DOSYA

ANTİEKOLOJİK KENTLEŞMENİN MEYDANA GETİRDİĞİ ZARARLAR

Muhammet Ali AYHAN

 

Ekolojik Kent Tanımı

İnsanların ve diğer türden canlıların birbirleriyle etkileşimde bulunduğu, belirli ihtiyaçlarına cevap buldukları tasarlanmış yaşam alanları olarak kenti ifade edebiliriz. Ekolojik kent söz konusu olduğunda canlı türlerinin ve cansız çevrenin ortak yaşam bilinci ile sürdürülebilirlik kazanmasına dikkat çekilir.

İçinde yaşam sürdürdüğümüz kentlerde insanların doğayla uyumlu bir şekilde olması aynı zamanda sürdürülebilir gelişmenin sağlanması gerekmektedir. Kentler, kasabalar, köyler, hatta köy altı yerleşim birimleri dahi içerisinde hayat süren bireylerin yaşam kalitesini (sağlık kalitesini) geliştirecek şekilde tasarlanmalı ve dayandıkları ekosistemler muhafaza edilmelidir.

Ekolojik kent yaklaşımının hedeflerini şu şekilde özetleyebiliriz:[1]

  • Kentlerin çevresel sistem üzerindeki olumsuz etkisinin azaltılması,
  • Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı,
  • Cadde-sokak düzeninin, bina tasarımının hava akımlarını kesmeyecek şekilde tasarlanması,
  • En düşük düzeyde atık üretimi,
  • Sıfır karbon ilkesinin hayata geçirilmesi,
  • Geri dönüşümlü malzeme kullanılması,
  • Ekolojik ayak izinin en aza indirgenmesi,
  • Kentlerin yeşil dengesinin özenle korunması,

Böylece; ekolojik, mekansal, ekonomik, sosyal ve kültürel sürdürülebirlik sağlanabilecektir.

Kent planlamalarının yapılmadığı, rastgele biçimde kurulmuş yerleşim yerleri aynı zamanda içerisinde bulunan canlıların yaşam kalitesinin geliştiril(e)mediği alanları barındırıyorsa böyle yerler için antiekolojik kentleşmeyi örnek gösterebiliriz. Antiekolojik kentleşme kısaca ekolojik kentleşmenin hedeflediklerini dikkate almaz. Bunun sonucunda ise bütün canlılığı hayati ve maddi olmak üzere zararlara uğratır.

Maddi Zararlar ve Çözüm Önerileri

Antiekolojik kentleşmenin, gereğinden fazla geri dönüşümsüz elektrik tüketimleri, israfa dayalı su kullanımları, kontrolsüz – geri dönüşümsüz enerji tüketimleri, yapay yeşil alanlar – yapılar oluşturmak için plansız yapılan harcamalar maddi zararlarından sayılabilmektedir.

Kentsel alanlar bugün fiziksel olarak yeryüzünün oldukça küçük bir bölümünü kaplamasına rağmen dünyadaki kaynakların dörtte üçünü tüketmektedirler. Örneğin Londra’nın kendi tüketimini karşılamak için yüzölçümünün 125 katı daha fazla toprağa ihtiyaç duymaktadır.[2]

Birleşmiş Milletler (BM) ve UNESCO başta olmak üzere ilgili kuruluşların raporlarına göre, dünya ve Türkiye’de artan nüfus, küresel ısınma, kuraklık gibi nedenlerle suya talep artarken, tatlı su kaynakları her geçen yıl azalıyor. Bu bağlamda su kullanımını kontrollü, israftan uzak ve geri dönüşümlü artık suyun arıtılmış kullanma suyu olarak tahsis edilebilmesi büyük önem taşımaktadır. Artık suların arıtılmış suya çevrilmesi için yer altında ve yer üstünde depolar tesis edilerek sulama kanalları vasıtasıyla maddi bir gider sonucu tarım alanları, golf sahaları gibi alanları sulamak üzere kullanılabilmektedir. Su tüketimini aza indimek için başka bir yöntem olarak da küçük ya da büyük hacimli yapıların çatılarının oluklarında yağmur suyunun  filtreleme ve aşağısında yer alan su deposunda biriktirme olduğunu söyleyebilirim. Biriktirilen suyun, yapının (binanın) kendi bahçe sulamasında ya da yapının diğer iç mekanlarının kullanma suyu olarak değerlendirilebilir. Bu yöntemle özellikle sene içerisindeki yağışın bol olduğu bölgelerde oldukça su kullanımı sağlanabilmektedir.

