Kur’an Kıssalarında Kadın

Kur’an Kıssalarında Kadın

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

     

Bilindiği gibi Kur’an bazı mesajları, hükümleri, uyarı ve teşvikler kıssalar aracılığı ile vermektedir. Bu kıssalarda kadınlardan da bahsediliyor. Bu kadınlardan bazıları âyetlerde ibret alınması için bildirilirken, kimi isyan; kimisi iman etmesi sebebiyle yer alıyor. Böylece tevhid tarihinde bazı kadınların olumlu veya olumsuz rollerini görüyoruz. Bunlara Kur’an’da iyi veya kötü örnek kadınlar diyebiliriz.

A- Kötü Örnek Kadınlar:

1- Nûh’un Hanımı

Kur’an’da bir âyette geçiyor.Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denildi.(Tahrîm 66:10)

Onlar, Nûh ve Lut gibi sâlih iki peygamberin nikâhlısı idiler. Dünya ve âhiret hayrını kazanabilecek bir makamda idiler. Ama bu fırsatı değerlendiremediler. Kocalarının davetine uyup iman etmediler. Âyet onların cehenneme girenlerle birlikte olacaklarını söylediğine göre hataları büyüktü. Allah (cc) Nuh’a (as) kendileri ceza hükmü verilenlerin dışında iman edenleri gemiye almasını emretti. Bunların arasında hanımı ve oğlu yoktu. Zira onlar tufanda boğulanlar arasında idiler. (Hûd 11:40) 

Âyette söz konusu edilen ihanetin bir aile ihaneti değil, Enfal 8:27’de kullanıldığı gibi inanca ve misyona ihanet olduğunu söyleyebiliriz.[1]

Nûh (as) peygamber olmasına rağmen hanımını bundan ve cehennem ateşinden kurtaramadı. Burada Kur’an bireysel sorumluluğa, hiç kimsenin başkasını kurtaramayacağına işaret ediyor. Kişinin kurtulması da, hüsrana uğraması da kendi tercihine, kendi yaptıklarına bağlıdır. 

2-Lût’un Hanımı

Kur’an Lût peygamberin ailesine ve ona tabi olan az bir mü’min topluluğa ‘Âl-i Lût-Lût ailesi’ diyor. Ama karısını bu aileden saymıyor. Bu aile; utanmaz bir topluluk içinde, onların alaylarına ve tehditlerine aldırmayarak Hz. Lût’un davetine uyan, kavmin uğratıldığı toplu cezadan peygamberleri ile birlikte kurtulan Müslümanlardı.

Yukarıda Allah’ın Nûh’un ve Lût’un hanımlarını inkârcılara (ve herkese) örnek gösterdiği âyet geçti. (Tahrîm 66:10) Şaşırtıcı, bir kadın peygamber hanımı ama kocasının peygamberliğini kabul etmiyor, iman etmiyor. İnkârcıların tarafını seçiyor ve cezayı hak ediyor. Ve o peygamber karısını şefaat edip dünyadaki cezadan, cehennem azabından kurtaramıyor.

Lût (as) peygamber kavmini Hakka davet etti. Yapmakta oldukları çirkin işi terketmelerini istedi. Ancak kavmi onu sürgünle tehdit etti. “... Bunun üzerine onu ve ailesini kurtardık. Yalnız karısı müstesna;...”  (Neml 27:56-57)

Allah (cc) Hz. İbrahim’e sûretinde gelen elçi melekler ona bir oğul müjdelemek ve azgın bir kavmi cezalandırmakla görevli olduklarını söylediler. Zira o topluluk bu cezayı hak etmişlerdi. (Hicr 15:51-58) Allah (cc) Lût’un karısı hariç. Ona, Gecenin bir bölümünde aile fertleri ve müminlerle yola çıkması söylendi. (Hİcr 15:65) Lût (as) da bunu yaptı. Güneş doğarken kavmini korkunç bir ses (sayha) yakaladı ve yaşadıkları beldenin altı üstüne geldi. (Hicr 15: 59-74. Bir benzeri: Ankebût 29/33)

Onun hanımının azabı hak edenlerin arasında olduğu beş âyette ‘Lût’un hanımı’ (A’raf 7:83. Ankebût 29:32-33. Kamer 54:34), iki âyette ise “acûz-kocakarı’ şeklinde ifade ediliyor. (Şuarâ 26:171. Sâffât 37:135) Lût’un hanımına ‘kocakarı’ denildiğine göre, muhtemel ki uzun yıllar evli idiler. Belki çocukları ve torunları vardı. Demek ki Lût (as) ona karşı başarılı olamadı.

Karısı iman etmediği halde Lût (as) onu boşamadı. Demek ki iman etmekle ve kulluk yapmakta bireysel tercih önemlidir. Peygamberlerin kendi hanımı olsa bile kimseyi zorlama yetkileri yok.

Burada da aynı gerçek: Lût (as) da hanımını ne dünyalık ‘sayha azabı’ndan, ne cehennem azabından kurtarabildi. Peygamberler en yakınlarını bile kurtaramazken, birilerinin başkasını âhirette kurtarması söz konusu olamaz.

3- Aziz’in Hanımı

Yûsuf (as) soylu, mevki sahibi ama yolunu şaşırmış, nefsine aldanan bir kadınla denendi. (Yûsuf 12:24) Yûsuf Sûresinde ‘azizin karısı’ veya ‘kadın’ olarak geçiyor. Azizin de o günkü Mısır’da kralın danışmanlarından, bakan (vezir) olduğu anlaşılıyor. Kur’an isim vermiyor. Onun adı Tevrat’ta ve Yûsuf kıssası ile ilgili hikâyelerde, efsanelerde Zeliha veya Züleyha’dır. Kur’an ondan Yusuf’a (as) kurduğu tuzak ve zindana attırması sebebiyle söz ediyor.

Vezir (aziz) Hz. Yûsuf’u köle pazarından satıp alıp saraya götürdü ve hanımına şöyle dedi: “Ona güzel bak!” dedi. Belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz!” (Yûsuf 12:21) Yûsuf vezirin sarayında bir köle olarak yaşadı. Delikanlı olunca da bir gün ‘velinimetim’ dediği vezirin karısı ondan murat almak istedi.  (Yûsuf 12:23)

Bu belâdan kurtulmak için kapıya doğru koşan Yusuf’u yakalamak isteyen kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kocası rast gelince de Yusuf’un, ailesine kötülük yapmak istediği iftirasını yaptı. Yusuf ise: «Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi» dedi. Kadının yakınlarından biri şöyle bir yol gösterdi: «…eğer Yûsuf’un gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylüyor» Vezir, Yûsuf'un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce karısına «bu, sizin tuzağınızdır» dedi. 

Hz. Yûsuf da kadına günahına tevbe etmesini tavsiye etti.

Vezirin karısı, kölesinden murat almak istemesi dedikoduya sebep olunca ve ‘sapıklık’ suçlamasına maruz kalınca bir şenlik düzenledi. Kadınları davet etti. Önlerine meyve koydu ve her birine bıçak verdi. Sonra da Yusuf’a, “çık karşılarına” dedi. Yusuf onların karşılarına çıkınca, hayranlıklarından ellerini kestiler ve onun insan değil ‘melek’ olduğunu söylediler. (Yûsuf 12:30-31)

Kadın güya böylece nefsini temize çıkarmak, kölesinde murat almakta haklı olduğunu göstermek, dedikoduları sona erdirmek istiyordu. (Yûsuf 12:32)

Yûsuf (as) Rabbinden yardım istedi. Allah (cc) onun duasını kabul etti ve onu şerden korudu. Onun için zindan kötü kadınların hilelerinden daha hayırlı idi. (Yûsuf 12:33-34) Dedikodular kesilmeyince vezir, Yûsuf’un haklı olduğunu gördüğü halde onu zindana attırdı. (Yûsuf 12:42)

Yûsuf (as) kralın rüyasını isabetli bir şekilde yorumlayınca «onu bana getirin» dedi. Yûsuf (as) ise krala «ellerini kesen kadınların derdi neydi» diye sorulmasını istedi. Kral belli ki azizin karısını ve ellerini kesen kadınları hesaba çekti. Onlar «ondan bir kötülük görmedik» dediler. Vezirin karısı da suçunu itiraf etti. Yûsuf’un araştırma yapılmasını istememesinin sebebi, «azizin gıyabında ona ihanet etmediğinin» anlaşılması içindi. (Yûsuf 12:45-52)

Kur’an bu hanım hakkında başka bilgi vermiyor. Onun bundan sonraki hayatını, Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz. Bazı kaynaklarda onunla ilgili uydurulan söylentileri, hikâyeleri ispat etmek mümkün değildir.

Azizin hanımının kıssası herkese ciddi ibret ve mesaj veriyor. Ey kadınlar, gayri meşru yollara tevessül etmeyin, iffetinizi koruyun. Ey mü’min erkekler, elinizi fırsat geçse de, nefsiniz çok arzu etse de, gizli de ve açıkta hayatınız boyunca Yûsuf gibi iffetli ve temiz kalın. Bakınız nefsine uyanların esâmesi okunmazken, Yusuf’un adı ve örnekliği hâlâ yaşıyor.

 

B-İyi Örnek Kadınlar:

1- Hz. Âdemin Hanımı

O insanlığın ilk annesidir. Kur’an’da isim olarak geçmez. Tevrat ve gelenek ona ‘Havva’ diyor. Yaratılması ve şeytana kanması hakkında bir hayli spekülasyon yapılan, hikâyeler uydurulan, haksız yere suçlanan Âdem’in eşi hakkında Kur’an çok az bilgi vermektedir. Ona Âdem’e eş yaratılması ve cennette şeytana aldanma olayını anlatırken işaret ediyor.

Allah (cc) hz. Âdem'e ve eşine; «Siz, ikiniz beraberce Cennete yerleşin» dedi. (Bakara 2:35) Demek ki ona bir de eş yaratılmış ve Cennette beraber oturmalarına izin verilmişti. Bu eşin yaratılma zamanını ve şeklini bilmiyoruz.  Ancak ne yazık ki diğer birçok konuda olduğu gibi, Hz. Adem'in eşinin yaratılması konusunda da kaynaklarda bir yığın bilgi ve yorum var. İşin garibi bunlar kadın cinsinin aleyhine kullanıldı.

Kur'an, ilk insanın eşinin, dolayısıyla insanların bizzat kendisinden yaratıldığını söylüyor. (Zümer 39:6, Şûrâ 42:11, A'raf 7:189, Nisâ 4:1) Burada geçen 'tek nefis' ihtimaldir ki kadın erkek olarak insan cinsidir. Zira her iki eş bir araya gelir ve neslin devamı sağlarlar. Allah (cc) her şeyi çift yarattı, yaratıyor. (Zâriyât 51:49, Necm  53:45, Kıyâme 75:39) İnsan da bu fıtrat kanunundan dışarı değildir.  

İslâmî kaynaklarda Âdem’in eşinin yaratılışı ve yasak meyveden yiyişi ile ilgili anlatılanlar muharref Tevrat’ın anlattıklarına benziyor. Bunları bir kısmının israiliyâttan alındığı, bir kısmının da süreçte uydurulduğu görülüyor.[2]

Tevrat’a göre Allah Havva’yı Ademden aldığı kaburga kemiğinden yaptı.[3]  

Bunun benzeri hadislerde de var. “Ve kadınlar hakkında birbirinize hayrı tavsiye edin, zira onlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır...”[4] Ama hadiste kaburganın kime ait olduğu söylenmiyor.

Bazı yorumculara göre “kaburga (eğe) kemiğinden yaratılması” ifadesi onlarla iyi geçinmeyi ifade eder. Nitekim bir başka hadis şöyle: “Şüphesiz kadın eğe-kaburga kemiği gibidir..." deniyor.[5]

Kimilerine göre hadislerdeki “kaburga (eğe) kemiğinden yaratılması” ifadesi semboliktir. Bununla kadının bizzat kaburga kemiğinden yaratıldığına değil, onun fıtratında olan doğal hâline bir işaret vardır.[6]

Hadi diyelim ilk kadın Âdem’e ait bir özden yaratıldı. Ki Allah dilediğini dilediği gibi yaratır. Bilindiği gibi bütün canlılar için doğal üreme yolları vardır. Hz. Âdem'in ve eşinin yaratılması ise ilk olmaları dolaysıyla bu doğal yolun dışında başka bir şekilde oldu. Tıpkı hayvanların yaratılışı gibi. Hayvanların ilk atalarının da nasıl yaratıldığını bilmiyoruz.

Kimileri kadının bu şekilde yaratılmasını bir eksiklik olarak değerlendirdikten sonra, buna bir de Cennette Âdem'i kandırıp yasak ağaçtan yedirme suçunu da ekliyorlar.

Âdem ve eşi Allah'ın izniyle Cennete yerleştiler. Orada bulunan bütün nimetler onların hizmetine verilmişti. (Bakara 2:35, A'raf 7:19) Ancak bu serbestlik bir 'yasak ağaç' ile sınırlandırılmıştı. (Bkz: Tâhâ 20:123-124) Onlar şeytanın aldatmasıyla –ilâhi uyarıyı unutarak- ‘yasak ağacın’ meyvesinden yediler. Böylece Cennet elbiselerinden mahrum kaldılar. İlâhî azara muhatap oldular. (Bakara 2:35, A'raf 7:19-20, Tâhâ 20:120) Bunun üzerine her ikisi de dünyaya indirildiler.

Tarihten beri bazıları Cennette Âdem’in eşi tarafından kandırıldığını zanneder. Bundan dolayı da kadınlar hakkında olumsuz kanaatler oluşmuştur. Halbuki Kur’an ikisinin birlikte yasak ağaçtan yediklerini, ikisinin birlikte dünyaya gönderildiklerini, yine ikisinin birlikte tevbe edip bağışlandıklarını söylüyor. (A’raf 7:23) Hadi diyelim Âdem’i eşi kandırdı. Bunu bütün kadınların aleyhine kullanmak Hristiyanlıktaki ‘kalıtsal günah’ı kabul etmek anlamına gelmez mi? İslâm’da suçun şahsiliği esastır. Hiç kimse bir başkasının günahından dolayı suçlanamaz.

Şeytanın cennete girmesi, Âdem’in eşini kandırması, onun da Âdem’i kandırıp yasak ağaçtan yedirmesi hakkında kaynaklarda anlatılan haberlerin doğruluğu isbat edilemeyeceği gibi, bir kısmı İsrailiyyât kaynaklıdır. Kimisi de akıl sınırlarını zorlayıcı hayâllerdir.

Kur’an’da Âdem’in eşinin dünya hayatıyla ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.[7]

2- İbrahim'in Hanımları:

a- Sâre: Kur’an şöyle diyor: “İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır...”  (Mümtahine 60:4)

Âl-i İbrahim-İbrahim ailesi iki âyette geçiyor: “Gerçekten Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrahim soyunu (ailesini) ve İmran soyunu âlemler üzerine seçkin kıldı...” (Âli İmran 3:33-34, Bir benzeri: Nisâ 4:54)

İbrahim ailesine, onun iki seçkin peygamber olan oğulları İsmail ve İshak, onların güzide anneleri, İshak’ın oğlu Yakup ve onun oğulları, ayrıca Hz. Yûsuf ve bu ailelerin Müslüman fertleri dahildir. Allah (cc) bu aileye şeref ve izzet, mülk ve hikmet verdi, âlemlere üstün kıldı.  

