BİYOGRAFİ

 

Anlamla sözlü bir anne: Bintû’ş-Şâtı: ÂİŞE ABDURRAHMAN

 

Çocukluğunda başladı okumaya, yazmaya, anlama ve anlamlandırmaya… Bir güne bin düşünce sığdırdı çocuk gözüyle. Ufka bakıp yeni bir çığır açtı düşüncesiyle. Doğu’nun gelini, altın kalemi, çağın tek kadın müfessiriydi o.

Anlatımın zirvesi. Sözcük denizi, anlamı çoğaltan ince düşünce, göğün eşsiz mavisinde büyüyen Kuran’ın kızıydı o. Hepsi bir kalemde buluşuyordu harflerin. Onun elinde dile geliyor, onun eliyle yayılıyordu vahyin dingin kalpli muhataplarının yüreğine. O bir çığır, o bir çığlık oluyordu tüm tiz sesleri bastıran. O ümmetin yüz akı, kadınların annesi, Meryem’in masumluğu, Asiye’nin umuduydu. Çağının kadınlarının arasında sessiz sessiz parlayan bir yıldızdı o…

Kolaydır gerçeği gizli söylemek. Çünkü gerçek tüm yalınlığıyla kendidir. Zordur açık söyleyenlerin işi. O, zoru seçti, zora talip oldu. Tüm gerçeklerin yüksek bir sesle yankı bulduğu gibi, yalın bir seslenişle gerçeği haykırmaktı onun tercihi. Vahyin kalbine nazikçe bıraktı kelimeleri, vahiy denizinden anlam yoğurdu.

Anlamları kınından çıkaran zihinle inşa olmuş bir kadındır o. Muhammed Abduh ve Reşit Rıza gibi, yağmurla beraber sağanak sağanak yağar Kuran’ın gölgesine. Çağdaş Kur’an tefsirine çok büyük katkıda bulunanların başındadır. Ömrü boyunca Kuran ilimleri üzerinde çalışmış, önemli eserler kaleme almıştır. Romanlar ve ilk dönem Müslüman kadın kişiliklerine odaklanan biyografiler yazmıştır.

Anlamla sözlü bir annedir o. Bu yönüyle Müslümanların kültürel tarihinin nadide bir örneğidir. Müslümanların kültür tarihinde Kuran tefsirinde söz sahibi olmuş ender kadınların öncüsüdür. Diğer ilim ve kültür alanlarının hepsinde bariz bir erkek hâkimiyeti dikkat çekse de, kadının düşüncesinin bir erkeğe göre daha nezih, duru ve dingin olması, bir işle ciddi manada uğraştığında neler başarabileceğinin canlı bir misalidir.

O, ‘Bintü`ş-Şatı’ lakabıyla tanınan, kumsalların kızı, iyiliklerin anası Âişe Abdurrahman’dır.

Anlam arayışındaki yerini alarak yeni bir bakış yeşertir. Korku ve ümidin hür sularında dengeli bir yol izler. Uzak bir dil, uzak bir hayat gibidir.

Mısır/Dimyatlı olduğu için kimi yazılarında ve kitaplarında Bintü`ş-Şâtı müstearını kullanmıştır. Dağılmanın, yıkımların sokak lambası gibi dünyamızı dolandığı zamanlarda 1913 yılında Mısır’ın sahil kenti olan Dimyat’ta dünyaya gelmiş. Babası Ali Abdurrahman, kızına Müminlerin annesinin adından dolayı ‘Âişe’ adını vererek “Ümmü`l-Hayr” (iyilik anası) lakabını takmıştır. 1918 yılında ilk Kur’an eğitimini kendi köyünün imamı olan Şeyh Mürsi`den almış, babası ilkokula gitmesini istemediği için annesinin dedesi olan Şeyh Muhammed Demehuci`nin araya girmesi üzerine yedi yaşında okula yazılmıştır. Eğitiminin her aşamasında babasıyla çatışma yaşamıştır. Buna karşın dedesi Demehuci`nin desteğini hep yanında hissetmiştir. Küçük yaşlardan itibaren edebiyata ve şiire ilgi duyması ilerideki tefsir yönüne olan ilgisini de etkilemiştir.

