KİTAPLIK

Sevtap MENDİ

 

 

ÇAĞDAŞ DÜNYADA DİN VE DİNDARLAR

 

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün’ün ele aldığı eser, belirli ana başlıklardan ve iki alt başlığı bulunan ek bölümünden oluşmaktadır. Her başlık kendine özgü bir konuyu barındırmakta ve bu ana konu etrafında günümüzdeki dindarların çeşitli sorunları tartışılmaktadır.

Kurucu Değer Olarak Din

Eserin ilk bölümünde dinlerin yükselen bir değer olarak ön plana çıktığı günümüzde radikalleşme eğilimi gösteren dindarların şiddet eğilimlerinden bahsedilmektedir. Yahudilikteki tanrı sadece Yahudi kavmini koruyan bir tanrıdır. Hristiyanlıkta ise haçlı seferleri örneğindeki gibi bu dinin inananları kendi dışındakilere yaşam hakkı tanımamaktadır. İslamiyet’te bu açıdan Allah; bütün insanların Rabbi olarak (Rabbü’l-alemin) tanımlanmakta ve bütün insanların can, mal, inanç ve düşünce özgürlüğü koruma altına alınmaktadır. Müslüman toplumlarda şayet inanan kişiler çatışmanın ve problemin kaynağı haline geliyorlarsa bu ‘din(i)darların’ yararlı işler yapan herkese kucak açan ilahi çağrıyı yeniden düşünmeleri, Allah’ın bütün insanlığın Rabbi olduğunu hatırlayarak tekelci din anlayışlarından kurtulmaları gerektiği vurgulanmaktadır. İslamiyet’in evrensel zeminde kendini inşa edebilmesi, olumsuz dindar örneklerinden kurtulabilmesiyle gerçekleşebilecektir. Bu nedenle Müslüman toplumlar İslamiyet’in evrenselliğine gölge düşüren etkenleri açık bir zihinle sorgulamalıdırlar.

Din ve Toplumsal Değişim/Dönüşüm

Bu bölümde toplumsal değişime etki eden unsurlar ile birlikte dinin toplumsal değişimdeki rolü irdelenmektedir. Her peygamber dinin değişim gücünü kullanarak statükocu sistemlere karşı mücadele vermiştir. Toplumsal değişimin başarıya ulaşabilmesinin şartları, toplumun yasalarını iyi bilmekle ve eleştirel akla sahip bireylerin değişime öncülük etmesine, halkın bu konuda gösterdiği iradeye bağlıdır. ‘Kuşkusuz Allah, insanlar nefislerinde (bilinçlerinde) olanı değiştirmedikçe, onların durumunu değiştirmez’ Rad13/11 ayetinin anlamı şu şekilde yorumlanmaktadır: eğer insanlar başlarına gelen olayların nedenlerini ve yasalarını keşfedebilecek bir bilince ulaşabilirlerse toplumlarını olumlu yönde değiştirebilirler. Bunun tam tersi bir bilinç ise mehdi bekleyerek ve olayları Allah’a havale ederek mevcut olumsuz duruma boyun eğmek zorunda kalacaktır. Oysa Kur’an’da yardım amaçlı gönderilen meleklerin inişi bile bir nedene ve yasaya bağlı kılınmıştır: ‘Rabbimiz Allah’tır deyip de dosdoğru bir istikamet tutturanlara melekler inerler ve ”korkmayın, hüzne kapılmayın size vaad olunan cennetle sevinin” derler’. Fussilet41/30

Bir toplumda değişime karşı çıkan aktif ve pasif engeller kısaca açıklanarak maddeler halinde şu şekilde sıralanmaktadır.

  1. Kurumsallaşmış Yapı ya da Statüko
  2. Sabit fikirlilik
  3. Aşırı milliyetçilik
  4. Grup körlüğü
  5. Nemelazımcılık/Medokrati

Dinlerin Şehirleşme Kabiliyeti

Bu başlıkta dinin yerleşik hayatta yani şehir hayatında birbirleriyle ilişkiler ağı içinde bulunan toplumlarda organize edici bir görevi olduğu aktarılmakta ve iki tip şehir modelinden bahsedilmektedir. Beldetün Meyyietün: ölü şehir, kimsenin yaşamak istemediği, değerlerin üretilmediği yerdir. Beldetün Tayyibetün ise insanların yaşamayı tercih edeceği kadar hakkın, hukukun, adaletin üstün tutulduğu şehirdir. Yesrib’i Medine’ye dönüştüren temel etken, inanç farklılıklarına rağmen şehirde yaşayan herkesin temel hak ve sorumluluklarını belirleyen bir sözleşmeye dayanıyordu. Medine vesikası olarak bilinen 47 maddelik bu sözleşmede dini bağlayıcılığı olan hiçbir hüküm bulunmuyordu. Hz. Peygamber tarafından uygulama modeli olarak gösterilen bu şehrin Kur’an’daki özellikleri şu şekilde belirtilmektedir:

-Hayırlı nesil (zürriyeten tayyibe- Al-i İmran3/38)

-Temiz hava (rihin tayyibe-Yunus10/22)

-Güvenli iletişim (kelimetin tayyibe- İbrahim14/24)

-Sağlıklı gıdalar ( şeceretin tayyibe -İbrahim14/24)

-Temiz toplum (hayatün tayyibe-Nahl16/97)

-Sağlıklı/etkili iletişim (tahiyyeten tayyibe-Nur24/61)

-Güvenli binalar/Düzenli yerleşim (mesakine tayyibe-Saf61/12; Tevbe9/72; Sebe34/15)

Kadın Rollerine Kur’an’ın Değerler Sisteminin Kaynaklığı

Düzgün, bu bölümde tarihte kadının rolünü belirleyen servet ve güç/iktidar faktörlerini baz alarak, İslamiyet’in çıktığı Arap yarımadasında Kur’an’ın kadının statüsünde nasıl bir değişiklik yaratmaya çalıştığının doğru anlaşılması gerektiğinin altını çizer. Kur’an’ın kadınlarla ilgili tikel meseleleri (miras, şahitlik, boşanma hukuku v.s) incelenirken, dini metinleri indiği dönemin şartlarına sabitlemenin hatalı olduğu ve bu türden tikel meselelerin Kur’an’ın insan haklarına yönelik evrensel boyutlarıyla anlaşılması gerektiğini savunur. Kadının statüsünü ataerkil yapıya indirgeyen anlayış dinsel metinlerden değil, metinleri yorumlayanların kültürel ve sığ anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Bu konuda hadislerin de büyük bir problem alanı olduğu aktarılmaktadır. Kur’an’da kadın ve erkek Allah’ın nazarında ontolojik bir eşitliğe sahip iken, toplumsal roller söz konusu olduğunda birbirlerini tamamlayacak farklı üstünlüklere sahiptir.

‘Kadın ve erkeğin her birine ayrı üstünlükler verdik” Nisa4/34

İslam’ın Yerelleştirilmesine Tepki Olarak Entelektüel Milliyetçilik: Hanefilik Örneği

İslamiyet’in evrensel ahlaki ilkeleri vahye konu olduğu zaman kendisini indiği coğrafyanın yerel dili ve kültürü ile ifade ettiğini doğrulayan Düzgün, bu noktada şu sorunun gündemde tutulması gerektiğini belirtmektedir; ‘Kur’an Arap toplumunu başka bir ifadeyle zaman ve mekân çerçevesi belli bir dilimde yaşayan insanları dikkate alarak indiyse, kıyamete kadar gelecek olan bütün insan ve toplum gerçekliklerini kendinde toplayan bir özelliğe nasıl sahip olacaktır?’ Bu soru bağlamında Arap toplumunun reel yapısı ile Kur’an’ın hedeflediği ideal toplum yapısının birbirinden ayırt edilmesi gerektiğinin önemine değinilmektedir. Örneğin; kölelik ve cariyelik Arap toplumunun reel bir sorunu iken, Kur’an’ın bu konudaki hedefi köleliği ve cariyeliği kaldırmak yönünde olmuştur. Reel yapıdan ideal bir yapıya geçiş ise süreç gerektirmektedir. Her ideale ulaşıldığında ise daha iyi ideallere doğru ulaşılmaya çabalanmalıdır. Bu sayede mükemmel toplum modeli arayışı basamak atlanarak devam etmiş olacaktır. Konuyla ilgili dinin Arap yerelliğine sıkışmasını önleyen bir hamle olarak Hanefi-Maturidi çizgisinin çabaları hatırlatılmaktadır. Hanefi alimler meselelerin çözümünde Kur’an ve sünnetin yanında re’y ve içtihada dayanmışlar, kıyasa karşı ise istihsan yöntemini kullanarak her coğrafyanın kendi çözümlerini üretmesine olanak sağlamışlardır. Arap geleneğinin dinselleştirilmesinde aracı olarak kullanılan hadislerin Kur’an’a arz edilmesini ön gören Hanefi alimler, bu sayede İslamiyet’in evrensel ilkelerinin Arap kültürüne kurban edilmesinin önüne geçmeye çalışmışlardır.

Neo Liberal Globalizm ve Dinlerin Geleceği

Bu bölümde globalizmin hem yapıcı hem de yıkıcı yönlerine değinilerek, dinlerin global dünyadaki konumu irdelenmektedir. Globalleşme sürecinde bilginin hızla yayılması insanları dinler ve kültürler konusunda bilinçlendirmekte, yerel değerlerin sorgulanmasına kapı aralamakta ve bu sayede farklı dinler arasında kıyaslama yapma şansı doğurmaktadır. Diğer taraftan globalizmin neo liberal ekonomik tasarımının insanın önüne yalnızca seküler hedefler koyması ve rekabet anlayışının dinin öngördüğü hayırlarda yarışmaktan, çıkarlarda yarışmaya dönüşmesi ve dinlerin de dünyevi çıkarlar ekseninde metalaştırılması insanlar için yıkıcı etkiler olarak tespit edilmektedir. Globalizmin yıkıcı etkilerine karşı koyabilecek bir dinde aranması gereken özellikler; insanlar arasındaki ilişkileri hükmetme arzusundan iş birliğine çevirebilmek, dindarların da yaşadıkları çağın vicdanı olmaları gerektiği şeklinde belirtilmektedir.

Doğu-Batı Karşılaşması: Batı’nın Doğu ve İslam Algısı

Batının İslam algısı irdelenirken, batının İslam ülkeleri karşısındaki teknolojik ve ekonomik üstünlüğünün temelinde batının sömürge politikaları yattığı hatırlatılmakta ve bu sömürge politikalarını meşrulaştırma girişimi olarak batının İslam dünyasına karşı olumsuz bir imaj yaratma çabaları anlatılmaktadır. Bu çabaların başarıya ulaşmasını engellemek adına Müslümanların haklı eleştirileri yapılarından söküp atmaları ve atılan iftiralara karşı da güçlü bilgiyle donanmaları, eylem stratejisi geliştirebilmeleri tavsiye edilmektedir.

Modern Uygarlığın Çatışmacı Doğasını Besleyen Kökler

Bu bölümde batı medeniyetinin aydınlanmacı zihninin arka planında Yahudi-Hıristiyan geleneğinin tekelci anlayışı yattığı aktarılmaktadır. Diğerine yaşam hakkı tanımayan bu tekelci zihniyet batı uygarlığının hem din alanında hem de post modern aydınlanma düşüncesinde kendisini göstermektedir. Sürekli bir düşman ötekiyle beslenen batının tekelci zihniyetinin dünyada yaptığı icraatlar savaşlar ve sömürgecilik olmuştur. Eserde bu sorun genelinde tekelciliğe ve tek tipleştirmeye karşı yapılması gerekenler alt başlıklar olarak maddeler halinde sunulmuştur. Bu alt başlıklar şunlardır:

1.Tek tip tarih, tek tip insan ve tek tip modernlik ülküsünü reddetmek.

2.Tarihsel ve toplumsal belirleyenlerin ötesine geçmek.

3.Tarihe kendi kavram ve değerleriyle müdahale etmek.

4.Müslüman toplumların eleştirel bilinçle kendilerini yeniden kurmaları.

5.Tolaransı ve çoğulculuğu geliştirmek.

6.Reaksiyoner düşünce ve davranışın karşısına dikilmek.

Şiddet ve Uzlaşma Sarmalında Medeniyetin Kurucu ve Taşıyıcı Unsurları

İnsanlığın yazısız ve yazılı tarihi birikiminin geldiği noktanın, insanlığın beklenen seviyede gelişim gösteremediği, sözde aydınlanma çağının yarattığı medeniyetin, Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle kültürsüz ve ölü sevici (nekrofili) bir medeniyet olduğunun aktarılması bu bölümün en can alıcı tespitleridir. İslamiyet’in öngördüğü medeniyetin kurucu ve taşıyıcı öğeleri ise Hadid süresinin 25. ayeti bağlamında irdelenmektedir.

‘Andolsun ki biz elçilerimizi açık açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmak için, elçilerimizle birlikte Kitab’ı ve Mizan’ı indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik hem de insanlar için yararlar bulunan Hadid’i(demir) indirdik. Çünkü bununla Allah, kendisine ve peygamberlerine gıyaben kimlerin yardım edeceğini belli edecektir. Şüphesiz ki Allah, en büyük kuvvet sahibidir, yegâne galiptir.’Hadid57/25

Ayette medeniyetin kurucu öğesi olarak kitap; insanlığın ahlaki dinamiklerinin sağlam, yazılı bir kültüre dayanmasını ve kurulması istenen medeniyetin ahlaki teorik kanunlarını ifade etmektedir. Mizan(denge); teorik ve pratik hayat arasında bir denge unsuru olarak ortak akla ve ortak iyiye(ma’ruf) dayanan ilkeleri temsil etmektedir. İnsanları mizandan uzaklaştıran neden ise bireysel heva ve heveslerdir. Hadid, Arapçada hem demir hem de keskin akıl anlamlarına gelmektedir. ‘Hadid’in terim anlamı ise hayatın kolay sürdürülebilmesini sağlayan güç, iktidar ve teknolojik çağrışımlardır. Hadid, bu anlam bağlamları birlikte düşünüldüğünde kitabı ve mizanı dikkate almayanlar için caydırıcı bir güç ve yaptırım aracı olarak yorumlanmaktadır. Bu üç kurucu unsurun bir araya geldiği medeniyette ise ‘’adalet’’ kavramı hayat bulmuş olacaktır.

Bir Şiddetin Anatomisi: Müslüman ve Latin Batı Dünyası Arasında Haçlı Seferleri Dönemindeki İlişkiler

Bir şiddetin anatomisi başlığında Müslüman ve Latin batı dünyası arasında haçlı seferleri dönemindeki ilişkiler analiz edilmektedir. Haçlı seferlerini doğuran etkenler siyasi ve ekonomik boyutlarıyla ele alınırken, orta çağ Avrupası’na hâkim olan düşüncenin iman ve şiddete dayandığı aktarılmaktadır. Haçlı seferlerinin başlatıcısı olarak bilinen Papa 2.Urbanus’un haçlı seferleri çağrısında kullandığı slogan; ‘Tanrı böyle istiyor’ sloganıydı. Haçlı seferlerinin en önemli hedefleri arasında özellikle Müslüman Türkler’in Hıristiyanlaştırılması ve bu sayede Müslüman coğrafyasının topraklarına sahip olmak geliyordu. Papalığın Müslümanlar hakkında çizdiği imajda, Müslümanların putperest oldukları ve peygamberlerine taptıkları gibi aslı olmayan iddialar dile getiriliyordu. Haçlı seferlerinin İslam dünyası açısından iki önemli sonuçlarından birisi, entelektüel alanda gerileme ve bir diğeri siyasal istikrarsızlık olmuştur. Avrupa açısından sonuçları ise entelektüel gelişmenin yanı sıra siyasi alanda Katolik kilisesinin otoritesi artmış, Latin ve Ortodoks çatışmasında doğu Hıristiyanlığını temsil eden ortodoksluğun otoritesi zayıflatılmıştır.

Din ve Şiddet: Terörün Din İstismarına Reddiye

Bu bölümde göze çarpan konular, kimlik İslam’ı ile hakikat İslam’ının birbirinden ayırt edilmesi gerektiği, siyasal İslamcılık ile cihad ve kıtal kavramları arasındaki farkın analizidir. Farklı coğrafyalarda ve kültürlerde yaşayan Müslümanların İslam’ı yaşama tarzları homojen bir Müslüman dünyasının olmadığını ortaya koymaktadır. Müslümanların davranışlarının kökenini yalnızca kutsal metinlere dayandırmak da hatalıdır. Çünkü farklı kültürel, ekonomik ve duygusal etkenlerden dolayı Kur’an’ı yorumlayan zihinler de farklılık gösterecektir. Müslümanların davranışlarını yorumlamada üç farklı ekolün yaklaşımlarına değinilir. Neo-Oryantalizm; İslam’ın insanları aşırılığa götürdüğünü iddia eder. Özcülük (essentializm) ise aşırıların İslam’ı temsil etmediği görüşünü savunur. Üçüncü olarak orta bir yaklaşım İslam’ın kültürel yorumları olduğunu kabul eden mümkün gerçekçi yaklaşımdır. Siyasal İslamcılık konusunda altı çizilmesi gereken en önemli konu, dinin amaçları ile devletin amaçlarının birbirinden ayırt edilebilmesidir. Bu konuda bazı Müslüman usulcüler Hz. Muhammed’in peygamberlik yönü ile devlet başkanlığı yönünü ayrı değerlendirmişlerdir. Hz. Peygamberin dini misyonu Müslümanlar için bağlayıcılık oluştururken, devlet başkanlığı yönünde istişarenin ön plana çıktığı göz ardı edilmemelidir. Bölümde ele alınan başka bir önemli konu cihad kavramının incelenmesidir. Cihad, Arapça c-h-d kökündendir ve çaba sarf etmek anlamına gelir. Kur’an’da cihad; ekonomik, psikolojik, fiziksel yönleriyle her türlü çabaya işaret etmektedir. Bu açıdan cihad kavramı kital veya harpten farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Kur’an’da savaş anlamında kullanılan terim ise “kital”dir ve Kur’an’da savaşmak için iki durumda izin verilir; nefsi müdafa ve ibadet dahil temel hakların korunması için. Cihad kavramının terörizme alet edilmemesi için Müslüman liderlere bu konuda büyük görevler düştüğü eserde şu ifadelerle belirtilmektedir: ‘Müslüman liderler, terörizmin, şiddetin, nefretin köklerini ortaya çıkarma konusunda daha etkin olmak için, terörizmi kınamanın ötesine gitmelidirler. Müslüman liderler ister Yahudi ister Hıristiyan ister Müslüman olsun herhangi bir guruba imtiyaz tanıyan ayrımcı zihniyeti reddetmelidirler. Ayrıca, insanların geleceğine ilişkin öngörülerini kaosa kodlayan söylemleri gözden geçirmeli ve ‘’ümit teolojisi’’ yoluyla insanlara huzuru ve barışı vaz eden bir söylem geliştirilmelidir…’

Romantik ve Rasyonalist Gelenekler Arasında Göçmen Kültürler

Başlıkta da belirtildiği gibi bu bölümde batıya göç eden Müslümanlara karşı batı medeniyetinin tutumu ve bu tutuma yönelik Müslümanların refleksleri irdelenmektedir. Kültürsüz bir medeniyetin temsilcisi batı uygarlığı sağlam temelleri olmayan düşünce tarzı ile sürekli bir öteki yaratarak varlığını sürdürmeye çalışmış ve her dönemde fobiler ürermiştir. Batının son dönemlere damgasını vuran fobisi ise bütün Müslümanları terörist gören bir islamafobia yaratmaya çalışmasıdır. Eserde bu sağlıksız zihniyete şöyle tavsiyelerde bulunulmaktadır; batı dünyası karşılıklı şiddet eylemlerini tetikleyen bu tutumundan vazgeçmeli ve artan göç olgusuyla birlikte ırkçılık, farklılık, öteki, hoşgörü, azınlıklar, sömürgecilik, entegrasyon, asimilasyon, ayrılıkçılık, yurttaşlık gibi terimleri yeniden tanımlamaları gerekmektedir. Müslümanlara yönelik tavsiyeler ise şu tespitlerle aktarılmaktadır; herhangi bir Müslüman yaptığı her eylemi ve söylemi İslam ile özdeşleştirme inadından vazgeçmeli, Hıristiyanları provoke edecek tutumlardan uzak durmalı ve İslam’ın değer merkezli, evrensel yorumuna odaklanarak entelektüel ve sosyal faaliyetlere girişmeli bu sayede ‘kurucu öteki’ konumuna yükselmelidirler.

Dinsel ve Mitolojik Yönleriyle Cin ve Şeytan Algımız

Eserin bu bölümünde cin kavramına yüklenen geleneksel anlam irdelenerek geleneğin cin algısı eleştirilmektedir. Cin genel anlamıyla görünmeyen ve bize yabancı olan varlıkları tanımlamak için kullanılan bir kavramdır ve Kur’an’da kullanıldığı yerlere göre farklı anlamlara gelebilmektedir. Kur’an Arapların cin kavramı ile ilgili yanlış anlayışını yıkmak için şöyle bir yol izlemektedir: ‘İlk olarak, cinlerin semadan haber alıp kahinlerine ilham kaynağı oldukları söylenmektedir (Arapların cinlere ilişkin inancı dile getirilmektedir). İkinci olarak, semadan mesaj almalarının imkansızlaştırıldığı bildirilmektedir. Son olarak, cinler akli bir zemine çekilmekte ve mümin ve kafir olarak tasnif edilmektedir. Cinlerin mümin ve kafir olarak tasnif edilmeleri onları mitolojik bir unsur olmaktan çıkarıp, insani bir düzleme çekmektedir’. Peygamberimize Taif dönüşünde teselli amaçlı indirilen ayetlerde Kur’an’ın mesajını dinleyen cinler birçok İslam alimi tarafından gözden uzak insanlar veya peygamberin vefatından sonra gelecek insanlar olarak anlaşılmıştır. Cin aynı zamanda Kur’an’da insanın şeytani yönünü temsil eden bir sıfat olarak da kullanılmaktadır. Cin ve ins kavramlarının karşılaştırılmasında ise cin, henüz toplu yaşama kültürü geliştirmemiş vahşi insanları, ins ise medeni eğilimi olan insanları ifade etmektedirler. Cinlerin zehirli bir ateşten yaratılmaları medeni döneme geçmemiş insanların bozgunculuk çıkaran davranış özellikleri olarak yorumlanmıştır.

Felak ve Nas sürelerinin yorumunda, şerlerinden Allah’a sığınılması istenen kötülüklerin kaynağının yine insanlar olduğu belirtilmektedir. İnsandaki bütün vesveselerin kaynağı Allah’a tam olarak iman etme ve güvenme noktasında zafiyet gösteren insan zihninin ürettikleridir. Şeytan Kur’an’da her türlü kötülüğün temsilcisi olarak anılmaktadır. İnsanın zihnindeki tüm olumsuz düşünceler aslında şeytanın vesvesesidir. Âdem kıssasında insana secde etmeyen şeytan ve secde eden melek aslında insanın iradesini faydasına veya zararına kullanabileceği diyalektik bir anlatımı sembolize etmektedir. İnsanın zarar verici şeytani yönü ancak meleki olan diğer yönüyle kontrol altına alınabilmektedir.

Eserde cin ve şeytan algısıyla ilgili vurgulanmak istenen sonuç, insanın gayb konusundaki bilgisizliğinin istimara açık hale gelebilmesidir. Halk arasında cin ve şeytan kavramları etrafında yaratılan korku ve yanlış algı aslen Kur’an’ ı Kerim tarafından yıkılmakta ve cinlerin gaybtan haber alamayacakları söylenerek, cinlerin insanlar üzerindeki hakimiyeti yok sayılmaktadır.

Post Modern Çağda Çoğulculuk ve Hıristiyanlık: Bir Aforoz Hikayesi

Eserin ek bölümü iki başlıktan oluşmaktadır. ‘’Bir Aforoz Hikayesi’’ başlığında Şaban Ali Düzgün’ün Washington’da Prof. Roger Haight ile yaptığı mülakat aktarılmaktadır. Dr. Haight, Hz. İsa’nın insani yönünü ve dinde çoğulculuğu savunması gerekçesiyle Vatikan tarafından kendisine soruşturma açılan ve görevinden uzaklaştırılan bir din bilimcidir. Mülakatın konusu din dilinde sembolizm ve çoğulculuk etrafında şekillenmektedir. Dr. Haight’a göre konusu aşkın olan bir din dili sembolik olmak zorundadır. Kutsal metnin yapısındaki sembolizm ise yorum çoğulculuğunu gerektirmektedir. Çünkü hiçbir metin yorumcudan kopuk bir anlama sahip değildir, dolayısıyla metin yorumcusu kesinlikle çoğulculuğun içindedir. Dr. Haight, ‘jesus Of God’ kitabında Hz. İsa için kullanılan tanrının oğlu ifadesini sembolik olarak düşünmektedir. Haight’a göre Hz. İsa’nın tanrının oğlu olmasının anlamı, tanrının varlığını, gücünü, inayetini kendi sınırlılığı içinde aktif hale getiren sonlu bir varlık olmasını yani insani tabiatını ifade etmektedir.

Hıristiyanların İsa’yı Algılama Biçimi ve Bunun İslam’ın Anlayışıyla Karşılaştırılması

Eserin son kısmında Hıristiyanların Hz. İsa’yı algılama biçimi ele alınmakta ve bunun İslam ile karşılaştırılmasında genel tavsiyelerde bulunulmaktadır. Düzgün’e göre farklı inançlar arasında insanların birbirlerini etkileyebileceği tek yol, tüm insanlığa örnek olacak davranışlar sergilenebilmesidir. Her dinin tek üstünlüğünün kendisine ait olduğu iddiasından vazgeçip, her din kendi anlayışı içindeki yanlışları ayıkladığında daha çoğulcu bir anlayışa gidilebilecektir. Böylece Hıristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık alanında yeni bilgiler ışığında yeni bir anlayış geliştirme imkânımız olacaktır. Bu nedenle her dinin kendi bünyesi içinde içsel çeşitlilik sağlaması ve araştırmanın özgürce geliştirilmesi bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.