İbrahim’in ilk hanımının ismi Kur’an’da geçmiyor ama iki âyette işaret ediliyor. Onun adı hadislerde ‘Sâre’ olarak geçiyor.[8]

Kur’an Hz. İbrahim’in ailesinin diğer adı ‘Ehl-i beyt’tir. ‘Ehl-i beyt’ sözlükte ‘ev halkı’, ‘evde oturanlar’ demektir. Bu tabir Kur’an’da üç âyette geçmektedir. Bunlardan birincisi; Hz. İbrahim’in bir hanımıyla ilgili pasajda yer alıyor. Allah (cc) Lût kavmini cezalandırmak üzere melek (elçi) gönderdi. Onlar görev icabı önce Hz. İbrahim’e uğradılar ve ona bir oğul müjdesi verdiler. Ancak Sâre bu işe hayret etti. Melekler “... Allah'ın dilediğini gerçekleştirmesine mi şaşırıyorsun?” dediler, “Allah'ın rahmet ve bereketi sizin üzerinize olsun ey ehl-i beyt/bu evin halkı? (Hûd 11:71-73. Bir benzeri: Hcr 15/51-60)

Burada belirlilik takısıyla gelen ‘ehl-i beyt’ diye kasdedilen kimseler Burada belirlilik takısıyla gelen ‘ehl-i beyt’ diye kasdedilen kimseler genel kanaate göre öncelikle Sâre’dir. Belli ki İbrahim ve hanımı Sâre yaşları geçkin iki ihtiyardırlar. Çocukları olacağı muştusuna hayret ediyorlar. Melekler ise; “niye hayret ediyorsunuz? Allah bir şeye ‘ol’ der, o da oluverir” dediler. (Hûd 11:73)

Sâre, peygamber hanımı, İshak’ın annesi, Yakub’un babaannesi, Yûsuf’un da büyük annesidir. Soyundan (sulbünden) Tevhid tarihinde önemli rolleri olan Ben-i İsrail (İsrailoğulları) gelmiştir.

Sâre hakkında kaynaklarda fazla sağlam bilgi bulunmamaktadır.   

b- Hâcer: Hâceri’in adı da Kur’an’da geçmiyor ama işaret ediliyor. Hâcer; Allah (cc) yoluna teslim olmanın benzersiz bir örneği ve en aziz kurban İsmail’in şerefli annesi. İbrahim ailesinin, onun Ehl-i beyti’nin seçkin bir üyesi.

Kölelikten, Beytullah’ta mahşer sabahına kadar misafir olacak değere yükselen örnek bir kadın. Bu kadın, bir bebekle birlikte bırakıldığı gayr-i meskûn mahalde, bir peygamberi yetiştirdi, hac ibadetine bir anlamda ilk tuğlayı koydu, bir medeniyetin temellerinin atılmasına sebep oldu. Karakteri güçlü ve dirençli bir kadın. Bir zamanlar adı sanı bilinmezken bir gün İbrahim (as) peygambere eş, seçkin bir ailenin ferdi, peygamber annesi ve ‘hicretin gelini’ oldu.

O Hz. İbrahim’e samimiyetle iman etti. Adını İslâm tarihine teslimiyetiyle ve tevekkülüyle yazdırdı. İşte her gün namazda andığımız, salat okuduğumuz İbrahim Ailesi bizim için güzel örnektir. Bu seçkin annenin adı hadislerde ‘Hâcer’ olarak geçiyor.[9]

İbrahim (as) yaşı ilerlemiş olmasına rağmen çocuğu yoktu. Allah’a dua etti, O’ndan sâlih bir evlat istedi. (Saffât 37:99-101) Allah da ona Hâcer’den İsmail’i verdi. (İbrahim 14:39)

Hâcer; terketmek, hicret etmek, şirkten uzaklaşmak, benzerinden üstün olmak anlamlarına gelen ‘hecera’ fiilinden türemiş olduğu sanılmaktadır.

Tevrat’a göre o Mısırlı bir cariyedir.[10] İslâmî kaynaklarda da Hâcer’in Mısır kökenli olduğu söylemektedir.[11]

Hatta Peygamberin şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “... Mısır’ı fethettiğiniz zaman halkına iyi davranın; çünkü onlara karşı ahdimiz ve onların bizimle akrabalığı vardır.”[12]

Hz. İbrahim onu ve oğlu İsmail’i (Tevrat’ta iddia edildiği gibi değil), ilâhi bir işaretle Kâbe’nin yanına, henüz yerleşim yeri olmayan Mekke’ye götürüp bıraktı.   (İbrahim 15:37) İsmail o zaman henüz süt emen bir bebekti.[13]

Hâcer”in Hz. İbrahim'e; "Bizi hiçbir ekinin bitme­diği ve kimsenin yaşamadığı bu vadiye bı­rakıp gidecek misin?" diye birkaç defa sordu. İbra­him (as) cevap vermeyince “Bunu Allah’ın emriyle mi yapıyorsun” diye sordu. O “evet” deyince “O zaman bizden endişe etme” diye cevap verdi.[14]

Hâcer’in su bulmak ümidiyle telaşla Sefa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiş, yedinciden döndüğü zaman İsmail’in bulunduğu yerde su olduğunu görmüş. Telaşla su boşa akmasın diye önüne göletler yapmaya çalıştığı anlaşılıyor.[15]

Burada su bulunduğunu haber alan Cürhümîler Hâcer’den oraya yerleşmek için izin istediler. O da Zemzem üzerinde hak iddia etmemek şartıyla onlara izin verdi.[16]

Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme olayı anlatılırken Hâcer’den pek söz edilmez. Halbuki bu olayda onun rolü, tavrı ve sabrı en az diğerleri kadar önemlidir. Bir anne düşünün, yaşlı bir babadan bir çocuk sahibi oluyor, sonra onu baba kurban etmeye götürüyor. Bir anne için dayanılmaz bir şeydi bu. Ama o dayandı. Kur’an’da ve hadis kaynaklarında Hâcer’in bu imtihana itiraz ettiği, karşı çıktığı, perişan olduğu anlatılmıyor.

