, eşitliği ve çok sesliliği yok ederseniz orada şiddeti meşrulaştıran bir zemin hazırlamış olursunuz.

Biz kadınlar olarak eşitlik derken, erkeğin reis olduğu bir aile modeline karşı çıkarken; bunun alternatifi olarak kadının reis olduğu bir aile modelini savunmuyoruz. Sırf kadın olduğumuz için veya sırf erkek olduğumuz için ayrıcalıklı değiliz. Oysa ayrıcalıklardan feragat edebilmek çok yüksek bir erdemdir. İnsanı insan yapan bir erdemdir. Yani gidip manastıra kapanmanız ya da çilehanede 15 yıl yatmanız gerekmiyor ama her bireyin tek tek kendisini birlikte yaşadığı insanlardan ayrıcalıklı kılan şeyin ne olduğunu keşfetmesi gerekiyor. İnsan ben burada daha üstün, daha egemen, daha ayrıcalıklı pozisyondaysam, ben bunun için hangi marifete sahibim diye düşünmelidir. Neticede inanç bile bize içine doğduğumuz aile ve çevre tarafından sunulan bir şey. Cinsiyet, mülkiyet, etnik veya dini aidiyet vb nedenlerle sahip olduğum ayrıcalıklarımın ne kadarını ben gerçekten hak ediyorum; ben buna sahip olmak için ne kadar emek harcadım, bu edindiğim pozisyonun gerektirdiği liyakat ve ehliyete ne kadar sahibim? Tüm bunları sorguladığınız zaman, ancak bu sorgulama sonunda/sayesinde edindikleriniz gerçekte sizin hak ettikleriniz, sizin bir vasfınız oluyor. Kadın veya erkek olmak da böyle. Cinsiyet kimseyi ayrıcalıklı, üstün hale getiren bir vasıf değil. Kişi kendi seçimleri ile sahip olmadığı bir konuda üstünlük iddia edemez, etmemeli. Böyle bir iddiada bulunduğunuzda ırkçılık, cinsiyetçilik vb ayrımcılıklar yapmış olursunuz. Oysa ayrıcalık bir değer üretmektir. Bir toplum bana sadece erkek, Sünni veya Türk olduğum için birtakım ayrıcalıklar veriyorsa ben o toplumu da sorgulamalıyım. Bir insan büyük laflar ederken kendi küçük hikayelerinde ne yaptığını da göstermeli. Samimiyet oradadır. Sağlıklı bir toplum yaratabilmenin birinci adımı bu kişisel dönüşümleri sağlamaktır. Kişisel dönüşümler toplumun dipten, içeriden, aşağıdan yukarıya dönüşümünü sağlayacaktır. Tabi ki bunun için sadece kişisel çabalar yetmez, bu bir toplumsal politika haline getirilmelidir. Ben Türkiye’deki muhalefetin geniş kesimini bu nedenle eleştiriyorum. Türkiye’de iktidarda siyasallaştırılmış bir İslam yorumu var. Kendi muhafazakâr dini inançları çerçevesinde yeni bir toplum yaratmaya çalışıyor. Bu yeni toplum, eğitim sistemi, medya ve (tüm bakanlıklarla yaptığı protokoller çerçevesinde adeta paralel bir devlet yapılanmasına dönüşmüş olan) diyanet eliyle biçimlendirilmeye çalışılıyor. Çocuklar kaç yaşında evlenecek, kadınlar kaç yaşında doğuracak, kaç çocuk doğuracak, doğum yöntemi sezeryan mı olacak normal doğum mu olacak, gibi konular dahil her alanda devlet politikaları oluşturuluyor. Muhalefet bugüne dek bunlara karşı ciddi bir politika ortaya koyamadı. Kendi alternatiflerini oluşturup topluma sunamadı, gündelik hayatı dönüştürücü bir politika izlemedi.

Belki de işe, eşitlik kavramını içselleştirmekle başlamak gerekiyor. Sonra da toplumda birlikte yaşadığımız herkesin eşit bireyler olarak yaşayabilmesini sağlayabilmek için, eşitlik fikrini hayatın her alanında fiili bir eşitliğe dönüştürmek için gerekli tüm toplumsal mekanizmaları oluşturmaya başlamak… Sonrası iyilik, güzellik…

Söyleşen: Hatice İ. ERDEM

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar