ANALİZ

 

İblisin yaptığı en büyük hata, şahsiyetçi bir yaklaşım yerine cinsiyetçi bir yaklaşımı tercih etmesidir.”

“İnsanın tekâmül etmesi, hep daha iyiye gitmesi, sahip olduğu cinsiyetten değil, sahip olduğu şahsiyetten kaynaklanmaktadır. Onun için diyoruz ki cinsiyetçi yaklaşımlar, insanın başından felaketleri eksik etmezken, şahsiyetçi yaklaşımlar ise her zaman barış ve güvenin teminatı olmuştur.”

“Üstünlük ve aidiyeti esas alan kavmiyetçi/ırkçı duygu ve düşünceler cinsiyetçi yaklaşımın en somut göstergelerindendir.”

“Kadının hiçbir değer ifade etmemesi, hak ve hukuk açısından dikkate alınmaması antik zamanlardan beri varlığını sürdüren kronik bir sorundur.”

“Kadın-erkek eşitliği adına bir taraftan kadının cinsiyetinden doğan yapısal farklılıklar dikkatten uzaklaştırılmış, diğer taraftan da kadının cinselliği öne sürülerek sömürü nesnesine dönüştürülmüştür.”

“Liberalizmin düşsel hedefleri ile kapitalizmin ilerlemeci çarkları, her açıdan güncellenmiş bir köleliği kadın cinsi üzerinden devam ettirmiştir.”

“. Kur’an’da, mücadeleci müslüman kadına örnek olması gereken bir kadın portresi mevcuttur. Kur’an’daki bu örnek, sureye de adını vermiştir: Mücadile Suresi.”

         

CİNSİYETÇİ YAKLAŞIMIN OLUŞTURDUĞU MADUNİYET

 

İnsan, sınırlarını bilmediği muazzam ve muhteşem bir kâinatın minicik bir üyesi olan dünyada hayatını sürdürme imkânına sahip kılınmış bir varlıktır. Muazzam ve muhteşem kâinat misali insan da, bir o kadar muazzam ve muhteşem bir fıtrat üzere yaratılmış olup, öznel özerklik gibi bir ayrıcalıkla şereflenmiştir. İnsanın öznel özerkliğini oluşturan en önemli saik, insana bahşedilmiş olan akıl ve iradedir. İnsan, sahip olduğu öznel özerklikle birlikte, tümüyle kendi tercihi olacak bir faillik olanağına sahip olmuştur. İnsan için varlık-yokluk sorunu olarak ifade edilebilecek varoluşsal sorunlar, söz konusu faillik olanağının doğru veya yanlış kullanılmasıyla ilgili bir durumdur.

Kur’an, öznel özerklik sahibi bir varlık olarak insandan önce İblis’ten söz etmektedir. İnsanı yaratma haberi meleklere verildiğinde, melekler bu durumu anlamamış ve kendileri varken kan dökecek insana ne gerek olduğunu söylemişlerdir. Aslında bu tavır zımnen, Allah’ın mükemmelliğini sorgulayan bir tavırdı. Yani hâşâ sanki Allah, şunun bunun yüceltmesine muhtaçmış da bu ihtiyacı gidermek için insanı yaratıyor. Sonraki aşamalarda insanın yaratılması, insana eşyanın isimlerinin öğretilmesi ve bunun da meleklerin sınandığı bir sahne ile bitirilmesi, insana verilmiş öznel özerklik ayrıcalığının da bir bakıma meleklere gösterilmesi işlemiydi.  İnsanın yaratılış sürecinin bitmesinden sonra, İblis de içinde olmak üzere bütün meleklere, insana secde etmeleri emredildiğinde, bütün meleklerin secde ettiğini ve fakat İblis’in ise buna itiraz ettiğini görüyoruz. İblis’in, Rabbimiz Teâlâ’nın açık emrine isyan etme cesaretini nereden ve nasıl aldığını düşündüğümüzde, karşımıza, sahip olunan öznel özerkliğin çıktığını görmekteyiz. Melekler öznel özerklik sahibi değildi ama öznel özerklik sahibi insana boyun eğdi. Buradan çıkarılacak sonuç, öznel özerklik sahibi olmayan bütün bir varlık âleminin, insanın emrine amade olduğudur.

İblis, Allah ile ilgili onca yakini bilgiye sahip olmasına rağmen, aklını ve iradesini kullanarak, kendisince yanlış bulduğu bir duruma isyan etmişti. Sonuçları ne kadar kötü olursa olsun, sahip olduğu öznel özerkliği kullanmaktan vazgeçmemiş ama kullandığı öznel özerklik imkânını da yanlış kullanmıştı. İblisin yaptığı en büyük hata, şahsiyetçi bir yaklaşım yerine cinsiyetçi bir yaklaşımı tercih etmesidir. Şimdi burada şu tespiti yapmak, büyük bir önem kazanmaktadır: Varoluş, sergilenen tutum ve davranışlar üzerinden mümkün olmaktadır. Sergilenen tutum ve davranışların doğruluğu veya yanlışlığı ise, varoluşsal niteliklerle ilgilidir. Bu dünya, öznel özerkliğe sahip insan ile şeytanın mücadele alanıdır. Şimdi burada, yani dünyada, şeytan somut bir şekilde görünmüyorsa eğer, bu mücadele nasıl ve kime karşı verilecek sorusu, ister istemez akla geliyor. Bu böyle olduğu için, öznel özerkliğe sahip insanların, yapacakları tercihlerin oluşturacağı mücadeleden başka bir durum ortalıkta görünmeyecektir. Yani insanın somut olarak mücadele edeceği şeytani varlıklar da, insan cinsinden olan şeytani varlıklar olacaktır. Tabii ki doğrusunu Allah bilir. Zaten günümüz dünyasını cehenneme çevirenler şeytan olan insanlar değil midir?

Akıl ve irade sahibi olan insanın hayatta var olduğunu söyleyebilmesi için, faillik özelliğinden kaynaklanan –niteliği ne olursa olsun- bir şeyler yapması gerekir. İnsanın bir şeyler yapmasından kasıt, eleştirel süreçlerle birlikte varılan tercihler akla gelmelidir. Aslında öznel özerklik derken, insanın varlık âleminde kendi fonksiyonel yapısıyla varlığını sürdürmesi akla gelmelidir. Örneğin bir insan, kendi yapısından kaynaklanan bir eylemsellik içinde değilse, aslında o insanın varlığından da söz edemeyiz. Onun için T.S.Eliot diyor ki, “paradoksal biçimde hiçbir şey yapmamaktansa kötülük yapmak daha iyidir: en azından var oluyoruz.” Elbette kötülük yapmanın doğru ve istenir bir şey olmadığı açıktır. Fakat dikkat edilmesi gerekenin, bir şey yapmama, durgunluk, hareketsizlik (pasivite) ile yok olmanın aynı paydada yer aldığının görülmesidir. İşte İblis yanlış da olsa bir şey yaptı ve varlığı Şeytan olarak ortaya çıktı. Anlaşılmasını istediğim husus şudur: Akıl ve iradeyle vücut bulan öznel özerkliğin bir gereği olarak, her insanın bir hayatı olmak zorundadır. Hayat derken, bütün varlıklarla bir ilişki ve iletişim sürecinin söz konusu edildiği bilinmelidir. İnsan, edimleriyle insandır; hiçbir şey yapmadığı zaman insan olup olmadığı anlaşılmaz. Burada insan, ne kadar farklı alanlarda iş ve işlemler yaparsa yapsın sonuçta, ya doğru bir istikamet ya da yanlış bir istikamet üzere olacaktır.

İnsanın tek başına, diğer insanlardan ayrı ve uzakta, yeterli ve güvenli bir hayatı sürdürmesi, hele hele yarınlara atılan bir imza misali neslini devam ettirmesi imkânsızdır. İnsan, kadın-erkek birlikte, birer eş olarak el ele verirse, bir bütün haline gelirse, hayat yükünü kaldırabilir, taşıyabilir ve böylece yüklendiği sorumluluğu ifa edebilir. Bu anlamda erkek ile kadın arasında var olan farklılıklar, bir zafiyet veya mükemmeliyetin sebebi değildir. İnsanın tekâmül etmesi, hep daha iyiye gitmesi, sahip olduğu cinsiyetten değil, sahip olduğu şahsiyetten kaynaklanmaktadır. Onun için diyoruz ki cinsiyetçi yaklaşımlar, insanın başından felaketleri eksik etmezken, şahsiyetçi yaklaşımlar ise her zaman barış ve güvenin teminatı olmuştur.

Cinsiyetçi yaklaşımlar, tarih boyunca hayatın bütün alanlarında boy göstermiştir. Aslında tarihteki bütün müfsitlerin yaptıkları ifsatları, cinsiyetçi yaklaşım paydasında toplayabiliriz. Bu yaklaşımın temel paradigmasını güç oluşturmaktadır. Gücü elinde bulunduranlar, kendilerini her şeyi yapmaya müstahak görmüşlerdir. Gücü tahkim eden mistik ve metafizik mitler de, güç sahipleri için, önemli payandalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kutsallık elbisesi giydirilmiş mitler vasıtasıyla, insanların iç dünyalarına hâkim olan ruh hali, yenilenen etkinliklerle sürekli diri tutulmuştur. İktidar sahipleri, ancak zihinsel olarak teslim alınmış kalabalıklar üzerinde, istismar koşullarına sahip oldukları zaman, çok rahat bir şekilde hükmedebilmişlerdir.

Üstünlük ve aidiyeti esas alan kavmiyetçi/ırkçı duygu ve düşünceler cinsiyetçi yaklaşımın en somut göstergelerindendir. Bu bakışa göre kişinin içinde doğduğu aile, kavim, cemaat ve devlet, diğer aile, kavim, cemaat ve devletlerden üstün meziyetlere sahip kabul edilir. Bu sebepten kendilerini, ölçüsüz bir gurur ve hamasetin kucağında bulurlar. Bu anlayışın geçen yüzyılda insanlığa yaşattığı dünya savaşları, küresel manada yaşanan en büyük felaketler olmuştur.

Sahip olunan ekonomik güç dolayısıyla oluşan üstünlük fikri de bir başka cinsiyetçi yaklaşıma örnektir. Bütün zamanlar için geçerli olan, insanı insanlıktan çıkaran en önemli yaklaşımların başında bu ekonomik gücün oluşturduğu üstünlük fikri gelmektedir. Kur’an, Karun örnekliği ile ekonomik gücün yanıltıcı üstünlüğüne dikkat çekmektedir. Cinsiyetçi yaklaşımın, bütünden parçaya, hayatın hem genelinde ve hem de özelinde, bir tarz olarak etkin olduğunu söyleyebiliriz.

Toplumsal yaşam içinde cinsiyetçi yaklaşımın en belirgin nesnesini kadınlar oluşturmaktadır. Kadınların öznel özerliklerini kullanma bakımından hiçbir imkâna sahip olmaması, insanın ne kadar zalimleşebileceğini de gösteren bir durumdur. Kadının hiçbir değer ifade etmemesi, hak ve hukuk açısından dikkate alınmaması antik zamanlardan beri varlığını sürdüren kronik bir sorundur. Antik Çin’de kadının statüsü bir köle statüsüydü. Firavun döneminin Mısır’ında da köle muamelesi gören kadın söz konusudur. Eski Yunan’da da kadının durumu tümüyle bir maduniyet görüntüsüdür; hiçbir hakkı olmadığı gibi, kendisine her türlü kötü muamelenin reva görüldüğü bir kimse. Yine Yunan’da erkekler için en kötü ve dayanılmaz küfür, kendilerine “kadın” denmesiydi. O dönemin önemli filozoflarından Eflatun ve Aristo gibiler de kadını hiçbir zaman erkekle eşit haklara sahip görmemiştir. Roma’ya baktığımızda da aynı tablolarla karşılaşırız.

Yahudilik ve Hıristiyanlık da kadına, her türlü aşağılayıcı vasıfları reva görmüştür. Yahudiler bir taraftan Yahudi olmayı kadının dört göbekten Yahudi olması şartına bağlarken, diğer taraftan da sabah ayinlerinde yaptıkları duada kadın olarak yaratmadığı için Allah’a hamd ederlerdi. Hıristiyanlara göre bütün günahların müsebbibi kadındır. Çünkü Âdem’e yasak meyveyi kadın yedirmiş ve böylece bütün insanların dünyaya günahkâr olarak gelmesine sebep olmuştur. Onun için “kadın, kadın olduğu için utanmalıdır”. VI. Yüzyılda kadının ruhu ve insanlığı tartışma konusu olmuştur. Kraliçe Elizabeth döneminde cadı avı zirve yapmış yirmi bin cadı ölüme mahkûm edilmiştir. Tarihin en korkunç zulüm ve aşağılanmalarının muhatabı genel olarak kadınlar olmuştur.

Vahyin inzal olduğu cahili Arap toplumunda da kadın, değersizlik ve aşağılanmanın dip noktasını yaşıyordu. Kadın, tecimsel bir meta olarak kullanılmaya elverişliliği derecesinde değer sahibiydi. Kız çocuklarının canlı olarak gömülmesi, ifsat olmuş fıtri yapının inebildiği aşağılık seviyeyi göstermesi bakımından ilginçtir. Demek ki, insanın bozulması, eşyanın bozulmasına benzemiyordu. Bozulan eşya sadece kendisine zarar verirdi. İnsan böyle değildi: İnsan bozulunca hem kendisi ve hem de çevresi zarar görürdü. Bu neden böyle oluyordu? Çünkü insan, insan olmaktan çıkıyor ve “aşağıların aşağısı” olan bir varlığa dönüşüyordu; tıpkı İblis’in İblis iken, Şeytan’a dönüşmesi gibi.

Rönesans, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nden sonra oluşan kavram ve kurumların ana rahmini oluşturduğu ve halen devam etmekte olan, modern ve postmodern zamanların çıkış noktasını da cinsiyetçi yaklaşım oluşturmaktadır. Bütün bu zamanların kadın özelinde var olan karakteristik özelliği, zihni ve fiili manipülasyon oluşturmuştur. Dine (Kiliseye) karşı haklı bir tepki olarak meydana gelen yeni durumda, insan ve hayatla ilgili bütün değerler seküler bir paydada birleştirildiği için, kadın da her açıdan seküler amaçlar uğruna araçsallaştırılmıştır. Kadın-erkek eşitliği adına bir taraftan kadının cinsiyetinden doğan yapısal farklılıklar dikkatten uzaklaştırılmış, diğer taraftan da kadının cinselliği öne sürülerek sömürü nesnesine dönüştürülmüştür.

J.J.Rousseau’ya göre yurtseverlik, kamusal törenler ve askeri egzersizler kadar cinsiyetlerin de ayrıştırılması gerekir. Kadın “bir erkeği kışkırtmaktansa kendisini ona uyumlu hale getirmeli”, erkeklerden erdemli yurttaşlar yetiştirmeli ve kendi yeri evi olmalıdır. Ona göre cinsiyetler arası herhangi bir eşitlik farklı etkinlik alanlarındaki farklı roller üzerine temellenmelidir ve kadınların erkekler gibi eğitilmesi talebi, iki cinsiyet arasındaki benzerliklerin artması anlamına gelecek, kadınların erkekler üzerindeki var olan etkisini azaltacaktır. Bu satırlar, Pankaj Mıshra’nın “Öfke Çağı” kitabında yer almaktadır. (s.115-116)

Aynı kitapta özetle şu satırlar da yer almaktadır: İşçi sınıfından bir kadın olan Saint-Simoncu Suzanne Voilquin kadınların güçlendirilmesi mesajıyla 1830’larda Mısır (orada Arap erkeklerinin elbise giydiğini sanıyordu), Amerika ve Rusya’ya seyahatler gerçekleştirdi. Fransız devrimciler kadınlar için çok az şey yapmıştı; genel yaklaşımları öncü radikal gazete Les Revolutions de Paris tarafından özetlenmişti, kadınlara evlerinde oturmalarını ve “cesur baldırı çıplaklara pantolon örmelerini” öğütlüyordu.