Hâcer’in bundan sonraki hayatı hakkında fazla bir bilgi bulunmuyor. Hz. İbrahim’in daha sonradan onları sık sık ziyarete geldiği, oğlu İsmail’i kurban etmekle imtihan olduğu, Kabe’yi İsmail’le birlikte yaptıkları biliniyor. Ama Hâcer’in bütün bunlara şahit olup olmadığını bilmiyoruz.

Hâcer insanlığa kavuşabilmek için terketmeyi, arkada faydalı eser bırakmayı, mü’min kızlara sâlihlerle, mü’min erkeklere sâliha kadınlarla evlenmelerini, anne-babalara da salih evlat yetiştirmelerini öğretiyor.

Hâcer örnek bir eş, örnek bir anne. O, sabrın, metanetin, tevekkülün, sevginin, fedakârlığın, bağlılığın, tevazu ve direnişin simgesidir. Meryem için Zekeriyya’nın rolü ne ise, İsmail için de Hâcer’in rolü odur. Yani bahçıvan olmak. Fidan dikmek, onu sulamak ve meyvelerini gelecek kuşaklara sunmak.

 

3-Musa’nın Annesi ve Kız kardeşi

Kur’an Hz. Musa’nın ailesine ‘Âli Musa’ diyor. Bu ailenin Hz. Hârun’u, Musa’nın annesini, kız kardeşini ve onların mü’min çocuklarını kapsadığını söyleyebiliriz. Bir âyette geçiyor. (Bakara 2:248)

Musa’nın annesinin ismi de Kur’an’da adı geçmiyor ama işaret ediliyor. Firavun’un bilginleri, İsrailoğullarından doğacak birinin saltanatı için tehlikeli olacağını söyleyince, onlardan doğacak bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Kur’an bu olayın faili olarak Firavun ailesini, yani adamlarını gösteriyor. (Bakara 2:49. A’raf 7:130, 147.  İbrahim 16:4) Bu zalim karar bütün anneleri olduğu gibi Musa’nın annesini dehşete düşürmüştür. Doğum zamanı yaklaştıkça annenin sıkıntısının arttığını, daraldığını, çaresiz kaldığını tahmin edebiliriz. 

Firavunların bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı vardı. Allah (cc) Musa’nın annesine bebeği suya bırakmasını, endişe etmemesini, çocuğun kendisine geri geleceğini vahyetti (bildirdi). (Kasas 28:7)

Bebeği taşıyan sandık nehirde (Nil olabilir) yolunu şaşırmadan, bebeğe bir zarar gelmeden, Firavun’un sarayının yakınında bir yerde durdu. Firavun’un adamları tarafından bulundu ve saraya getirildi. Firavun tanımadığı bu çocuğun öldürülmesini emretti. Ama ileride Musa’ya iman edecek olan Firavun’un karısı; “onu öldürmeyin, belki bize bir faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz...” dedi. (Kasas 28:8-9)

Musa’nın kızkardeşi annesinin isteği üzerine durumu takip etti. Gördüklerini annesine haber verdi. Allah (cc) Musa’nın başka bir annenin sütünü emmesine izin vermedi. Muhtemel ki Musa için süt anne arandığını duyan kız kardeşi yetkililere; “Size, onun bakımını üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir aile (ehl-i beyt) göstereyim mi?” dedi.  (Kasas 28:12) 

Kız kardeşin yardımıyla saray görevlileri bebeğin öz annesini olduğunu bilmedikleri bir kadına çocuğu emzirme ve bakma görevini verdiler. Bu elbette anneyi çok sevindirdi. Allah “bunu annenin gözü aydın olsun, gam çekmesin, Allah’ın va’dinin gerçek olduğunu bilsin diye yaptık” diyor. (Kasas 28:12-13) Allah (cc) annenin kalbini pekiştirmeseydi neredeyse sırrı açığa çıkacaktı. (Kasas 28:10. Ayrıca bkz. Tâhâ 20/38-39)

Firavun bu annenin öz anne olduğunu asla öğrenemedi. Anne belki de Hz. Musa delikanlı oluncaya kadar resmiyette dadılık, ama gerçekte kendi çocuğuna annelik yaptı. Hem de Firavun’un sarayında.

Kız kardeşin de anneyle birlikte Hz. Musa’yı zaman zaman ziyaret edip etmediğini bilmiyoruz. O Hz. Musa’yı yetiştiren annenin kızı olduğuna göre; iffet, asalet, ahlâk ve fazilet sahibi bir kimseydi. 

Allah dileseydi Musa’yı annesinin yanında da büyütürdü. Ama burada Firavun ve adamlarının, ilâhlık taslamalarına rağmen ne kadar aciz olduklarını, ğaybı bilmediklerini göstermek gibi üstün bir gaye vardır.

4- Firavun’un Hanımı

Firavun’a destek olarak firavunluğu diri tutan aile ve taraftarlarına Kur’an “ali firavun-firavun ailesi” veya “mel’e min kavmi firavun-firavunun ileri gelenleri” diyor. Bunlar onun yolundan gidenler, onun dinine uyanlardı. Ayetlerde Firavun değil de ‘âl-i Firavun’ denilmesi dikkat çekicidir. Demek ki Firavun zulüm ve inkâr düzeninde yalnız değildi. Firavun ve taraftarları; azgınlığını, haddi aşmanın (tuğyanın), zulmün, hakka düşmanlığın, büyüklük taslamanın, insanları köleleştirmenin, merhametsizliğin tipik örneğidir.