Tekrar tekrar düşülen yanlışlıklardan, tabii  bilimlerin egemenliğindeki tefsir akımına bakışı olumsuzdur.  Hatta bu akımın amansız düşmanıdır. İlmin onurunu yere düşürmeden, kirletmeden, bu akımı tefsirin eşiklerinden kovmak ister. Bilimselcilikle hareket etmenin gelecek günleri kurtarmayacağını ifade eder. Ona göre bu akım Müslümanların Batı karşısında duyduğu aşağılık kompleksinin bir sonucu olarak güç kazanmıştır. Onun zihin dünyasında Batının  Müslüman dünyayı tahakküm altına  almasından sonra iki eğilim gelişmiştir. İlk eğilimin müntesipleri modern ilimlere karşı gelmiş, bu alandaki gelişmeleri günah saymışlardır. İkinci eğilimin müntesipleri ise yukarıda sözünü ettiğimiz gibi bütün gelişmeleri Kuran’a dayandırma çabası içine girmişlerdir. Bu iki eğilimi de zehirli görür Âişe Abdurrahman. Bu iki yamuk tasavvur ile mücadele eder, kelimeler anlam denizinde yeni manalar verir ve onları yerinden etmeden Kuran tasavvurumuzu yeniden inşa eder. Duru ve dingin bir zihinle vahye açılan pencereden bakmayı öğretir, o sofranın misafirlerine.

Onun tefsir anlayışı içerisinde, Kuran’ı anlama olgusu ile Kuran’ı tefsir etme olgusu birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kuran’ı anlamaya çalışmak her insanın en tabi hakkı ve her Müslüman’ın görevidir. Kuran’ı anlamaya hak kazanmak için kişinin dini ilimlere ve Arapçaya vakıf olması gerekmemektedir. Kuran’ı tefsir etmek ve Kuran ayetlerinden hareketle topluma mesaj vermek ise uzmanların görevidir. Bu konuda uzmanlar dışında hiç kimse yetkili değildir. Âişe Abdurrahman bunu açıklarken şu örneği vermiştir: Bir devletin kanunlarını herkes okuma ve anlama hakkına sahiptir. Ancak bu kanunların yorumlanması ve halka anlatılması yalnızca hukukçuların sorumluluğu altındadır.

Kuran’ın kendine mahsus bir dili olduğunu, bu yüzden Kuran’daki herhangi bir kelimenin yerine Arapça`da aynı anlama gelen herhangi bir kelimenin konulamayacağını, bu durumda Kuran’ı, yine Kuran’ın yardımıyla anlamaya ve yorumlamaya çalışmanın en uygun yöntem olduğunu belirterek kelimelerin sadece sözlük anlamıyla anlaşılamayacağı, Kuran bütünlüğü içinde kazandığı mananın esas alınması gerektiği üzerinde durmuştur.

Edebiyatçı, şair, düşünür ve toplum sorunlarıyla yakından ilgilenen bir araştırmacı olan Âişe Abdurrahman, 28 Kasım 1998 Cumartesi günü geçirdiği kalp krizi nedeniyle hastaneye kaldırılmış, 1 Aralık 1998 Salı günü Rabbine olan yolculuğunu tamamlamıştır.

Onun Kur’an tefsirindeki metodunu anlamak için sayfalar yeterli gelmeyeceği için burada bitirerek, meraklılarına ‘Ekrem Demir’in Kurân’i Hayat’ dergisinin ilk sayısında yayımlanan ‘Âişe Abdurrahman ve Kuran Tefsirindeki Yeri’ makalesini okumalarını tavsiye edelim.

Dileriz, dilbilim ağırlıklı tefsir akımının ilkelerini göz önünde bulundurarak tefsir ettiği iki ciltlik eseri ‘Et-Tefsiru`l-Beyânî li`l-Kur`ani`l-Kerîm’ en kısa zamanda Türkçe’ye tercüme edilir de onun müfessirliğini yakından tanıma imkânımız olsaydı.

Bu ümmete denizdeki kumlar adedince ‘Âişeler’ nasib olsun…