Kitapta, Napolyon ile kendisini eleştiren Madame de Stael arasında geçen diyalog ilginçtir. Madame de Stael Napolyon’a tarihteki en büyük kadının kim olduğunu sorar. Napolyon “Madame, en çok çocuğu olan” diye yanıtlar. Napolyon başka bir vesile ile kadının dekoltesini inceler ve ona çocuk doğurup doğurmadığını sorar ve ardından onun Fransız karşıtı olduğunu söyleyerek, Almanya üzerine yazdığı kitabı posa haline getirir.

İnce fikirli Tocquevile bile, Avrupa’nın kendi dönemindeki en etkili kadın özgürleşmesinin temsilcisi olan George Sand’e duyduğu küçümsemeyi gizleyememiştir. Yazarla yaptığı bir görüşmeden sonra, yazarla ilgili olarak, “bana keyif verdi “ demiştir. Afrika’daki emperyal genişleme sayesinde Fransız burjuva erkeklerinin yeniden canlanmasını umduğunu söyledikten sonra şunu ilave etmiştir: “Yazan kadınlardan, özellikle de sistematik olarak kendi cinsiyetinin zayıflıklarını gizleyenlerden tiksiniyorum.” (Ayrıntılar için s.206,207,208)

Kilise ve Orta Çağ aristokrasisinin dünyayı kadına zindan eden uygulamalarından sonra, sanayi alanında meydana gelen gelişmeler neticesinde oluşan kadın hareketleri, kadının özgürleşmesi bağlamında büyük yanılsamalara sebep olmuştur. Örneğin Engels kadınların sanayiye katılarak özgürleşebileceğini savunmuştur. Sanayiye katılmak, bireysel manada aileyi ortadan kaldıracaktır. Bu alanda oluşan boşluğu ise toplumun kapatacağını ileri sürmüştür. Gerçekten de seküler hedefler hayatı belirleyen hedefler olunca, bu hedefleri gerçekleştirmek adına, bütün yetenek ve imkânlarını üretim ve tüketim için kullanma gerekliliği meydana geliyor. Bu hengâme içinde kadının bir taraftan belirlenen standartları devam ettirme diğer taraftan da gerekli kaynakları oluşturma endişesi, cinsiyet bakımından bir intihar psikolojisini beraberinde getirmiştir. Böylece Allah’ın var ettiği fıtri farklılıkların göz ardı edildiği bir maraton koşusunun bireyi olarak, yeni bir kadın imajı ortaya çıkmıştır.  Liberalizmin düşsel hedefleri ile kapitalizmin ilerlemeci çarkları, her açıdan güncellenmiş bir köleliği kadın cinsi üzerinden devam ettirmiştir.

Bir insan türü olarak hem kadın hem de erkek, ne yazık ki cinsiyetçi yaklaşımın kurbanları olmuştur. Yani kadın, sahip olduğu kadınlık ve erkek de sahip olduğu erkeklik özellikleri üzerinden değerlendirmeye tabi tutulmuşlardır. Durum bundan ibaret olunca, devreye kas gücü girmiş ve böylece erkekler her zaman emretme, kadınlar da verilen emirlere uyma pozisyonunda kalmışlardır. Hayatın sürüp giden akışında oluşmuş kültürel bütün unsurlar da bu cinsiyetçi yaklaşımı yansıtmıştır. Söz konusu kültürel unsurların oluşturduğu yapıda kadın bir madun olmaktan öteye geçememiştir.

Madun kelimesini ilk kullanan kişi Antonio Gramsci’dir. Egemenlikle bağlantılı olarak kullanılan madun, “ezilen” ve “öteki” olarak kabul edilen toplumda herhangi bir değer ve ağırlığa sahip olmayanlar için kullanıldı. Fakat madun kelimesinin en çok gündemde kalmasını sağlayan kişi Hintli Gayatri Chakravorty Spivak’tır. Türkçeye de çevrilen “Madun Konuşabilir mi?” kitabı bu konu ile ilgili ses getirmiş bir kitaptır. Gramsci madun kavramına “sesi duyulmayan” anlamını verirken, Spivak küçük bir farkla “konuşamayan” anlamını vermiştir.

Madunu oluşturan zeminin, öteden beri sürdürüle gelen cinsiyetçi yaklaşım olduğu ortadadır. Fakat burada düşülen büyük bir yanılgı söz konusudur: Çözüm olarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin ileri sürülmesi. Kadın özelinde yaşanmış maduniyet durumu, cinsiyet eşitliği ile çözüme kavuşmak yerine, daha da içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Çünkü cinsiyetleri eşitleyerek kadına da erkeğe de iyilik yerine kötülük yapılmış olur. Ancak iki cinsin de hak, hukuk, yasa ve adalet karşısında eşit olması büyük önem taşımaktadır. Soruna bu şekilde yaklaşılmadığı için, getirilen çözümler yeni sorunları da beraberinde getirmiştir.

Hak, hukuk, yasa ve adalet karşısında gerçek bir eşitlikle hakkaniyet gerçekleşirse maduniyet de son bulacaktır. Spivak madunu “yurttaşlık yapılarına erişimi olamayan kişi” olarak görür. Hindistan bağlamında seçmenlerin çoğu, okur-yazar olmayan kırsaldaki topraksız insanlardan oluşmaktadır. Bu vatandaşlar oy verebildikleri halde yurttaşlık yapılarına erişimleri mümkün değildir. İşte “madun bu insanlardır” der Spivak. “Annemin teyzesinin, antiemperyalist bir gruba üye olduğu için 1926’da on yedi yaşındayken kendisini astığını öğrendim. Başkasını öldüremiyordu, o da kendisini öldürdü. Fakat kendisini asmadan önce adet görene kadar dört gün beklemişti, böylece insanlar onun kendisini gayrı meşru bir hamilelik nedeniyle öldüğünü düşünmeyecekti. Bu kadın, gerçekleştirdiği eylemle kadınların sadece erkeklere ait olmadığını söylemek istemişti. Bir madun olarak bu kadın, bedeniyle konuşmuştu fakat sesi duyulmadı. Madunun konuşamayacağını söylemek adaletin olmadığını söylemek gibi bir şeydi.”

 

Kur’ani Yaklaşım

Kur’an, cinsiyetçi yaklaşımı değil, şahsiyetçi yaklaşımı makbul görmektedir. Şahsiyetçi yaklaşım bağlamında dikkate alınması gereken en önemli husus, Allah’ın mutlak ilahlığıdır. Allah’ın mutlak ilahlığını anlamak için Allah’ı tanımak gerekir. Allah’ın varlığını, kâinat, tabiat ve diğer varlıkları okumak suretiyle bilmek mümkündür. Fakat bu şekildeki bir okumayla, Allah’ı en hakiki anlamda, bütün sıfatlarıyla bilmek mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ı en doğru bir şekilde tanımak, O’nun Kendisi’ni bize tanıtmasıyla mümkün olabilir. Allah, Kendisi’ni sıfatlar bağlamında sahip olduğu esmayı, Kur’an’da zikrederek tanıtmaktadır. Aslında burada dikkatte değer bir husus vardır: Allah, kendisini esmasıyla tanıtırken, sahip olduğu karakteristik yapı üzerinden –tabir caiz mi değil mi bilmiyorum, yanlış ifadelerden Allah’a sığınırım- şahsiyete gönderme yaptığını düşünüyorum. Bizim insan olarak buradan çıkarmamız gereken ders, merkezinde şahsiyetin olduğu bir hayatı yaşamak şeklinde olmalıdır.

Şahsiyeti oluşturanın ilkeler olduğu dikkate alınırsa, şahsiyetçi yaklaşımın da ilkeli yaklaşım olduğu söylenebilir. Şahsiyetli yaklaşım için insanın şahsiyet sahibi olması gerekir. Öyle ya şahsiyet sahibi olmayan bir insandan, şahsiyetli yaklaşım beklenmeyeceğine göre, öncelikle insanın bir şahsiyet sahibi olması icap eder. İşte bu noktada bilinmesi gereken, insan, hayat ve ölüm hakkında doğru bilgilere sahip olmaktır. Zaten vahyin indirilmesinin temel amacı bu hususlardaki karanlığı ortadan kaldırmaktır. İnsan hem kendisi, hem hayat ve hem de ölüm hakkında doğru değerlendirmelere sahip olduğu zaman nasıl davranacağını bilecektir. Aksi takdirde zifiri karanlıkta sonu belli olmayan bir yürüyüşe mahkûm olacaktır.