İşte böyle bir ortamda mü’min, vicdanlı, cesur bir kadın vardı. Onu Firavun ailesinden saymamak gerekir, her ne kadar Firavun’un hanımı olsa da. Kur’an Hz. Nûh’a inanmayan oğlu için “o senin ailenden değildir, çünkü onun yaptığı kötü bir işti” demişti. (Hûd 11:46)

Kur’an’da adı anılmaksızın Firavun’un karısı olarak ama kendisinden övgüyle söz ediliyor. Hadislerde Firavun’un karısı Âsiye şeklinde geçiyor.[17]

Âsiye, Firavun’un karısı ve onun sarayında kraliçe idi. Kocası rabb olduğunu iddia ettiğine göre belki bazıları ona tanrıça bile diyorlardı. Güç ve kuvvet, lüks ve refah, zenginlik ve gösteriş açısından üstün bir konumda idi. Kocasının güçlü bir devleti, ordusu, adamları, serveti, kuvveti ve kahrı vardı.  Halkı onun önünde boyun eğiyordu. O, insanlara, servetlere, hatta vicdanlara dahi hükmediyordu.

Böyle bir kralın hanımı olan Âsiye, nehirde bir sandık içinde bulunan ve saraya getirilen çocuğun öldürülmesine engel oldu. (Kasas 28:8-9) Onun ilk güzel davranışı bu idi.

Musa (as) peygamber olup Firavun’u İslam’a davet edince, ona iman eden cesur insanlardan biri de o idi. Allah, inananlara da Firavun'un karısını örnek gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! demişti.” (Tahrim 66:11)

Zira Firavun’un ve yandaşlarının işleri reşid (doğru, hak üzere, uygun, faydalı) değildi. Yanlıştı, sapıklıktı, zararlıydı, zulümdü, isyandı, haddi aşmaktı.

Onun nasıl Müslüman olduğunu, gizli mi, açıktan mı, Firavun onun Müslüman olduğunu öğrendi mi, cezalandırmaya kalktı mı, bilmiyoruz. İman ettikten sonra böyle dua etmesi onun samimiyetini, cesaretini, kararlılığını, Firavunun sarayındaki kraliçeliği değil, Allah’ın vereceği karşılığı tercih ettiğini gösterir. Aklı başında olmak da galiba budur.

Demek ki çevresi ve kocası ceberut olsa bile kadın, Allah’a iman ve itaat konusunda kendi kararını verebilecek bir varlıktır.

Âsiye hadislerde Hz. Meryem’le birlikte anılıyor ve övülüyor.[18]

5- Sebe’ Melikesi

Kur’an’da adı geçmeyen bu melikenin (kraliçenin) olayı Neml Sûresi’nde Hz. Süleyman (as) ile ilgili pasajda anlatılıyor.

Muharref Tevrat isim vermeden ondan Seba kraliçesi diye söz eder.[19]

Onun adının Belkıs b. Şurâhil olduğu bazı kaynaklarda yer almaktadır.[20]

Bazı tarihçiler onun nesebini de verirler. Hatta bazıları onun babasının bir cin olduğunu ileri sürerler. Bunlar aslı olmayan uydurma rivayetlerdir.[21]

Hz. Süleyman’ın (as) kuşu bir gün ona başında bir kadın idarecinin ve muhteşem bir tahtı olan, Güneş’e secde eden Sebe’den haber getirdi. (Neml 27:20-25)

Hz. Süleyman ona Hüdhüd ile bir mektup gönderdi, kraliçeyi ve adamlarını İslam’a davet etti. Mektubu alan Melike adamlarının ne düşündükleri sordu. Onlar da kendilerinin güçlü olduklarını, savaşabileceklerini, ama yine de son sözün kraliçenin olduğunu söylediler. (Neml 27:27-33)

Demek ki Melike akıllı, tecrübeli ve siyaseti bilen birisiydi. Kestirip atmadı adamlarıyla istişare etti. Zorba yöneticilerin yıkıma sebep olduklarını ekledi. (Neml 27:34)

Hz. Süleyman’a hediyeler gönderip işin nereye varacağını beklemeye başladı. Ancak hediyeler Hz. Süleyman’ın tatmin etmedi. O onların hak dini kabul etmelerini ve Güneş’e değil, âlemlerin Rabbine ibadet etmelerini istiyordu. Sebe’ kraliçesi bunun üzerine Süleyman’ı ziyaret etmek üzere yola koyuldu. Kur’an onun Süleyman’ın huzuruna gelmeden Müslüman/teslim olduğunu haber veriyor. (Neml 27:41-42)

Buradan anlaşılıyor ki Sebe kraliçesi söz dinlemez ve inatçı değil; anlayışlı, gerçekten yana biriydi. Putperest bir ortamda yetişmesine, Güneşe tapan bir kavmin yöneticisi olmasına rağmen Süleyman’ın davetini aldı, ikna olduktan sonra da iman etti.

Kur’an Sebe’ kraliçesini başta Ebu Cehil olmak üzere zorba yönetici tipine karşı örnek gösteriyor. Sultan olmasına rağmen kibirlenmedi, meydan okumadı. İslâmî davete karşı öfkeye kapılıp silaha davranmadı. Diktatörce karar almadı, aklını kullandı ve sonunda hidâyeti buldu. 

Kur’an onunla ilgili başka bilgi vermiyor. Kaynaklarda onunla ilgili anlatılan masalımsı şeyleri isbat etmek mümkün değildir.[22]

6- Meryem’in Annesi

Kur’an Meryem’in ailesine “Âli İmran-İmran Ailesi” diyor. Üstelik bu bir sûrenin adı oldu. Bu şekilde Kur’an’da bir âyette geçmektedir.

