ANALİZ

 

Bir Pagan İnanışı Olarak “Kadercilik” ve “Tanrı(ların) İradesinin Beşeri Hadiselere İzdüşümü” Meselesi

 

Doç.Dr. Zafer DUYGU

 

***

Kur’an-ı Kerim, “kader” kavramını hangi anlam(lar)da kullanmaktadır? Şüphesiz bu sorunun cevabı, ilgili ayetlere bakılarak verilmelidir. Bu bağlamda söz konusu kavram, muhtemelen açık biçimde Kamer Suresi’nin 49’uncu ayetinde anlam bulmaktadır: “Haberiniz olsun ki biz, her şeyi bir kaderle yaratmışızdır”. Kur’an, burada “kader” mefhumunu açıkça “ölçü” anlamında zikretmektedir. “Ölçü” ise, “yaratılmış olan” herşeyin Allah katında bir takdire, hikmete, hesaba, orana uygun var edilmesi demektir. Bir başka deyişle, burada, varlığı kendisi yapan, onun kendisine has reel ölçüleri; ve ayrıca başka bazı ayetlerden de anlaşıldığı kadarıyla “tabiat kanunları” da kast edilmektedir.

Genellikle “kader” sözcüğüyle ilişkilendirilen “kadercilik” ise daha başka bir şeydir. Kadercilik, geleneksel şekilde “ilahî yazgı” diye zikredilen bir düşünceye dayanmaktadır. Bu düşünce, felsefî açıdan, yaşanan herşeyin aslında daha önceden Tanrı tarafından belirlendiği/yazıldığı; insanların ise ister istemez bu belirlenmiş yazgıya göre yaşadıkları faraziyesini esas almaktadır. Hemen bu aşamada mühim bir olgunun altı çizilmelidir: Kaderci anlayış açısından, bireyin veya toplumun özgür iradesinden bahsetmek mümkün değildir. Birey, “yazılmış olan”ı yaşadığı için, onun sorumluluğu ya da iradesi yoktur veya yok denecek kadar azdır. Bu doğrultuda, Kur’an’da “ölçü” anlamında kullanılan “kader” kavramının tersine, “kadercilik” anlayışı Kur’an’da yer almamaktadır. Üstelik yukarıda tanımlanan türden “kaderci” bir ideolojinin Kur’an’dan “onay” alması da mümkün değildir. Zira kavramın muhtevası, az önce de belirtildiği gibi, esasında Kur’anî bir değer olan “insan iradesi”ni şu veya bu ölçüde baltalayarak onu ortadan kaldırmaktadır. Ezcümle, Kur’an “ölçü” anlamında “kader” kavramına yer vermektedir; ama “kaderci” zihniyeti reddetmektedir.

Bilindiği ve bugün bile birçok örnekte görüldüğü gibi, kaderci anlayışlar ve akımlar Müslüman toplumlarda geniş çaplı kabul görmektedir. Bununla beraber, buradan yükselen ciddi problemler de hiçbir zaman eksik olmamaktadır. Zira Müslüman bireylerde ve toplumlarda, kaderci anlayışların da etkisi ve tetiklemesiyle belirginleşen ve hatta kronikleşen olumsuz hasletler inkâr edilemez boyutlardadır. Sorumluluktan kaçma, tembelliğe ve cehalete bahane üretme, doğayı ve tabiat kanunlarını görmezden gelme, güncel sorunlar karşısında kolaycılığa yönelerek hurafe niteliğinde akıl dışı izahlara sığınma, uyuşukluk ve miskinlik, Müslümanların belirli ölçülerde işte bu anlayış zemininden de kaynaklanan olumsuzluklardır. Öyle ki, Batı’da aklı, bireyi ve rasyonel temelde bireyin üretkenlik potansiyelini, yani bir bakıma insanların kendi “kader”lerini kendi ellerinde tuttukları düşüncesini ön plana çıkararak bambaşka bir dünya düzeni ve tefekkürü inşa eden Aydınlanma Düşüncesi’nin tersine, Ortadoğu’da ve Müslüman toplumlarda “kaderci” zihniyet insan doğasının ilerlemeci yapısını ve dahi onun potansiyelini baltalamakta ve hatta ortadan kaldırmaktadır. Güncel ve klasik bir örnek vermek gerekirse; deprem gibi nedenleri ve sonuçları bağlamında aslında tamamen bilimsel çerçevede ele alınması gereken hadiselerin yıkıcı ve üzücü sonuçları bile, hem de 21’inci yüzyılda, Türkiye’de, hâlâ, bazı kesimlerce, rasyonel bir düzlemde değil de, sanki yüzlerce yıldır süregiden ihmaller ve yanlışlar zincirini örtbas etmek istercesine “kaderci” söylemlerle izaha kalkışılmaktadır. Bir başka deyişle, insanların bu gibi afetlerde can vermeleri, onların “alın yazıları” gibi resmedilmektedir. İnsanlar, İslam’ın özünde var olmayan; onların özgür iradelerini ellerinden alarak her türlü olumsuzluğu Tanrı iradesi gibi gösteren bu akıl dışı tasavvur yüzünden birçok örnekte şaşırtıcı bir “miskinlik” psikolojisine girmektedirler. Kaderci anlayış, onları, adeta okyanus üstünde gezinen pusulasını şaşırmış bir tekne ya da rüzgârdaki bir yaprak parçası gibi, dalgalara ve rüzgârlara göre; yani tamamen dış etkenlere bağlı olarak yön değiştiren “özne”lere dönüştürmektedir. Bunun toplumsal ölçekteki yansıması çok daha acı sonuçlara işaret etmektedir. Zira insanların kendi kaderlerini (adı konmamış ise de esasında Kur’an ölçüleri çerçevesinde) kendi ellerinde tuttukları gerçeğinden hareketle dünyaya şekil ve istikamet verme iddiası taşıyan uygarlıkların tersine; gündelik yaşama mahkûm olan Müslümanlar ise başkalarının onlara çizdiği “kaderi” yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Üstelik İslam’ın “zulme ve haksızlığa direniş” şiarı başta olmak üzere hayati derecede önem taşıyan başka birçok hassasiyeti de, yine “kaderci” tasavvurlarla bağlantılı şekilde yitip gitmektedir.

Peki, ama “kadercilik” sadece bugünün bir konusu mudur? Tarihsel sürecin daha erken dönemleri açısından bu hususta neler söylenebilir? Yukarıda kısaca tanımlanan “kaderci anlayış” nasıl ve nereden ortaya çıkmış olabilir? Mevcut veriler ışığında bu konuda hangi yorumlar yapılabilir. Bu makale, her ne kadar “bilimsel” olma iddiası taşımamakta ise de,[2] Kur’an’dan hiçbir biçimde onay alamamasına karşın Müslüman bireylerin ve toplumların şuuraltında fazlasıyla yer eden ve bireysel ve toplumsal terakkinin önündeki en büyük engellerden birini teşkil eden “kaderci/yazgıcı” anlayışın eski zamanlardaki köklerine ilişkin bir değerlendirme yazısıdır. Dolayısıyla, burada, “kadercilik” mefhumu özelinde önce pagan toplumlardan söz edilecek, daha sonra “ilahî” oldukları kabul edilen dinler açısından bazı yorumlar yapılacaktır.

 

***

“Pagan” sözcüğünün arka planında, “köylü” veya “kırlı” gibi anlamlara gelen Latince “paganus” kelimesi yer almaktadır. Bu kelime, “köy” veya “yöre” demek olan “pagus” sözcüğünden türetilmiştir. Bununla beraber “pagan” kavramı günümüzde daha ziyade dinî bir çağrışıma sahiptir. Bunun sebebi şudur: Hıristiyanlık, ortaya çıktıktan (miladî 1’inci yüzyıl) sonraki ilk süreçte, öncelikle ve daha ziyade Akdeniz Havzası’ndaki büyük şehir merkezlerinde yayılmıştır. Kırsalda yaşayan insanlar ise atalarından yadigâr eski çok tanrılı dinlere bağlılığı daha uzun müddet devam ettirmişlerdir. Onlar, bu nedenle Hıristiyanlar tarafından, çok tanrılı eski Yunan-Roma dinlerinin mensupları olarak “kırsal” anlamında “paganus” diye tanımlanmışlardır. Bu doğrultuda “pagan” kelimesi de Antikçağ’da ve Geç Antikçağ’da monoteist (tevhitçi) karakterli dinlerin dışında kalarak eski çok tanrılı inanışı sürdüren (putperest) insanlar için; yani Yahudi veya Hıristiyan olmayanlar için kullanılan ifadeye dönüşmüştür. Böylece bugün “pagan” demek; “birden çok ilaha/tanrıya inanan” demektir.[3]

Dinî inanışların, özellikle de bu inanışlara bağlı gelişen veya değişen kozmogoni anlayışlarının, bireylerin ve toplumların evren tasavvurları üzerinde, dahası onların dünya ve doğa görüşlerinde en önemli belirleyici faktörler oldukları bilinen bir gerçektir. Örneğin, “ilahi” kabul edilen dinlerin taraftarları “kıyamet” ideolojisine dayalı bir tasavvuru benimsemişler; bu doğrultuda “mükâfat” ya da “cezalandırma” anlamına gelen “cennet” ve “cehennem” temalı bir ahir hayatı esas almışlardır. Hâlbuki daha ziyade Uzak Doğu’da milyonlarca taraftara sahip bir din olan Budizm’de bu durum biraz daha başkadır; “Nirvana” tabir edilen “kurtuluş”a ulaşana dek, bireyin tekrar tekrar dünyaya gelmesi (reenkarnasyon) pekâlâ mümkündür. Bu bağlamda, geçmişte çok tanrılı dinlerin mensupları olarak pagan toplumların da kendilerine has ve belki modern insana garip gelebilecek bazı algılayışları olmuştur. Bu algılar da aynı şekilde, pagan bireylerin ve toplumların din ve kozmogoni anlayışlarından beslenerek onların dünya tasavvurlarını belirlemiştir.

Paganlar, belki sanıldığının aksine, görece dindar insanlardır.[4] Söz gelimi Hıristiyanlık öncesinde pagan dini taraftarları olan Romalılar, Roma şehrinin kuruluşundan büyük bir imparatorluğun yöneticileri olana kadar geçen yüzlerce yıllık süreçte, “din” kavramına önem vermişlerdir. Onlar, dinlerini kurumsallaştırmaya çalışmışlardır; inandıkları tanrıları hoşnut etmek için çabalamışlardır. Pagan toplumlarda ortaya çıkan “devlet ideali” de buradan beslenmiştir. Pagan toplumlar, pagan tanrılarını şehir-devletinin ilahî sakinleri olarak görmüşlerdir. Bu doğrultuda, örneğin Roma şehrinde (ve sonradan şehirlerinde) insanlar ile ilahların bir arada oturdukları düşünülmüştür. Bu ilahlar, devlet ve hükümetle olduğu kadar insanlarla ve onların günlük yaşamları ve ihtiyaçlarıyla da yakın ilişki içinde olmuşlardır. Çünkü pagan toplumların ve pagan bireylerin “kaderi”, tanrıların koruması altındadır; “kader”, tamamen tanrıların tasarrufuna bağlıdır. Bu olgu “devlet” kavramı özelinde de böyledir. Bu nedenle, pagan toplumlarda politik ve askerî liderler tarih boyunca tanrılarla yakın ilişki içinde bulunmaktan her zaman hoşlanmışlardır. Çünkü paganların “devlet ideali; devletin başarısını ve varlığını sürdürmesini, ilahî varlıklar ile beşerî liderlerin müşterek çabalarının neticesi gibi görmektedir. Bir başka deyişle, devlet ve toplum düzeni eğer tanrılar isterlerse sürecektir; istemezlerse, yapacak bir şey yoktur.

Bu anlayış çerçevesinde, pagan toplumların öteki toplumlar ya da ülkeler üzerinde elde ettikleri askerî başarılar veya pagan toplumlar için şu veya bu alanda ortaya çıkan olumlu ve sevindirici gelişmeler, aslında tanrıların başarısı addedilmiştir. Söz gelimi Roma ordularının başka bir ordu üzerindeki galibiyeti aslında Roma tanrılarının zaferidir. Tanrılara ilişkin yaygın anlayış, tanrıların belirli alanlardan sorumlu olup sadece o alana baktıkları esasına dayanmaktadır. Bu olgu, tanrıların yer yer belirli alanlarda dondurulmaları sonucunu da vermiştir. Zira tanrılara ait iradenin bir dizi sıra dışı işaret ve olayda tezahür ettiği düşünülmüştür, ama bütün tanrısal şahsiyetlerin kendilerine has tezahürlerini ayrıntılı şekilde tanımak da detaylı bir kişiselleştirme sürecini tetiklemiştir. Bunun sonucunda, örneğin tarımsal bir etkinliğin belli sayıdaki tanrısal varlığın hükmü altında geliştiği kabul edilmiştir; ilahî varlıkların her biri, nadasa bırakıldıktan sonra toprağı sürme, hasat etme, ürünü arabaya yükleyip taşıma şeklinde devam eden sürecin özel bir aşamasını yöneten tanrılardır. Örneğin Roma düşüncesinde yeni doğan bir bebeğin ağlamasına ve konuşmasına Vaticanus ve Fabulinus, bebeği yedirip içirmeye Educa, yürümesine ise Abeona adlı ilahî varlıklar yardımcı olmaktadır. Hulasa, pagan tanrıları kendi aralarında bir tür iş bölümü yapmışlardır. Onlar, dünyevî bir hadiseye ait sıradan süreci çeşitli aşamaları açısından kendi uhdelerine alarak yönetmişlerdir.

Yukarıdaki anlatım ışığında, pagan toplumlar sonuca odaklı bir din tasavvuru taşımışlardır. Onlar, dünyayı ve her türlü dünyevî gelişmeyi tanrılar ile insanlar arasındaki (adı açıkça konulmamış) muvazenenin yansıması olarak gördüklerinden, bu dengenin devamını; yani tanrılar ile insanlar arasında öteden beri mevcut status quo durumunun muhafazasını başlıca şiar edinmişlerdir. Pagan karakterli dinler, belki biraz da bu nedenle metafiziğe karşı görece ilgisizdir. Tamamen faydacı bir tasavvur içinde, (başka bir âleme değil de) “şimdi, burada” olana odaklanmak bu toplumlarda esastır. Zira tanrılardan anında karşılık beklenmektedir, onların işaretleri gözlenmektedir; dolayısıyla (ileride bir zamanda gerçekleşecek olan değil de) hali hazırdaki durumla ilgili sonuçlar belirleyicidir. Tekrar edilecek olursa, tanrılar ile insanlar arasındaki dengenin sürdürülmesi insanlar açısından en zaruri görevdir. Bunun yolu ise tanrıların durmaksızın hoşnut ve teskin edilmeleridir. Zira mevcut kozmik düzen veya Romalılarda ya da Eski Mısır’da olduğu gibi devlet mekanizması, insanların sıhhat ve afiyetleri, ancak bu sayede devam edebilecektir. Bu bağlamda örneğin “kurban kesme” merasimleri en önemli pagan ritüelleri arasında daima zikredilmektedir. Çünkü bu merasimler, tanrıların teskin ve hoşnut edilmeleri; yani insanlığa karşı gazaba gelmemelerine için adeta zaruri görülmüştür. Olumsuz bir gelişmenin ortaya çıkışı ise, örneğin savaşlarda yaşanan mağlubiyetler, devlet düzeninde ortaya çıkan krizler, binlerce insanın canına ve büyük maddi hasara yol açan doğal afetler, hatta bazen basit bir çekirge istilası bile, işte bu anlayış çerçevesinde “tanrıların insanlara yönelik gazabının neticesi” olarak yorumlanmıştır. Özetle, pagan toplumlar, dünyayı belirleyen yasalara ve konulmuş ölçülere değil de, tanrıların belirsiz iradelerine teslimi gerektiren “şimdi” odaklı bir din anlayışı çerçevesinde, kendi kaderlerini büyük ölçüde tanrıların ellerine teslim etmişlerdir. Konuya dair birçok örnek göstermek mümkündür. Ancak Ksenofon’un (M.Ö.5/4’üncü yüzyıllar) Anabasis adlı meşhur eserinde karşımıza çıkan örnekler muhtemelen yeterince çarpıcı ve kâfi olacaktır. Buradaki bir anlatıya göre, tanrıların iradesi kesilen kurbanların bağırsaklarında belirgin olmaktadır. Hayvanın bağırsaklara bakılarak yapılan yorumlar ise on binlerce askerden oluşan koskoca orduların hareket tarzını belirlemektedir; söz gelimi, ordunun sefere çıkıp çıkmayacağı bağırsaklardaki işaretlere göre kararlaştırılmaktadır. Böylece görülüyor ki, paganların bu “yazgı” anlayışında “yaşananlar” ve “yaşanacaklar” tanrıların iradesidir; düzenin devamı ve insanlığın bekası tanrıların devamlı teskin ve hoşnut edilmelerine bağlıdır. Öyleyse, salt “kaderci anlayış” literal manasıyla pagan inanışıdır. Zira burada sorumluluk ve irade insanlardan alınıp tanrılara verilmiştir.

 

***

Hıristiyanlığın “teslis” hipotezine dayanan “tevhit” yaklaşımı İslam’a göre sorunludur.[5] Kur’an, daha katı bir monoteist çizgiden bakarak, Hıristiyanlığın İsa’ya ve Kutsal Ruh’a da “ilahlık” atfeden bu yaklaşımını “şirk” tabir etmektedir. Bununla birlikte, Hıristiyanlığın miladi takvimin erken yüzyıllarında Akdeniz Havzası’nda paganizme ağır bir darbe olarak ortaya çıkıp yükseldiği de gerçektir. Zira Hıristiyanlık, Antikçağ’da ve Geç Antikçağ’da, Yahudilik ve Maniheizm gibi başka dinlerin yanında ve onlardan çok daha fazla, eski pagan dinleriyle mücadele ederek 4’üncü yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun resmi dinine dönüşmüştür.[6] Ne var ki, Hıristiyanlığın aslında İsa’dan sonraki bir dönemde ortaya çıkarak eski pagan öğretilerinden birçok öğeyi de kendi bünyesine aldığı ve böylece “Yahudilikten bağımsız” yeni bir din hüviyetine büründüğü söylenmelidir.[7] Bu bağlamda, eski pagan dinlerinden yadigâr birçok anlayış ve uygulama da henüz ilk andan itibaren Hıristiyan dininde ve düşüncesinde önemli ölçüde belirleyici olmuştur. “Kurtarıcı-tanrı” motifinden “ekmek-şarap ayini”ne, geleneksel pagan dinlerindeki birçok eski unsurun bir sonraki aşamada Hıristiyanlık inancında da karşılık bulduğu araştırmacılarca ortaya konulmaktadır. İşte bu çerçevede “kadercilik” meselesi üzerinde de durmak mümkündür. Zira paganizmin “kaderci” anlayışı, Hıristiyan zihinlerde de belirli ölçülerde mevcudiyetini korumuştur. Elbette bu konuyu birçok örnek ve bağlam üzerinden ele alıp tartışmak mümkündür. Burada ise konunun merkezî meselelerini dağıtmamak adına, “ruhban sınıfı” ve “tarih yazıcılığı geleneği” örnekleri üzerinden bazı yorumlarla yetinilecektir.

Yukarıda anlatıldığı gibi, tanrıların iradesinin beşerî hadiselerde tecelli ettiği veya yaşanan her türlü gelişmede tanrılara ait iradenin kodlandığı tahayyülü antik dünyada pagan toplumlar arasında rağbet gören bir anlayıştır. Gerçekten, o zamanlar paganlar arasında, binlerce insanın canına mâl olan şiddetli bir deprem tanrıların insanlara olan öfkesine; gökte beliren bir kuyrukluyıldız tanrılar katından gelen ilahî mesaj(lar)a; nüfusu kırıp geçiren büyük bir veba salgını ise insanların işledikleri günahlara yorulmuştur. Bir başka deyişle; ilahî ve beşerî âlemler arasında, dünyada cereyan eden hadiselere bıraktığı izdüşümleri üzerinden takip edilen bir tür iletişim ya da mesajlaşma olgusu mevcuttur.

Peki, ama eski tanrılar, hangi hadiseyi niçin irade etmişlerdir? İşte bu soru, yaşanan hangi beşerî olayın insanların hangi davranışlarına veya hatalarına karşı ilahî bir cevap/mesaj sayılması gerektiği veya tanrıların hangi hadiseyi niçin irade ettikleri meselesi bağlamında önemli bir gizemi de beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda, ilahî iradenin sıradan insanlar için yorumlanması zaruret haline dönüşmüştür. İşte modern insanlarca da yakından bilinen “kâhin” ya da “şaman” gibi figürlere bu pencereden bakmak gerekmektedir. Zira pagan toplumlarda kâhinler, bazı göçebe toplumlarda ise şaman tarafından üstlenilen rol; tanrılar kabilinden metafizik güçlerle bağlantı kurmak ve birtakım farazî bulguları yorumlayarak “ilahî iradeyi açıklama” vazifesidir. Onlar, bu çerçevede, ilahî ve beşerî dünyalar arasında “köprü” kuran; metafizik dünyanın iradesini sıradan insanlara tefsir eden, bir tür “şifre çözücü” şahsiyetlerdir. Meselenin başka bir önemli boyutu ise aynı görevin İsa’dan sonraki yüzyıllarda Hıristiyan dünyada ruhban sınıfınca üstlenilmesidir. Bunun en açık kanıtı, ruhbanların ellerinde şekillenen bir edebiyat geleneği olarak “Hıristiyan tarih yazıcılığı”dır. Hıristiyan tarih yazıcılığı, tarihsel olay ve gelişmeleri kilise penceresinden ve Hıristiyan bir bakışla kayıt altına alıp yorumlama şeklindeki entelektüel faaliyettir. Bilindiği gibi bu faaliyet, meşhur kilise tarihçisi Kaisareialı Eusebius (ö.339) ile birlikte ivme kazanmış, onun yolunu izleyen takipçilerince yazınsal bir geleneğe dönüştürülmüştür.

Bu anlatım ışığında, bilhassa Geç Antikçağ ve Ortaçağ boyunca kilise hiyerarşisinde çeşitli dinî görevleri yürüten Hıristiyan ruhbanların tarihsel olayları ve gelişmeleri kayıt altına aldıkları gözlenmektedir. Daha ziyade Yunanca, Latince, Süryanice ve başka bazı diller kullanılarak kaleme alınan bu eserlerde, Hıristiyan ruhbanlar (yani bu eserlerin yazarları), (artık tanrıların değil de) Tanrı’nın sıradan insanlar için gizem olan, fakat beşerî hadiselerde tecelli ettiğine inanılan ilahî iradesini yorumlama ve açıklama teşebbüsünde bulunmuşlardır. Tamamı ruhban sınıfına mensup bu Hıristiyan tarihçilere göre, insanlığın bütün deneyimleri; karşılaştığı problemler, elde ettiği başarılar ya da maruz kaldığı sıkıntı ve felâketler, ilahî mesajlar taşımıştır; kimi zaman mükâfata, kimi zaman yukarıdan aşağıya dökülen gazap dolu bir cezalandırmaya işaret etmiştir. Hıristiyan tarihçilere göre, beşerî düzeyde yaşanan her türlü hadiseye; savaşlara, depremlere, salgın hastalıklara, devletlerin ortaya çıkışlarına ve yıkılışlarına, Tanrı tarafından “hikmetli”, “öğretici” veya “cezalandırıcı” mesajlar kodlanmıştır. Tanrı’nın amacı, kendi iradesi ile meydana getirdiği dünyevî hadiseler aracılığıyla ilahî prensiplerden saptığı veya uzaklaştığı düşünülen toplulukları veya genel olarak bütün insanlığı uyarmak ya da yapılan kötü işlerle orantılı şekilde onları cezalandırmaktır. Tanrı iradesine uygun yaşayarak O’nun çizdiği rotada ilerleyenler ise mükâfatlandırılan kullardır. Böylece, “tarih yazma faaliyeti” Hıristiyan ruhbanlarca “Tanrı iradesinin tefsiri” anlamında bir nevi kilise görevi addedilmiştir. Öyle ki, ruhbanlar bu yetki ve yeterliliğin onlara bizzat Mesih tarafından miras bırakıldığına bile inanmışlardır.[8]

Hıristiyan ruhbanlar, tarih yazmak suretiyle dünyevî hadiseleri Tanrı iradesi bağlamında yorumlamışlardır. Söz gelimi 7’nci yüzyılda Hıristiyan Roma İmparatorluğu aleyhine cereyan eden İslam fetihleri ve ayrıca Doğu Hıristiyanları üzerinde tesis edilen İslam yönetimi, Hıristiyan/Süryani tarihçi Tel Mahreli Dionysios (ö.845) için “Tanrı’nın Hıristiyanlar üzerindeki cezalandırması”dır. Zira ona göre Hıristiyanlar, 7’nci yüzyıldan önceki yüzyıllarda Mesih’in “hak” yolunu bırakıp “günah bataklığına” saplanmışlardır. Dolayısıyla bu tarihçiye göre fatih Araplar, aslında Tanrı’nın Hıristiyanlar üzerindeki cezalandırmasını gerçekleştiren vasıtalardır. Bir başka Hıristiyan tarihçi olan Sütuncu Yeşuʿ, 5’inci yüzyıl sonlarında Urfa ve yöresinde yıllarca sürüp mahsule büyük zarar veren çekirge istilalarını günahların sonucu saymıştır. Ona göre, o zamanlar Hıristiyan şehirlerde eğlenceye ve lükse haddinden fazla düşülmesi, en sonunda Tanrı’nın gazabını çekmiştir. Çekirgeler ise bu iradeyi gerçekleştiren araçtır. Bunun gibi, şehirleri ardı ardına birçok defa vuran ve ağır hasara ve can kayıplarına yol açan şiddetli depremler, sıklıkla vuku bulan sel baskınları ya da veba kabilinden salgın hastalıklar, çeşitli devletlerin ve hanedanların tarihe karışmaları, gökte ara ara beliren kuyrukluyıldızlar, herhangi bir imparatorun veya yöneticinin ölümü veya onun yerine bir başkasının yönetimi üstlenmesi, ardı arkası kesilmeyen savaşların neticeleri, Tanrı iradesinin beşerî yansımalarıdır. Hıristiyan tarihçilere göre, bu gibi gelişmelerin tümünde Tanrı iradesini içeren şifreli mesajlar bulunmaktadır. Ve dahi Hıristiyan ruhbanlar, tarih yazarak, yani aslında tarih yazarken Tanrı iradesini sıradan insanlar için tefsir ederek, aslında bazı açılardan eski pagan dinlerindeki kâhinlere veya kimi göçebelerdeki şaman figürlere benzer roller üstlenmişlerdir.[9]

Hıristiyan dünyaya dair bu anlatım, kökeni eski çok tanrılı dinlere dayanan “alın yazısı” temalı “kaderci” yaklaşımın Hıristiyan zihinlerde de belirli ölçülerde varlığını koruduğunu göstermektedir. Çünkü Hıristiyan ruhbanlar, tıpkı paganlar gibi, “Tanrı tarafından yeryüzüne konulmuş ölçüler” bütününden ziyade bir tür “alın yazısı” düşüncesi yansıtmışlardır. Aslında burada garipsenecek bir durum yoktur. Zira geleneksel Hıristiyanlık, Tarsuslu Paulus’un “kurtuluş” teolojisi çerçevesinde, aslında henüz ortaya çıktığı andan itibaren kendi yapısı itibariyle tamamıyla “kaderci” bir zemine dayanmaktadır. Bu teolojik anlayışa göre, insanlık “günahkâr” doğmuştur. Onun yeryüzündeki yaşamı buna karşılık bir tür “ceza”dır. Kökeni bu esasa dayanan “pasifizm”, Hıristiyan dünyada, bir tarafta İncil metinlerinde geçen “kötüye karşı direnmeyin, sağ yanağınıza bir tokat atana öteki yanağınızı da çevirin” (Matta, 5:39) düsturunda,[10] öte tarafta ise daha sonraki yüzyıllarda Augustinus (ö.430) gibi Hıristiyanlığı şekillendiren önemli kilise yazarlarının “aşırı kaderci” anlayışlarında tamamen belirginleşmektedir. Augustinus, örneğin, sahip olduğu “önceden belirlenmiş kader” anlayışı çerçevesinde, “kurtuluş”un insanlardan ancak pek azına takdir edildiği tezini savunmaktadır.[11]

Söz konusu “kaderci” anlayış Hıristiyan dünyada bilhassa Ortaçağ’da daha da egemen bir kanaate dönüşmüştür. İşte tarihsel sürecin bir sonraki aşamasında Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma Hareketi’ne tam da bu noktadan bakmak lazım gelmektedir. Zira dönemin bazı entelektüelleri, “kaderci” anlayışı reddederek “insan iradesi” mefhumunu öne çıkarmışlardır. Batı’da ortaya çıkan büyük dönüşümün başlangıç noktalarından biri burasıdır. İnsanlar böylece pasif durumdan “karar verici” statüsüne geçmişlerdir. Onlar, tabir caizse artık kendi kaderlerini ellerine alan sorumluluk sahibi ve karar verici bireyler olmuşlardır. Bu yeni paradigma ise Batı entelektüel yaşamının ve bilimsel ilerlemesinin temel taşlarından biridir.

 

***

Bilindiği gibi, Kur’an 7’nci yüzyılda nazil olmuştur. Kur’an, daha önce de belirtildiği gibi, eski pagan dinlerinde veya Hıristiyan geleneğinde görülen “kaderci” anlayışa onay vermemektedir. Zira Kur’an, birçok ayette insandan aklını ve iradesini kullanmasını ısrarla istemektedir. Buna rağmen, İslam Dünyası’nda da henüz erken dönemlerden itibaren tıpkı pagan ve Hıristiyan tasavvurlarındaki gibi “insan iradesini yok veya minimize eden” türde “alın yazısı” temelinde “kaderci” anlayışlar ortaya çıkmıştır. Burada buna sebep teşkil ettiği gerekçesiyle birçok faktör üzerinde durulabilir. Öncelikle, İslam öncesi dönemde Araplar arasında da “kaderci” bir anlayışın baskın rolü vurgulanmaktadır ki, bu anlayışın İslam sonrası dönemde de belirli ölçülerde devam etmiş olması pekâlâ muhtemeldir. İkinci olarak, İslam tarihinde bazen, Kur’an’daki kimi ayetlerin kendi özgün bağlamlarından koparılarak okunması neticesinde “insan iradesini ortadan kaldıran” türden zorlama ve hatalı sonuçlara ulaşıldığı belirtilmektedir. Üçüncü ve buna paralel bir başka olgu, hadislerin “kaderci” anlayışa etkisi sorunudur. Bu doğrultuda, “imanın şartları” tabir edilen ilkeler içinde zikredilen “kadere iman” konusunun tam bir açıklıkla ifade edilmemiş olması veya hadis külliyatında Hz. Peygamber’e atfen bahsi geçen “içinizden hiç kimse yoktur ki Allah onun mekânını cennet veya cehennem ya da onun şaki veya said olacağını yazmamış olsun” şeklindeki cümlelerin bu bağlamdaki etkisi vurgulanmaktadır. Bazı araştırmacılar, bu gibi söylemlerden yola çıkarak, “kader” hususunda Kur’an ve Hadis arasında derin bir çelişki, münakaşa ve birbirine zıt iki eğilim olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Örneğin M. Watt, Kur’an’ın “alın yazısı” zeminine dayanan “kaderci” zihniyeti reddettiğini, ancak Arap kültürü üzerinde eski bir geçmişe sahip bu zihniyetin hadisler kanalıyla Müslüman dünya üzerinde etkili olmayı sürdürdüğünü söylemiştir.[12] Yine aynı paralelde, tasavvuf kabilinden anlayışların da “kaderci” düşünceyi besleyen unsurlardan oldukları dile getirilmektedir.[13]

İslam tarihinde henüz erken dönemlerden itibaren siyaset sahasında yaşanan olumsuz gelişmeler ise yine aynı doğrultuda çarpıcı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bilindiği gibi Emeviler (661-751), Hz. Peygamber’in ölümünden (632) yaklaşık otuz yıl kadar sonra, o zamanlar artık büyük bir imparatorluğa dönüşmüş durumdaki İslam Devleti’nin yönetimine Muaviye (661-680) ve oğlu Yezid’in (680-683) şahsiyetlerinde el koymuşlardır. Emeviler, birçok yöneticinin şahsiyetinde, Peygamber’in torunu Hüseyin’e varana dek (680) pek çok cinayet işlemişler; Kur’an tarafından tasvip edilmesi mümkün olmayan başka uygulamalara da imza atmışlardır. Burada şu nokta özellikle önem taşımaktadır: Anlaşılan o ki, Emeviler, bu gibi kötü eylemlerini meşru gösterebilmek ve kendilerini temize çıkarabilmek amacıyla, “kaderci” söylemlere tutunma ihtiyacı hissetmişlerdir. Onlar, bu bağlamda, birçoklarınca “zalim” diye nitelendirilen saltanatlarının veya işledikleri cürümlerin “Tanrı tarafından belirlenmiş bir kader” olduğu faraziyesini ileri sürmüşlerdir. Emevilerin böylece, kendilerini kaçınılmaz şekilde hedef alacak her türlü muhalefeti bu söylem üzerinden bertaraf etmeyi diledikleri açıktır.

Müslümanlar arasında 7’nci yüzyıl sonlarında “kader” konusunun yoğun bir tartışma sahası teşkil etmesi bu bakımdan rastlantıdan ötedir. Nitekim bu tartışma iklimi bir şekilde Emevi yönetiminin haksız uygulamalarıyla iltisaklı olmuştur. Emeviler, kendi kötü eylemlerini ve zulümlerini “kader” gibi göstermek suretiyle, kendi iktidarlarını temize çıkarıp adeta Tanrı’yı suçlu kürsüsüne oturtmuşlardır. Bu ise 7’nci ve 8’inci yüzyıllarda konu çerçevesinde birtakım entelektüel tartışmaları tetiklemiştir. Bu süreçte, Emeviler arasında ve bilhassa Şam Bölgesi’nde kökeni eski tarihlere kadar uzanan ve “alın yazısı” zeminine dayanan “kaderci” kanaatin önemli ölçüde yayıldığı gözlenmektedir.  “Cehmiyye” veya “Cebriyye” denilen bir akım, bu bağlamda ilk planda akla gelmektedir. Cehm bin Safvan (ö.745) tarafından kurulan ve en basit tanımıyla “insanın evvelce yazılmış olandan başkasını yaşayamayacağı” savını müdafaa eden bu “yazgıcı/kaderci” ekol, tabir caizse zamanla işlenen suç ve günahların meşrulaştırma kılıfı haline getirilmiştir. Burada, insanın yaptığından başkasına gücü yetmeyeceği, onun tüm işlerinin Tanrı’nın takdiri olduğu, insanoğlunun sevap ya da günah gibi eylemleri elinde olmadan işlediği türünden, “insan iradesi” ve dahi “aklı” mefhumlarını tamamen ortadan kaldıran görüşler neşvünema bulmuştur.

Bu çerçevede yaşanan tartışma iklimi içinde ve yine aynı süreçte, Ma’bed el-Cüheni, Hasan-ı Basri, Geylan ed-Dımeşki veya Vasıl b. Ata gibi şahsiyetler de bazı fikirlerle ortaya çıkmışlardır.[14] Bunların çoğu, Emevi Hanedanı’nın ve idarecilerinin haksız uygulamaları karşısında “kaderci” tevekküle saplanmış kimselere bakarak yüksek sesle muhalefete kalkışmışlardır. Bunun neticesinde onlardan birçoğu idam edilerek ortadan kaldırılmıştır. Ama yine de “yazgıcı/kaderci” anlayışı reddeden ve “insan iradesi” ve “bireysel sorumluluk” gibi ilkeleri öne çıkaran görüşler de önemli ölçüde taraftar bulmuştur. Nitekim Kaderiyye veya Mutezile gibi meşhur ekollerin buradan da beslendikleri rahatlıkla söylenebilir.

Emeviler döneminde “kadercilik” ekseninde ortaya çıkan tartışmalar İslam tarihinin sonraki evrelerinde de sürmüştür. Bu uzun süreçte de “hür irade” ve “sorumluluk” ilkelerini öne çıkaran yaklaşımlar olmuştur. Ancak İslam dünyasına bugün genel itibariyle bakıldığında, “insanın sorumluluğundan hareketle onun özgür iradesine vurgu yapan söylem, diğer söylem karşısında yeterli etkiyi gösterememiştir”.[15]

 

***

Bireysel ve toplumsal ilerleme, birçok faktöre bağlı olarak ortaya çıkan olgulardır. Zihinlerde yaşanacak paradigmal değişimler ise bu faktörler arasında tartışılmayacak başat bir unsurdur. Zira bireylerin ve toplumların içinde bulundukları koşullar, aslında bir bakıma onların kendi zihinlerinde yaşadıkları dünyanın izdüşümüdür. İşte bu doğrultuda anlayış, tasavvur ya da zihniyet özelinde yaşanan paradigmal değişimler Batı dünyasında “Aydınlanma” kavramı olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı dünyasında ırkçılık veya emperyalizm kabilinden eleştirilmesi ve hatta tedbir alınması gereken birçok uygarlık hastalığı bulunduğu gün kadar açıktır. Ama öte yandan, Aydınlanma; yani anlayış, idrak ve bakış gibi insana has hasletlerde ortaya çıkan yeni paradigmalar, Batı’nın çehresini inkâr edilemez bir surette değiştirmiştir. Pozitif bilimler sahasındaki gelişmelerle iltisaklı Sanayi Devrimi, Aydınlanmacı dönüşümün sonucudur. Toplumsal düzeydeki sorunların tespiti ve çözümü noktasında Batılı bireyi duygusallıktan uzak bir rasyonalizm temelinde donanımlı kılan faktör de Aydınlanma’dır. İşte, Aydınlanma Düşüncesi, Ortaçağ Avrupa’sını ve Katolik Kilisesi’ni hedef alırken, “alın yazgısı” zemininde vücut bulan “kaderci” anlayışı dönüştürmeyi de başarmıştır.

İslam dünyası, Aydınlanma benzeri bir tarihsel tecrübeye sahip değildir. Evet, Müslümanların 8-12’nci yüzyıllarda medeniyet meşalesini taşıdıkları doğrudur. Ancak bu başarıların bugün artık çok gerilerde kaldığı gün kadar açıktır. Bu bağlamda, İslam dünyası bugün, her şeyden önce, Müslüman bireylerin ve toplumların zihinlerinde neşvünema bulacak paradigmal değişimlere muhtaçtır. Bunun çok kapsamlı ve derin bir konu olduğu şüphesizdir. Fakat her halükarda, Kur’an’da ve dolayısıyla İslam’ın özünde yeri olmayan, kökeni eski pagan inançlarına dayanan ve insan aklını, iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldıran “kaderci” anlayışın terk edilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, eğer olacaksa Müslüman Aydınlanması’nın başlangıç noktası veya birinci basamağı burası olacaktır.

 

***