Rüzgar enerjisi, çevreye zararı bulunmayan, yüksek verim elde edebilme potansiyeline sahip bir sürdürülebilir enerji kaynağıdır. Gereğinden fazla geri dönüşümsüz elektrik tüketimlerini kontrollü hale getirmenin yanısıra rüzgar türbini sistemi kurulmaya elverişli – verimli noktalara kurularak rüzgardan elektrik üretimi sağlanabilmektedir. Bu sistemin ev tipi sistemleri de mevcut olup çatıda kurularak kendi enerji ihtiyacını karşılayabilmektedir. Standart büyüklükteki bir rüzgar türbini yıllık olarak yaklaşık 600 evin tüm elektrik ihtiyacını karşılayabilecek şekilde elektrik üretimi gerçekleştirebilmektedir.

Güneş panelleri diğer adıyla fotovoltaik paneller güneş ışığının gücünü kullanarak enerji elde edilen güneş pilidir diyebiliriz. Ev tipi güneş panelleri de güneş ışığı alabilen bölgelerde ve açılarda elektrik enerjisi elde edebilme adına kullanılabilmektedir ve sürdürülebilir bir enerji kaynağından beslenir. Türkiye’de günlük ortalama 7 saat güneşlenme olduğu tespit edilmiştir. Türkiye’de bir evin günlük elektrik sarfiyatı ortalama 10 kW olarak kabul edilir. 300W’lık bir panel ortalama 160 x 120 cm ebatlarındadır. Bu verilerden beslenirsek günde 1 saat güneşlenme halinde 300 W’lık paneliniz 0,3 kW elektrik üretir. 7 saatlik ortalama güneşlenme baz alınırsa 2,1 kW elektrik üretilmiş olacaktır. Bu durumda 5-6 adet 300 W’lık güneş paneli yıl boyunca bir evin tüm elektrik ihtiyacını rahatlıkla karşılanmasını sağlayacaktır.

Kentlerdeki doğal yaşam alanlarını plansız bir yapılaşmayla tahrip edip, yeşil oranını, ormanları, içerisinde yaşayan mikrodan daha büyük ölçeklere varıncaya kadarki canlı türlerinin yaşamını azaltan, adeta habitatı parçalayan  ‘’sistem’’ sonrasında yapay yeşil alanlar, binalarda yer alan suni kat bahçeleri oluşturuyor. Böyle yaparak bir nevi doğaldan vazgeçip yapaya talip oluyor. Bu durum beraberinde yapaya yapılmış harcamadan daha da fazlası olan insan hayatı için hayati zararlara yol açıyor.

Hayati Zararlar ve Çözüm Önerileri

Antiekolojik ve plansız kentleşmenin getirdiği hayati zararları;

  • Doğa olaylarının doğal afetlere dönüşmesi (deprem sırasında yanlış yerde yanlış biçimde oluşturulan yapıların yıkıntılara dönüşmesi),
  • Aşırı yağmur sonrasında alt yapı yetersizliği ve plansız yapılaşma neticesinde sel baskınlarının oluşması,
  • Düzensiz yapılaşma ve çevreyi ‘’fesatca’’ kullanma sebebiyle sık fırtınalar oluşması ve çevrenin bu durumdan zarar görmesi,
  • Küresel ısınmanın da etkisiyle meydana gelen iklim değişimleri,
  • Bilinçsiz kentleşme sonucu oluşan toprakta, denizde ve havada oluşan çevre kirliliklerine bağlı oluşan hastalıklar,
  • Çarpık yapılaşmaya bağlı nice canlı türlerinin yok olması,

Ve bunun gibi birçok, maddiyatla ölçülemeyecek ve de telafi edilemeyecek hayati zarardan söz edebiliriz.

Kentlerde otoyolların da genişletilmesiyle günümüzde otomobiller oldukça yaygın kullanılmaktadır ve beraberinde egzoz gazları ile birlikte çevreye verilen tahribatı da arttırmaktadır. Bununla alakalı olarak otomobiller çevreye zararlı olmayan yakıtları kullansalar bile (örneğin hidrojen) ya da elektrikli sisteme sahip olsalar bile otomobiller için inşa edilen alan altyapı ya da yardımcı ekipmanlar çevre üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Örneğin büyük kentlerde asfalt, çim – su ve ağaçların tam tersine güneş enerjisini emer ve bu enerjinin küçük bir bölümünü yansıtır. Böylece gece ısı yükselir. Ayrıca elektrikli aletler, klimalar, otomobiller ısıyı yükseltir, çok katlı binalar ise rüzgarı keserek sıcaklığın dağıtılmasına engel olmaktadır.[3]

Yazının burasında bazı hatırlatmalar daha yapıp sonrasında konuyu deprem doğa olayının nasıl doğal afet olarak ‘’adlandırıldığı’’ üzerinden okumak istiyorum.

Doğa Olayını (Deprem) Doğal Afet Olarak Adlandırmak

Dünyamızı elmaya benzetsek, dışını saran kabuk, kabuğun altında erimiş kayaçlardan oluşan magma denilen bir katman vardır. Dünyanın merkezinde ise çekirdek adı verilen bir bölüm vardır. Dünyanın kabuğu bizlerinde üzerinde yaşadığımız kara parçalarından oluşur. Bu kara parçaları dünyanIn içinde bulunan sıvı haldeki magma tabakasının üzerinde yüzerler ve devamlı hareket halindedirler. Yer kabuğunu oluşturan bu levhalar hareket ettikleri için zaman zaman diğer levhalara çarparlar ve onları ittirirler.

Fay hattı dediğimiz; yeryüzü levhalarının birbirini iterken bazı kara parçalarının bu kuvvete dayanamayıp kırılması yüzünden oluşan yüzeylerdir.

Jeologlar yeraltında yaptıkları ölçümler sayesinde bu bölümde enerji biriktiğini tespit edebiliyorlar. Ancak bu bölümdeki hareketi engelleyen çıkıntının tam olarak nerede olduğunu tespit etmek oldukça zor. Çıkıntının yeri tespit edilse bile o çıkıntının ne kadar kuvvete dayanıklı olduğu şu anki teknolojiyle bilinemiyor. Bu yüzden depremin nerede olacağı bilinse de ne zaman olacağı hakkında sadece bir aralık verilebiliyor. Fay hatlarının uzunluklarına göre, önceki oluşan tarihsel deprem verilerine göre depremin büyüklüğü için belirli bir aralıkta tahminde bulunulabiliyor. Örneğin İstanbul depremi için Marmara denizinin tabanında araştırma yapan yer bilimciler depremin 2030 yılına kadar olma ihtimalinin %60 ila 70 civarında olduğunu söylüyorlar. Ancak tabii ki bu sadece bir tahmin.

Ve bu tahmin depremin her an olma ihtimalinin bulunduğu gerçeğini maalesef değiştirmiyor.

Son 60 yıl içerisinde 58.000 vatandaşımız depremler sebebiyle hayatını kaybetmiş, 122.000 kişi yaralanmış ve yaklaşık 411.000 bina yıkılşmış ya da ağır hasar almıştır. Depremlerden her yıl ortalama 1.000 vatandaşımız ölmekte ve 7.000 bina yıkılmaktadır. Deprem bölgeleri haritasına göre yurdumuzun yüzde 92’sinin deprem bölgleri içerisinde olduğu, nüfusumuzun yüzde 95’inin deprem tehlikesi içinde yaşadığı, büyük sanayi merkezlerinin yüzde 98’i ve barajların yüzde 93’ünün deprem bölgesinde olduğu bilinmektedir.[4]

Fakat bu doğa olayını doğal afete dönüştürmek için elimizden geleni yapıyoruz:

  • Yapıların mimarı, mühendisi, kontrolü organize bir biçimde deprem yönetmeliklerine uygun çalışmadığı yerler olunca..
  • Müteahhite göre yapılara ruhsat veren belediyeler oldukça..
  • Kentsel dönüşümler tekniğine uygunluktan ziyade, rantsal dönüşüme uydurulunca..
  • İTÜ’den profesörler, Marmara’daki fay için sualtı gözlem istasyonu kurulması gerektiğini anlatıyorlar. 1,5 Milyon Euro’ya ihtiyaç olduğunu söylemekteler. O parayı ve gerekli cihazları anında bulmayan sorumlular için ne demeli..
  • Şehirlerdeki “depremde toplanma alanlarına” bir bakar mısınız? Bu alanlara belediyelerin izniyle AVM’ler yapılıyor.
  • Binalar imar barışı adı altında yapıların ruhsatsız bölümleri projelerde dijital ortamda çizilerek belgelenirken, binaların statik proje ya da hasar kontrolleri gereğince yapılmaması binanın taşıyıcılığı açısından vahim bir hatadır.
  • İmar barışı, devlete belirli bedel karşılığında vatandaşın kullanım açısından işine yarasa da bu uygulama ile deprem gerçeği ihmal edilmiştir.
  • İstanbul’daki deprem toplanma alanlarına gökdelen yapıldı.
  • 493 deprem toplanma alanı vardı. 416’sına inşaat yapıldı.
  • Giriş katı çökmüş, çatı katına ağır hasarlı raporu verilen üç katlı apartmanın, ikinci katına “hasarsız raporu” verildi.
  • Benzin istasyonu dikmek için, arazideki fay hattını belediyenin zemin haritasından silindi.
  • Konut inşaatına izin verilmesi için, arazideki fay hattının yerini belediye meclisi kararıyla değiştirdiler, bulunduğu yerden bir kilometre uzakta gösterildi.

Deprem sonrası için gerekli önlemler alınmazsa oluşabilecek olumsuz faktörleri listeyi uzatabileceğimiz birçok yönden sorgulayabiliriz:

Depremin bitişi ile büyük tehlikelerden birisi de yangındır. Olası İstanbul depreminin ardından kentin yıkılmış daracık sokaklarına itfaiye nasıl girecek? O esnada İtfaiyenin kendi binası ne durumda olacak?

Bununla birlikte, havadan yangın söndürme sistemi planlandı mı? Şehirde havadan söndürme ile ormanda havadan söndürme çok farklı olduğunu bilmekteyiz.

Bu metropolün yiyeceği, içeceği nasıl temin edilecek? Sahra fırınları veya yüzen fırınlar düşünülmüş müdür?

İstanbul’a depremden sonra büyük ölçekli yardımın en kolay yapılabileceği yolllardan birisi de, deniz yoludur. Bunun için mevcut iskeleler ne kadar yeterli olacaktır? Yeterli duruma geçmesi için iskeleler bazında projeler nelerdir?

Deprem gibi doğa olaylarından sonra maalesef yağma yapan ‘’insanlar’’ piyasaya çıkmaktadır. Buna tedbir olarak neler düşünüldü?

Öncelikle doğa olaylarını Allah’ın yasalarının değişmezliği gereği okumaya çalışmalıyız. Depremin pek çok faydası ve alınabilecek önlemleri vardır:

Yeryüzündeki kaplıcalar ve ılıcalar deprem ürünüdür. Bütün şifalı sular deprem ürünüdür. Pek çok mineral madde ve madenler deprem sonucunda ortaya çıkarlar.

Bu bölümde gösterilmeye çalışılan hata ve eksikler biran evvel önlem alınıp olası depremlerde can ve mal kaybının en aza indirilmesi için veriler ve tecrübeler ışığında yapılan bardağın boş kısmının da doldurmamız gerektiği amaçlıdır.

Doğan Hasol bir söyleşisinde depreme karşı hazır olma bağlamında yapmamızın gerekli olduğunu düşündüğü bazı önerilerini sunuyor:

  • İlk yapılması gereken, riskli çürük binaların saptanması ve deprem haritalarının oluşturulmasıdır. Çürük, tehlike arz eden yapılar bir an önce boşaltılmalı ve oralarda yaşayanların iskânı devlet desteğiyle sağlanmalıdır. Güçlendirilebilecek olan yapıların dışındakiler derhal yıkılmalıdır.
  • Çürük yapılar, yalnızca kaçak yapılardan ibaret değildir. Ruhsatlı yapılar içinde de çürük olanlar vardır. Depremde hasar gören kamu yapıları bunun kanıtıdır.
  • Proje yaptırma işi ciddiye alınmalı, mimarlık ve mühendisliğe gereken önem yapımın her aşamasında verilmelidir.
  • Yapı denetim sistemi ıslah edilmeye muhtaçtır. Düzeltilerek yaygınlaştırılmalıdır.
  • Mesleki sorumluluk sigortası meslek adamları için zorunlu kılınmalıdır.
  • Mimarlık ve mühendislikte yetkinlik (akreditasyon) düzeni AB normlarında kurulmalıdır.
  • Mimarlık ve mühendislik okullarının akreditasyon sistemi kurulup işletilmelidir.
  • Kamu İhale Düzeni ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Kamu yapılarının uğradığı hasarların çarpık kamu ihale düzeninden kaynaklandığı açıktır.
  • Başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirleri daha da büyütmekten, nüfuslarını arttırmaktan, kent merkezlerini daha da yoğunlaştırıcı girişimlerden kaçınılmalıdır.
  • Yoğun yerleşmeli bölgelerde deprem sonrasında sığınılabilecek yeşil alanlar yaratılmalıdır.
  • Kentsel dönüşüm projeleri bilimsel şehircilik ilkeleri kapsamında ele alınmalı, ranta dönüşüm projeleri haline gelmemelidir.
  • Deprem sonrasına yönelik planlama, organizasyon ve eğitim çalışmaları mahalleler bazında, o yörede yaşayanları kapsayacak şekilde başlatılmalıdır.
  • Deprem riski olmasa da zaten şehircilik, mimarlık ve mühendislik mesleklerinin doğru uygulanması adına yapılması gerekenlerdir.

Binalar yenilendikçe depreme dayanıklılık da artıyor. Elazığ depreminin, aynı güçteki Erzincan depremine göre daha az can kaybı ile neticelenmesinin (yaklaşık 20’de bir gibi görünüyor) nedenlerinden biri yeni deprem yönetmeliğine göre yapılan binaların yüzdelerinin artmasıdır.

‘’Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslararası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm.’’  Doug Copp deprem anında binalarda bulunan insanlar için bazı tavsiyelerde bulunuyor:

  • ‘’Binalar çökerken basitçe ‘çömelen ve korunan’ kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
  • Kediler, köpekler ve bebekler’in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
  • Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır.
  • Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın.
  • Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür…Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!
  • Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir ‘frekans aralığına’ sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
  • Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim ‘hayat üçgeni’ dediğim alandır.’’

Bu anlamda hayat üçgeni modelini benimsemeliyiz, malum depreme nerede ne zaman yakalanacağımız meçhuldur.

-Oku! Yaratan Rabbinin adıyla.. (Alak 96:1)

Şüphe yok ki Biz, her şeyi bir ölçüyle yaratmışızdır. (Kamer 54:49)

İnsanların kendi elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde karışıklık çıkmıştır. Bu, belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmının azabını tattırmak içindir. (Rum 30:41)

Her şeyi ölçüyle yaratan Rabbimizin adıyla kainattaki her şeyi okumaya – anlamaya – sorgulamaya çalıştığımızda kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı karada ve denizde karışıklık çıkarmayan bir topluluk oluruz.

O zaman deprem gibi diğer doğa olaylarını da ‘’doğadan kopmadan’’ Allah’ın yasaları çerçevesinde, bize verdiği ilim sayesinde ve maddeye koyduğu kurallar içerisinde okumaya talip olursak fesada uğramayız ve uğratmayız.

Depremi ayet olarak değil de afet olarak algıladığımızda suçu ‘’kadere’’ topu da taça atmış oluruz.

Doğayla barışık ekolojik kent anlayışımızı oluşturmak için tabiat kanunlarına uygun yapılaşmalar yapmakla mükellef olmaktayız.

Kenti, fabrika alanlarının yerleşim yerlerinden yeterli uzaklıkta olması ile fabrika yapılarının atıklarının çeşitli filtrelerle ve geri dönüşüm hamleleri ile donatılması ile planlı yapılararak kurmalıyız.

İnşa edeceğimiz yapıları doğaya, yeşil alanlara optimum şekilde zarar vermeden kurmalı, taşıyıcı sistemini ilgili sorumlular tarafından doğru bir biçimde denetlemeliyiz.

Eski yerleşim merkezlerinin ülkemizde sabit kent dokuları bulunmamakta, bununla ilgili gerekli bölgeler için imar planlarında orta vadede değişikliğe gidilebilmelidir.

Dikey yapılaşma ve rant kelimeleri zihnimize olumsuz kelimeler gibi gelmekte fakat kent planlamasında yerleri doğal bir biçimde vardır ve olmalıdır. Her bölge kendi içerisinde değerlendirilmeli ve dikey yapılaşma o bölgenin nüfusuna, ekonomisine, kültürüne, silüetine uygun ise rahatlıkla yapılmalıdır ve günümüz statik bilgisi ve teknolojisi ile çok katlı yapıların olumsuz bir tarafı bulunmamaktadır. Bir binayı zemin değerlerine göre belirli bir maliyet ölçüsünde statik projesine uygun bir biçimde çok katlı yapabilirsiniz ve bu yapı oldukça da sağlam ve güvenilir olabilmektedir. İmar rantı dediğimiz durum ise rantın adaletli dağılımını ve imar planını – kentin ekolojik dengesini zedelemeyecek  şekilde ise bu herkes için bir kazançtır. Yukarıda maddelerde de belirttiğim gibi depreme dayanıklı olamayacak, tarih itibarı ile eski yapılmış (burada kastettiğim binanın yaşından dolayı yıpranmışlığından çok yeni deprem yönetmeliği standartlarına uygun olup olmaması, malum yeni deprem yönetmeliğinde taşıyıcıların boyutları, temel sistemleri, beton sınıfları gibi birçok konu geliştirilmiş ve olası depremi kaldırabilecek durumdadır.) yapıları güçlendirme için dayanıklılık testine sokulmalı ve sonucuna göre dayanıksız çıkan yapılar güçlendirilebilecek durumdaysa güçlendirilmeli değilse biran evvel yıkılmalıdır.

Bilinçsiz doldurulan zeminlere yapılan yerleşmenin sonucunda 17 Ağustos Depremi’nde Gölcük-Değirmenderede bizzat deprem anını orada yaşamış biri olarak onlarca binanın, yolun, cafelerin, ağaçların deprem anında zeminin çökmesi ile denizin içine gömüldüklerine şahit oldum. Deprem gecesi teknelerle birçok insanı sudan çıkarmaya çalıştılar ama o panikle ne kadarı kurtarılabildi, muhakkak ki çok azı.. Su seviyesi 5 katlı binaların son katına kadar çıkıyordu, birçok vatandaşımız komşumuz o binalarda çoluk çocuk kaldılar ve hayatlarını kaybettiler. Çok da fazla uzatmadan son olarak bugün bile depremin yıl dönümü günü dalgıçlar anı olarak dalıp su altı kamerasında görüntülediklerinin bir kısmını paylaşıyorlar. Gördükleri, hala tüm çıplaklığı ile adeta su altında yaşayan bir mahalle parçası..

 

Planlı/Ekolojik Kentleşmenin Çözüm Önerileri

Uluslararası Ekolojik Kent Çerçevesi ve Standartları’na göre hedeflenen asgari düzey ekolojik kentlerdir.

Ekolojik Kent Çerçevesi ve Standartları:

  • Enerji verimli binalar
  • Yenilenebilir enerji
  • Yeşil ulaşım
  • Atık yönetimi ve geri dönüşüm
  • Su döngüsü yönetimi
  • Çevresel değerleri koruma ve biyoçeşitlilik
  • Sosyal sürdürülebilirlik
  • Karma arazi kullanımı

Yukarıda aldığım standartlar ekolojik kent için bir çerçeve çizen ve belirli seviyeye gelmesini kolaylaştıran standartlardır ve de bu maddeler dikkate alınarak çözüme gidilebilmektedir.

Yazımın öncelikli konusu olan ve dikkat çekmeye çalıştığım yapılaşma üzerinden antiekolojik kentlerin ekolojik kentlere dönüşmesi ile ilgili bazı çözüm önerilerimle konuyu bağlamak istiyorum:

  • Mimarlar ve Şehir Plancıları ile koordineli, ekolojik kentleşme dikkate alınarak imar planları oluşturmak.
  • İmar planlarına uyumlu yapılan çevreci yapıların altyapıları da yenilenerek entegre bir biçimde oluşturulmalı.
  • Deprem özelinde de bakacak olursak, imar planına uygun şekilde, deprem yönetmeliğine uygun projeler, zemin etüdü sonuçlarıyla uyumlu yapılar inşa edilmelidir. Doğa olayı sonrası uygulanacakların belirlenmesi ve de uygulanmaya hazır hale getirilmesi hedeflenmelidir.
  • İmar Planlarına uyumlu bir şekilde yeşil binalar oluşturarak hem çevre dostu ekolojik hem de israfı önleyen akılcı ve tasarruf sağlayan yapılar inşa etmek.

Yeşil binaların ekolojik kente katkısı ile ilgili birkaç bilgi paylaşmayı uygun görüyorum:

  • Binanın yapımında doğaya zarar verecek hiçbir malzeme kullanılmamaktadır.
  • Ekolojik olan bu evlerde genellikle yenilenebilir enerji kaynakları yani rüzgar ve güneş enerjisi gibi kaynaklar kullanılmaktadır.
  • Enerji tüketiminin doğal yöntemlerle yani güneşle ve rüzgarla karşılayan bu evler sayesinde su ve doğalgaz faturalarından kurtulmak mümkündür.
  • Binalarla ilgili bir diğer önemli avantaj ise karbondioksit üretimini azaltmasıdır.
  • Yapılan araştırmalara göre binaların yeşil bina olarak tasarlanması ve işletilmesi durumunda, geleneksel yöntemlerle tasarlanan ve işletilen binalara göre enerji kullanımında % 24-50, karbondioksit emisyonlarında %33-39, su tüketiminde % 30-50, katı atık miktarında % 70, bakım maliyetinde ise % 10-15 oranında azalma sağlanabilir.

Son olarak Abu Dabi’de bulunan Masdar’ın ekolojik kent uygulama örneği ile bitirmek istiyorum:

Çölde inşa edilmesi planlanan Masdar Kenti, 6 milyon metrekare bir alana sahiptir. Kent yenilenebilir enerji kaynaklarına ve verimli kaynak kullanımına dayanan dünyanın ilk tamamen sürdürülebilir topluluklarından biri olarak planlanmaktadır[5]. Masdar kentinin planlama yaklaşımında yedi temel ilke ön plana çıkmaktadır: verimli enerjinin oryantasyonu, yerleşim yerlerinin uyumu, az katlı binalar, yüksek yoğunluklu binalar, canlı kamusal alan, yaya dostu kentsel mekan[6]. Masdar kentinde geleneksel planlama ilkeleri sıfır karbon, sıfır atık yaratma hedefi çerçevesinde harmanlanmış ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı hedeflenmektedir. Karma kullanımlı ve yüksek yoğunluklu kent niteliklerini bir araya getirmektedir. Yoğun nüfuslu bir kent tasarımı ile aynı zamanda kentin çevresindeki bölgeye doğru büyümesinin de önü açılmaktadır. En yakın toplu taşıma hizmetine ise 150 metre mesafe olma özelliği, gölgelendirilmiş yaya yolları ile yaya dostu kent olmak hedeflenmektedir. Kentteki binaların dış kabuk sistemleri, bina içi kullanılan aktif enerji sistemlerinin minimumda kullanımı sürdürülebilir yaklaşımı desteklemektedir[7]. Atıktan enerji üretecek teknoloji ile bir yandan kendi kendine yeten kent olacak diğer yandan kullanılabilir atıklar ise kompost haline getirilerek bitkilerde gübre olarak kullanılacaktır. Neticede kentte çöplük bölgelerine de gerek kalmayacaktır.