“Allah Âdem'i, Nûh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden gelme bir nesillerdir. Allah işiten ve bilendir.” (Âl-i İmrân 3:33-34)

Allah (cc) tarafından seçilen ve üstün kılınan bu ailenin annesi en değerli varlığını Rabbine adadı. (Âli İmrân 3:35-37) Adayan da güzel adanan da. Başka çocuğu olup olmadığını bilmediğimiz bir anne; “Yarabbi, karnımdakini sana adıyorum, kabul buyur” dedi. Çocuğun kız olduğu anlaşılsa da adağından vazgeçmedi ve Meryem ismini verdiği kızını mabede bağışladı.

Burada bir annenin Allah için yaptığı fedakârlığı görüyoruz. İbrahim (as) biricik oğlunu Allah yoluna bağışladı ve kazandı. Meryem’in annesi de onu. O da kazandı. Allah yolunun şehitleri de canlarını adarlar. Onlar da kazanırlar. Bu ancak iman işidir, gerçek teslimiyet, “bağışlananlar zaten Allah’ındı anlayışı”nın tipik örneğidir. Bağışlayanlar, Allah’ın vereceği karşılığı öncelerler.

Bu adak Meryem’in ileride kutlu bir elçiye anne olmasının yolunu açtı. 

7- Meryem

Allah (cc) Hz. Meryem’i şöyle övüyor: “Irzını korumuş olan kadını da (Meryem’i de) hatırla. Ona ruhumuzdan üflemiştik. Kendisini de, oğlunu da âlemlere (kudretimizi gösteren) birer delil yapmıştık.” (Enbiyâ 21:91)

“Hani melekler, “Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı” demişlerdi.” (Âli İmrân 3/42)

Bir kadın, bir hanımefendi. Ama çok özel bir kadın, özel bir anne. Bir peygamber annesi. Kendisi ve oğlu (İsa) âlemlere bir delil, bir ibret ve bir âyet (işaret/mucize) olan müstesna bir hanım. İnsanlar içerisinde imtihanı en zor olan, iffetli, tertemiz, Haktan gelene teslim olmuş, örnek bir Müslüman. Sağlam bir kişiliğe sahip, adanmanın hakkını veren, sâlih bir insan. Dünya kadınlarının en üstünü... Allah (cc) onu Müslümanlara örnek olarak da gösteriyor:

“Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmrân kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O hakkıyla boyun egip ibadet edenlerdendi.” (Tahrim 66:12)

Başkalarının onun hakkında ne dedikleri ne söyledikleri, ona nasıl inandıkları önemli değil. Biz Kur’an’ın dediği gibi inanır, kabul ederiz.

Kur’an’da Meryem ismi otuz bir defa geçiyor. Üç âyette de İsa’nın annesi Meryem olarak yer alıyor. Onun adını annesi ‘Meryem’ koydu. (Âli İmran 3:36) 19. Sûrenin adının Meryem olduğunu da hatırlayalım. Kur’an’da adı anılan tek kadın Meryem’dir. Bu da onun Tevhid tarihi, İsa’nın (as) rolü, örneklik açısından ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Kur’an onun babasının adının İmran olduğunu söylüyor. Ailesi de bu yüzden Âli İmrân -İmrân’ın ailesi- deniyor. (Âl-i İmrân 3:35. Tahrîm 66:12)

Meryem’in annesi doğacak çocuğunu Allah yoluna adadı. Allah da onun bu adağını kabul etti. Kabul etmekle kalmadı onu nadide bir çiçek/bitki gibi yetiştirdi. Onun veliliğini de Zekeriyya (as) üslendi. (Âli İmrân 3:35-37) Bir hadis rivâyetinde Ali İmran 3:44 de söz konusu edildiği gibi bunun kur’a ile belirlendiği söyleniyor.[23] Meryem’in bir peygamber eliyle mükemmel bir şekilde eğitildiğini, yetiştirildiğini, adeta ilâhi bir ikrama hazırlandığını söylemek mümkün.

Onun bir mabede adandığı tefsir kaynaklarında yer alıyor.[24] Ancak bunun zamanını, yerini, Meryem’in kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz.

Melekler Meryem’e Allah’ın; 1.kendisini özel olarak seçtiğini, 2.tertemiz yaptığını, 3.bütün kadınlara üstün kıldığını söylediler. (Âli İmran 3:42)

Arkasından da; “(Öyleyse) Ey Meryem Rabbinin önünde saygıyla eğil ve rukû’ edenler gibi rukû’ et” dediler ve “Ey Meryem! Allah, seni kendi tarafından bir kelime ile (Kelime, Hz. İsa’nın vasfıdır: Âli İmrân 3:39, 45. Nisâ 4:171) müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, âhirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”  (Âli İmrân 3:42-45) 

Kur’ân “Kitapta Meryem’i de an” dedikten sonra şöyle anlatıyor: Meryem bir gün (belli ki ergen olduktan sonra) ailesinden ayrılıp şehrin doğu taraflarına gitti. (Biz bunun ilâhi bir ilhamla olabileceğini düşünüyoruz); o sırada Allah ona Ruh’u (Cebrail’i) insan seklinde gönderdi. Meryem ondan korktu ve Allah’a sığındı. O ise kendisinin elçi olduğunu ve ona bir oğul müjdelemekle görevli olduğunu söyledi. O “nasıl çocuğu olabileceğini, kötü bir kadın olmadığını” sordu. Cebrail bunun Allah için çok kolay olduğunu, Allah’ın bunu kudretinin bir delili ve rahmeti olsun diye yaptığını ekledi. 