Bir hidayet rehberi olan Kur’an, tercihlerimizde isabetli olmamız için indirilmiştir. İnsanın, sorumluluk bilinciyle kuşanmasını ve belirtilen sınırlara uyulmasını ister. Böyle yapanların karanlıklardan aydınlığa çıkacağını belirtmektedir. Demek ki insan bu dünyada her istediğini yapmamalıdır. Kendisi dışında kalan varlıkların da haklarına riayet etmelidir. Bu genel geçer bir kuraldır. Her varlığın bulunduğu bir konum vardır ve hiçbir varlık bulunduğu konum dolayısıyla aşağılanma ve hakareti hak etmez.

İnsan için sorunlar, insan-insan ilişkilerinde meydana gelmektedir. İnsanın en çok yanıldığı husus, var olan farklılıklar üzerinden olmaktadır. İnsan farklılıkları tehlike kapsamına aldığı zaman, farklılıkları ortadan kaldıracak yollara sapacak ve bu amaç için eylemlerde bulunacaktır. Bütün bu gayrı meşru düşünce, iş ve oluşlar, insan hayatında mağduriyeti, mazlumiyeti ve maduniyeti meydana getiriyor. Mağduriyetleri oluşturan zihniyet için, cinsiyetçi yaklaşımların rehberliği kaçınılmaz olacaktır.

Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Âdem’in iki çocuğu arasındaki çekişmeden, diğer bütün elçilerin mücadelelerine kadar, en temel hedef, cinsiyetçi yaklaşımlarla özdeşleşen ferdi ve toplumsal uygulamaları ortadan kaldırmak olmuştur. Buna karşılık uyulması tavsiye edilen erdemler tevhid, adalet, şura, hak, hakkaniyet, doğruluk, iyilik, merhamet ve takva olmuştur. Üstün olmak için şu ya da bu şekilde arayışlara girmenin yanlış olduğu; üstünlüğün, ilkeli olmak ve sınırları gözetme hassasiyeti olarak izah edilmiştir. Bu durumda insan paydasında yer alan kadın ve erkeğin, doğuştan gelen farklılıklar dolayısıyla bir üstünlük telakkisine sebep olmaması için gerekli izahatlar yapılmış ve özellikle kadınlar açısından var olan kısıtlamalar ortadan kaldırılmıştır. Cinsiyetçi yaklaşımların oluşturduğu maduniyetlere karşı, her zaman cehennem hatırlatılarak, insanın sahip olduğu bütün imkânların, gerçekleştirdiği bütün edimlerin hesabının sorulacağı ve hiç kimsenin bundan muaf olmayacağı hatırlatılmıştır.

Bütün zamanların en mazlumu, mağduru ve madunu olan kadınla ilgili Kur’an’ın inşa ettiği özgüvenle birlikte, haksızlığa uğradığını düşünen kadınlar hiç korkmadan haklarını arama cesaretine sahip olmuşlardır. Kur’an’da, mücadeleci müslüman kadına örnek olması gereken bir kadın portresi mevcuttur. Kur’an’daki bu örnek, sureye de adını vermiştir: Mücadile Suresi. Peygamber sonrasında yönetim sorumluluğunu yüklenen halifelere karşı da yükselen kadın itirazları hep Kur’an’ın oluşturduğu özgüvenin bir neticesidir. Fakat bu ne yazık ki kısa ömürlü olmuş ve saltanatlı yıllarla birlikte tümüyle ortadan kalkmıştır. Kadını madunlaştırıp hayattan elini eteğini çektiren anlayışların sürekliliği, ne yazık ki rivayetler üzerinden dinsel bir muhteva da kazanmıştır. Cinsiyetçi yaklaşımların oluşturduğu köklü maduniyetten kurtulmak için, Kur’an’ın insan ve özellikle de kadın algısına dönmek zaruri bir ihtiyaçtır.

 

Cevdet IŞIK

cevdet111@hotmail.com