Meryem kucağında çocukla kavmine gelince şaşırdılar, kötü bir kadın olmadığı halde çok kötü bir iş yaptığını söylediler. Meryem çocuğa işaret etti. Onlar bir bebeğin konuşamayacağını söylerken İsa (as) kendisinin Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu, kitap verdiğini, kendisini mübarek kıldığını, annesine itaatkâr yaptığını, zorba olmadığını, doğduğu ve öldüğü güne selâm olduğunu söyledi. (Meryem 19:16-33)

Kur’an, bundan sonra Meryem ve İsa hakkında gerçeğin bu olduğunu, Allah’ın kimsenin babası olmadığını, bu konuda Yahudi ve Hristiyanların yanıldıklarını ekliyor. (Meryem 19:34-36)

Meryem hem Kur’an’da hem de hadislerde övülen[25] faziletli[26] ve üstün[27] [28]bir mü’min hanımdır. (Âl-i İmrân 3:45. Tahrîm 66:12)

Bu listeye Ebu Leheb’in hanımı, Şuayb’ın (as) kızları, Zekeriyya’nın (as) hanımı da eklenebilir.

 

05.09.2020

Zaandam

 

 


[1] İslâmoğlu, M. Hayat Kitabı Kur’an, âyet açıklaması, 2/1147

 

[2] Aydemir, A. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, s: 22 ve Tefsirde İsrailiyyât, s: 309, Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 2/234

[3] Tevrat, Tekvin/2/21-23

[4] Müslim, Reda/18(60) no: 3644. Buhârî, Nikâh/79-81 no: 5186, Enbiyâ/1 no: 3331. Darimî, Nikâh/35 no:2227

[5] Müslim, Reda’/18(65) no: 3650. Buhârî, Nikâh/80, 81 no: 5184, 5186. Enbiyâ/1 no: 3331. Bir benzeri: Ahmed b. Hanbel, 5/150-151. Âdemin eşinin yaratılması hakkındaki rivâyetlerle ilgili bir değerlendirme için bkz: Tuksal, H. Ş. Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki İzdüşümleri, s : 51-68

[6] Canan, İ. Kütübü Sitte (ter.), 10/76. Beşer, F. Kadınlara Özel İlmihal, s: 247. Aydemir, A. İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, s: 23. Mevdûdî, E. Fetvalar (çev.), 4/34

[7] Daha geniş bilgi için bkz: Ece, H. K. Hz. Âdem, s: 167-205

[8] Buhârî, Hibe/36 no: 2635. Nikâh 13 no: 5058, İkrâh/6 no: 6950. Müslim, Fezâil/41(154) no: 6145. Tirmizî, Tefsir/21 no: 3166

[9] Buhâri, Enbiyâ/8 no: 3358, Nikâh 13 no: 5084. Müslim, Fezâil/41(154) no: 6145

[10] Tevrat, Tekvin 16/1

[11] İbni Hişam, Siyerü’n-Nebi, 1/6

[12] Ahmed b. Hanbel, 5/174. Müslim, F. Sahâbe/56(226-227) no: 6493-6494

[13] Buhârî, Enbiyâ/9 no: 3363, 3364

[14] Buhârî, Enbiyâ/9 no: 3364

[15] Buhârî, Enbiyâ/9 no: 3362, 3364, Müsâkât/10 no: 2368. Ahmed b. Hanbel, 1/347

[16] Buhârî, Müsâkât/10 no: 2368, Enbiyâ/9 no: 3364

 

[17] Buhârî, Enbiyâ/32, 46 no: 3411, 3433

 

[18] Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe/70 no: 2430. Tirmizî, Et’ime/31 no: 1834. İbni Mâce, Et’ime/14 no: 3280

[19] Tevrat, 1. Krallar, 10/1-10, 13, s: 349, 2. Tarihler, 9/1-9, 12, s: 436

[20] en-Nisabûrî, Tefsir -Taberî’nin kenarında- l9/97. İbni Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/21. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 24/19. Zamahşerî, el-Keşşâf, 3/349

[21] İbni Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/21. es-Sa’lebî, Kasasu’l-Enbiya, s: 314. İbni Esir, el-Kâmil fi’t Tarih, 1/231-233. Kurtubî, el-C. Li-A. Kur’an, 13/122, 140-141. Âlusí. R. Meâni, 19/189

[22] Daha geniş bilgi için bkz; Ece, H. K. Hz. Süleyman, s: 145-176

 

[23] Bkz: Buhârî, Şehâdât/30

[24] Taberî, Câmiʿu’l-Beyân, 3/241-244, 246

[25] Buhârî, Enbiyâ/32, 46 no: 3411, 3433, F. Ashâb/30 no: 3769, Etʿime/25 no: 5418

[26] Müsned, 3/64, 80, 135. Heysemî, Zevaid, 9/223 kaynak veriliyor ama ben bulamadım

[27] Buhârî, Enbiyâ/45 no: 3432. Bir Benzeri: M. Ensâr/20 no: 3815. Müslim, F. Sahâbe/12(69) no: 6271. Tirmizî, Menâkıb/61 no: 3877

[28] Tirmizî, Menâkıb/61 no: 3877, sahih kaydıyla. Ahmed b. Hanbel, 3/135. Hâkim, Müstedrek, 3/186 no: 4810, 4811

 

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar