DOSYA

Prof.Dr.İbrahim SARMIŞ

[email protected]

 

ADALET, İSLAM TOPLUMUNUN OLMAZSA OLMAZIDIR. 

 

Metafizik veya beşerî her din, her ideoloji, her sistem kendini ortaya koymak ve yaşamak için toplumunu kurmak zorundadır. Kurduğu toplumun güçlü ve egemen olarak ayakta kalabilmesi için de inançsal, kültürel, sosyal, ekonomik ve hukuksal bütün kurumlarını adalet üzerinde oluşturması gerekir. İslam açısından baktığımızda daha ilk günden bunu oluşturmaya, uygulamaya ve egemen kılmaya çalıştığını, böylece tarih içinde yerini aldığını ve rolünü oynadığını görüyoruz. Bugüne kadar gelen ve pek çok deprem geçiren İslam ümmetinin varlığı bunun göstergesidir. Şüphesiz tevhit inancından sonra bu toplumu ayakta tutan sütunların başında adalet gelmektedir.

Adalet, tevhit inancından sonra Yüce Allah’ın Kur’an’da en çok vurguladığı bir ilkedir. İslam hukuk ve adalet sistemi bunun üzerine kurulmuştur. Bu inancın önce kalplerde, sonra uygulamada egemen olması öngörülmüştür. Böylece bireylerin içeriden ve dışarıdan adaletli olması sağlanmıştır. İslam’ın adalet konusundaki talimatlarını beşerî hiçbir ideolojide, hiçbir hukuk ve yönetim sisteminde göremiyoruz, görebileceğimizi de sanmıyoruz. Çok zaman insanlar buna uymaktan yahut yerine getirmekten uzaklaşmış olsalar da bugün de bütün canlılığıyla var olan İslam hukuk sisteminde bu inanç ve ahlak egemendir. Yüce Allah bunu birçok yerde ortaya koymaktadır.

 

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”(Nisa 4/58).

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Allah’a karşı gelmekten sakınmak için bu daha doğrudur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”(Maide 5/8).

Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Öyle ise adaleti yerine getirmede heveslerinize uymayın. Eğer şahitlik ederken gerçeği çarpıtırsanız veya (şahitlikten çekinirseniz Allah’ın, yaptıklarınızdan gerçekten haberdar olduğunu bilin” (Nisa 4/135).

 

İslam öğretisinde Allah-insan, karı-koca, aile-çocuk, mümin-kafir, dost-düşman, alıcı-satıcı, akraba-yabancı, yöneten-yönetilen gibi bütün taraflar arasında adaletin öngörüldüğünü Kur’an’ı okuyup anlayan herkes bilmekte ve görmektedir. Örneğin, varlık olarak bütün evreni Allah, koyduğu doğal yasalar birbirini aşmayacak veya çatışmayacak şekilde adalet/denge ile ayakta tuttuğu gibi, insanlara olan muamelesinde de hiçbir kimseye haksızlık yapmaz, başkasının hakkını kimseye yedirmez, kulların işlediği bütün iyilik ve kötülükleri adaletle değerlendirerek karşılıksız bırakmaz. Dolayısıyla ontolojik olarak evrenin işleyiş düzeninde adalet egemen olduğu gibi, Allah-insan ilişkilerinde olsun, insan-insan ilişkilerinde olsun öngördüğü adalet egemendir. Bütün olarak İslam sisteminin temelinin adalet olduğunu/olması gerektiğini ortaya koymak için yönetimde adalet, yargıda adalet, servetin kazanılmasında ve paylaşılmasında adalet, boyutlarına kısaca değinmek istiyoruz.

 

Yönetimde Adalet:

Her şeyden önce özgürlük, adalet, eşitlik, hukuk ve şûra temellerine dayanan İslam yönetim sisteminde yöneticinin bu ölçülere göre belirlenmesi, denetlenmesi, gerektiğinde sorgulanıp azledilmesi ve cezalandırılması gerekirken, bir tarihte başlayan saltanat, krallık ve padişahlık dönemlerinde cahiliye uygulamalarının ve kültürün vahyin önüne geçmesi nedeniyle bu kurallar neredeyse adı var kendisi yok olmuştur. Nitekim Resulullah’ın döneminden sonra Hz. Ömer dönemi, Ömer b. Abdulaziz dönemi gibi aleme örnek gösterebileceğimiz ve İslam’ın öngördüğü adaletin belirgin olarak gerçekleştiği başka bir dönemi gösteremiyoruz. Haliyle Müslümanların din ile dünya hayatı arasında sağlanması gereken adalet dengesi de bozulmuş, bir taraf dindarlık adına çalışıp kazanmayı feda ederken, diğer taraf çalışıp kazanmak adına dini feda etmiştir. Bunun sonucunda da Müslümanlar bugün hasım ve düşmanlarının değişik şekillerde ezdiği sömürge durumuna düşmüşlerdir. Oysa dini bozuk olanın dünyasının ve dünyası bozuk olanın dininin bozuk olacağı gerçeğini İslam hatırlatıp durmaktadır.

“Bu dünyada gerçekler karşısında kör olan, öteki dünyada da kör olacak, hatta körden daha şaşkın bir durumda olacaktır” (İsra 17/72).

“Kör ile gören bir olmadığı gibi, inanıp iyi ve yararlı işler yapanlarla kötü işler yapanlar da elbette bir değildir. Ey inkarcılar! Siz ne kadar düşüncesizsiniz!”(Mümin 40/58).

Bu bozukluk neticesinde bugün Müslümanlar, kendilerine özgü mükemmel bir yönetim ve hayat sistemi yokmuş gibi, doğunun ve batının cahiliye sosyalizmi ile kapitalizmi ve demokrasisi arasında tercih yapmaya mahkum olmuş veya mahkum edilmişlerdir. Oysa son tahlilde insanın sınırlı aklı ve düşüncesinin ürünü olan bütün bu sistemler yüce Allah’ın sonsuz bilgisiyle insanlığa kurtuluş yolu olarak sunduğu İslam nizamının yanında yetersiz ve tevhit açısından geçersiz sistemlerdir. Ama ne yazık ki merhum şehit Abdulkadir Udeh’in “el-İslamu Beyne Cehli Ebnaihi ve Adaveti A’daihi” (Müslümanların Cehaleti ile Düşmanlarının Adaveti Arasında Kalan İslam) ve büyük düşünür merhum Abbas Mahmud el-Akkad’ın “Hakaiku’l-İslami Beyne Ensarihi ve Ebatîli Husûmihi (Savunanları ile Düşmanlarının Batıl Anlayışları Arasında Kalan İslam’ın Gerçekleri) kitaplarının söylediği gibi, İslam’ın sesi Müslümanların cehaleti ve düşmanlarının adaveti arasında boğulmuş veya kaybolmuştur. Öyle ki hayatlarının büyük bir kısmını İslam’ın devlet ve iktidar olması anlamında “İslamcılık” yapmakla geçirmiş birtakım zevatın bile artık İslam’ın egemenliği anlamında siyasal İslam’dan dem vurmanın geçmişte kaldığını söyleyecek duruma düşmüştür.

Onun için Müslümanlar arasında en azından namaz, oruç ve diğer ibadetler kadar, hatta bireysel olan bu ibadetlerden daha çok toplumsal olan adaletin öne çıkması ve bireyin davranışından yönetimin işleyişine kadar toplumun mutlaka adalet üzere dizayn edilmesi gerekmektedir. Adı Müslüman ama zalim olan yönetimlerin çok geçmeden Sünnetullahın gereği olarak yıkıldığı, ama kafir olup halkını adaletle yöneten yönetimlerin yaşamaya devam ettiği bir gerçektir. Çünkü adaletli yönetimden hoşnut olan halkın onu ayakta tutarak koruyup geliştirmesine karşın, adı İslam da olsa adaletsiz ve haksız yönetimden halk hoşnut olmayıp günümüz Arap Baharı hareketlerinde gördüğümüz gibi bir an önce ondan kurtulmanın yolunu aramakta ve gerek onların eliyle gerekse düşman başka güçlerin eliyle yıkılmaktadır. Onun için kültürümüzde zulm ile âbad olunamadığı ve küfür devam ettiği halde zulmün devam etmediği tespitleri deyim haline gelmiştir. Çünkü halka rağmen zulümle âbad olmak ve uzun zaman yaşamak mümkün değildir.

Kur’an, “Sizden olmayanları evliya/dostlar edinmeyin”, “Şeytanın evliyasını/dostlarını dostlar edinmeyin”, “Onlar birbirlerinin evliyası/dostudur” hitaplarıyla müminlerin kendilerinden olmayanların velayetini kabul ederek onların egemenliği altına girmesini ısrarla yasaklamaktadır. (bkz. Âli İmran/28, Nisa/139, 144, Maide/51, 57, 81, Tevbe/23, Mümtehine/1 vd).

Bunun bir göstergesi olarak Müslüman alimlerin, yöneticinin iktidardan uzaklaştırılabilmesi için namazı kılıp kılmadığına yahut onu inkar edip etmediğine bakmak gerektiğini söylemeleri önemli bir kriter olmakla beraber, yönetimde adaletli olup olmadığına bakmak gerektiği de en az onun kadar önemli bir kriter olmalıdır. Çünkü şu veya bu şekilde Müslüman olmakla beraber İslam’ın adaletini sağlamayan yöneticilerin kıldıkları namazın kendilerini ıslah edemediği gibi İslam’ın alemlere rahmet olan adaletinin de güme gitmesine ve halkı namazla uyutmasına hizmet etmekten başka işe yaramadığını görüyoruz.

 

Yargıda Adalet:

Toplumsal ilişkileri düzenlemek için oluşturulan en mükemmel hukukun her alanda adaleti azami ölçüde sağlayan hukuk olduğunda şüphe yoktur. Ayrıca her hukuk sisteminin kendisinden beklenen adaleti ancak bağlı olduğu genel sistemin bütünlüğü içinde gerçekleştirebildiği de bir gerçektir. Çünkü normlardan ve cezalardan oluşan hukukun başarısı onu uygulayacak bireylerin duyarlılığıyla orantılıdır. Zira normlara ve cezalara gelmeden önce bireylerin inancı, ahlaki değerleri, helal ve haram inancı, sorumluluk bilinci, örfü ve geleneği gibi faktörler onları yönlendirmekte ve davranışlarını şekillendirmektedir. Bunu görmek için örneğin ülkemizde dinsel bilgi ve duyarlığı çok zayıf olan çevrelerde kötülük ve suç oranlarının en yüksek olduğuna bakmak yeterlidir. Dindar görünen çevrelerde kötülük ve suç oranlarının fazla görülmesi ise bu çevrelerin dindarlığının görünüm ve gösterişten öteye geçmemesindendir. Normlar ve cezalar bütün kesimlerin başkalarına haksızlık ve kötülüklerini önlemek ve yapanları cezalandırmak içindir.

Yüce Allah’ın belirlediği İslam hukukunun adaleti başka hukuk sitemlerinden daha çok sağlayabileceğine inanıyoruz. Bu salt bir iddia değildir. Kültürümüzde bu gerçeği ortaya koyan çok zengin bir edebiyatın olduğunu biliyoruz. Geçmişte bunun örneğini gördüğümüz gibi bugün de en güzel örneklerini görmek mümkündür. Çağımızda Müslüman halklar arasında bunu yeterince göremeyişimizin sebebi, hukukun yetersizliği veya elverişsizliği değil, Müslümanların inanç, ahlak ve davranışlarında öteden beri meydana gelen bozulma, ihmal ve sapmalardır. Çünkü hayat canlı bir bütün olup düşünce ve felsefesinde meydana gelen gerileme ve bozulma diğer uygulamalardaki gibi hukuku da başarısız kılmaktadır. İslam toplumunda uzun zamandan beri meydana gelen bozulma ve yozlaşma beraberinde İslam hukukunun da duraklamasına, toplumun ihtiyaçlarına cevap veremeyecek şekilde içtihad kapısının kapanmasına yol açmış, böylece yüce Allah’ın öngördüğü adalet gereği gibi gerçekleşmemiştir. Elbette bunun sorumlusu Allah’ın vahyi değil, onun muhatapları ve uygulayıcılarıdır.

İslam yönetimde, yasama, yargı, yürütme, malı kazanma ve harcama, savaş ve barışta adaletli davranma gibi bireyler ve toplumlar arasındaki bütün ilişkilerin adaletle yürümesini öngörmektedir. Bunu görmek için Kur’an’ın adalet temelli anlatımlarına bakmak yeterlidir. Mesela Yüce Allah Peygamberlere adaleti yerine getirmeleri için kitabı ve mizanı indirdiğini, bunu sağlamak için de güçten kinaye olarak demiri verdiğini belirtir. (bkz. 57 Hadid/25).

Yüce Allah’ın adaleti mutlak olarak emrettiği (7 Araf/29; 16 Nahl/90), takvalı olmak için adaletli olmanın şart olduğunu (5 Maide/8), mümin veya kafir kim olursa olsun herkese adaletle davranmak gerektiği (5 Maide/42), kör ve sağır gibi davranan toplumların adaleti gerçekleştiremeyeceğini (16 Nahl/76), kadınlar, yetim ve öksüzler hakkında adaletle davranmak gerektiğini (4 Nisa/3; Nisa/127; 65 Talak/2-3), aksini yapanları onaylamadığını (42 Şura/15; 5 Maide/42; 49 Hucurat/13; 60 Mümtehine/8), çarpışmaları haram olmasına rağmen karşı karşıya gelip birbirleriyle savaşan Müslümanların arasını bulup aralarında adaletle hükmetmek gerektiğini (49 Hucurat/9), maldan yapılacak vasiyette adaletli olmak gerektiğini (5 Maide/106), borçlanma ve ticaret işlemlerinin tümünde adaletli olmak gerektiğini (2 Bakara/282), iman edip sâlih amel işleyenlerin yaptıklarını Allah’ın boşa götürmeyip hepsinin karşılığını adaletle vereceğini (10 Yunus/4),  iman eden ve sâlih amel işleyenleri adaletle ödüllendireceği gibi, kafirlik yapanlara da haksızlık yapmadan adaletle cezalandıracağını (10 Yunus/54; 21 Enbiya/47), ölçüyü ve tartıyı adaletli yapmanın, akraba ve yakınların aleyhine de olsa şahitlikte adaletle konuşmak gerektiğini (6 Enam/152), (yine bkz. 11 Hud/85; 17 İsra/35; 26 Şuara/182; 55 rahman/9), zalimlerin safında yer almamayı, aksi halde yapanları  cezalandıracağını (11 Hud/111-113) söyleyen Yüce Allah, kim olursa olsun herkes hakkında adaletli olmak ve hakkı söylemek gerektiğini görmek için verilen ayetlere bakmak yeterlidir.

Köleyi veya kafir birini haksız yere öldüren Müslümanın kısas olarak öldürülmeyip onun yerine kan diyeti verileceğini, düşürülen erkek cenin için tam fidye, kız cenin için yarım fidye ödeneceğini söyleyen anlayışın, adalette mümin-kafir ayırımı yapmayan Kur’an’ın değil, bozulan kültürün anlayışı olduğunu, insanlar arasında değer olarak Kur’an’ın takva dışında bir üstünlük sebebi kabul etmediğini söylemektedir.

 

Servetin Kazanılmasında Ve Paylaşılmasında Adalet:

Yüce Allah, insanların yaşayabilmeleri için ihtiyaçları olan her şeyi tabiatta ortak olarak yaratmış ve hizmetlerine sunmuştur. Onun için temelde mülkiyet Allah’ındır. Bütün insanların yararına sunduğu bu kamu mülkiyetinden bireyler yasalar çerçevesinde emekleriyle çalışarak özel mülkiyet edinirler. Birçok ayetin yanında mesela “Namaz bitince yer yüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan kazanmaya çalışın…”(62 Cuma/10), “Yer yüzünü yaşamanız için elverişli hale getiren odur. İstifadenize sunulan yer yüzündeki dağlar, ovalar ve vadilerde gezip dolaşabilir, Allah’ın size verdiği rızıklardan yiyiniz. Kıyametten sonra dirilip onun huzuruna geleceksiniz”(Mülk 67/15)  ayetleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yüce Allah ortak mülkiyetten elde edilen özel mülkiyetin üzerinde sosyal adaletin gereği olarak devam eden kamu hakkının değişik şekillerde yerine getirilmesini de ister. İnsanlara yapılacak her türlü harcama/infak bunun yerine getirilmesi anlamına gelmektedir. Bu harcama, mali güce sahip olanların keyfine bırakılan bir uygulama olmayıp sosyal adaletin gerçekleşmesi ve Allah’ın rızasının kazanılması için ayetlerle sabit olan kesin bir farzdır. Normal şartlarda değişik isimler altında yapılan bu harcamanın miktarı sosyal adalet ve toplumun ihtiyacı ile orantılıdır. Bunun nasıl yapılacağını, “Eli sıkı hepten cimri olma,  hepten savurganlık da yapma, aksi halde cimrilik yüzünden kınanır, savurganlık yüzünden de pişman olup üzülürsün”(17 İsra/29) ve “Rahman’ın kulları infak ederken aşırıya kaçmadan ve cimrilik yapmadan ikisi arasında dengeli bir yol izlerler”(25 Furkan/67) ayetleri belirlemektedir.

Normal şartlarda harcama muhtaçların ihtiyacının giderilmesi, şeklinde yapılırken, savaş ve genel afet gibi toplumsal ihtiyaç durumlarında ise karşılanması zorunlu ihtiyaç fazlası bütün servetin infak edilmesini gerektirebilir. Savaş hazırlığını ve helal haramı belirleyen ayetler bağlamında yer alan “Allah yolunda ne harcayacaklarını sana soruyorlar. De ki arta kalanı harcayın…”(2 Bakara/219) ayeti bunu kararlaştırmaktadır. Çünkü savaş şartlarında toplumun savunulması ve selameti için mal sahipleri gerekiyorsa zorunlu ihtiyaçları için ayırdıkları dışındaki bütün mal varlıklarını harcamakla yükümlü olurlar. Değilse savaş ve genel afet sebebiyle toplum helak olacak ve din elden gidecektir. Bunu, “Malınızdan Allah yolunda harcayın. Bu yolda harcama yapmaktan kaçınıp da kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Allah’ın emirlerini güzel bir şekilde yerine getirin, çünkü Allah böyle yapanları sever” (Bakara 2/195) ayeti açıklamaktadır.

Bazıları ayeti bağlamından kopararak şu veya bu işi yaparak kendinizi tehlikeye atmayın, şeklinde anlayıp anlatır, oysa ayet, savaş söz konusu olup düşmana karşı koymak ve ülkeyi savunmak için mali imkana sahip olanların mallarından vermeyerek kendilerini tehlikeye atmamalarını söylemektedir.

Başkaları da ayetteki “ihtiyaç fazlası” anlamına gelen “afv” ifadesine bakarak olağan durumlarda olsun, savaş durumlarında olsun Müslümanların ihtiyaç fazlası malı ellerinde bulunduramayacakları ve servet edinemeyecekleri, dolayısıyla kalkınma, gelişme ve savunma için bir yatırım ve üretim yapacak servet sahibi olamayacakları, şeklinde anlamakta ve akıllarınca İslam’da  servet edinmenin ve kullanmanın sosyal adalete aykırı olduğunu, toplumdaki aç ve muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını gidermek için herkesin elindeki serveti infak etmesi gerektiğini söylemektedir. Hatta daha da ileri giderek ‘salat’ın bilinen namaz yerine, sosyal yardımlaşma ve dayanışma anlamında olduğunu söyleyerek yapılan infakla bunun gerçekleştiğini belirterek neredeyse namazın olmadığını söylemeye getirmektedir. Oysa namaz ayrı bir farzdır, infak etmek, paylaşmak ve yardımlaşmak ayrı bir farz olup birinin yapılması diğerinin yerine geçmez.

Şüphesiz dünya malı yaşamak için zorunlu olan bir şey olsa da, geçici olup müminlerin hayattaki en büyük hedefi ve amacı değildir. Kur’an bunu defalarca belirterek insanları uyarır. Elbette müminler ahirete inanmayıp her şeyin bu dünya hayatından ibaret olduğuna inanan ve varsa yoksa mal mülk edinmek ve çoğaltmak için yaşayan kapitalist ve diğer beşerî sistemlerin mensupları gibi yaşayamazlar. Kısaca Karun gibi malı mülkü putlaştırarak onun için yaşayamaz veya onu her şey olarak göremezler. Aksine izzetle yaşamak için çalışıp kazanmak gerektiği gibi, Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla gerektiğinde bütün malını infak etmekle yükümlü olduğu inancıyla da yaşamak durumundadır.

Müminler Kur’an’da en detaylı olarak anlatılan konulardan infak görevlerini yerine getirerek paylaşma ve yardımlaşma görevini yerine getirirler. Bunun örneğini gerek deprem nedeniyle gerekse Covid-19 nedeniyle meydana gelen ihtiyacı karşılamak amacıyla halkımızın yaptığı maddi yardım ve katkıda gördük. Onun için ilke olarak İslam çalışmayı ve kazanmayı teşvik eder, mal ve serveti toplumun selameti ve mutluluğu için kullanmasını, bunun için seferberlik gibi zorunlu durumlarda harcamayı öngörürken, normal zamanlarda servet sahibi olup yatırım ve üretimle kalkınmak ve güçlü olmak için kullanmayı da öngörür. Kur’an bunu mesela şöyle belirtir:

“Ey müminler! Allah’ın düşmanlarını ve aynı zamanda sizin de düşmanlarınızı, ayrıca sizin bilmediğiniz, ama Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup cezalandırmanız için elinizden geldiği kadar kuvvet ve savaş atları (gerekli silahı) hazırlayın. Bilin ki Allah yolunda harcadığınız her şeyin mükafatı size eksiksiz verilecek ve bu hususta en küçük bir haksızlığa uğramayacaksınız” (Enfal 8/60).

İslam’a göre kazanmada ve harcamada ölçü, ne helal haram tanımayan ve doymak bilmeyen maddeci kapitalizm ve liberalizmin ölçüsüdür, ne de özel mülkiyet ve serbest rekabet hakkı tanımayan sosyalizm ve komünizmin ölçüsüdür. Aksine ölçü, tevhid öğretisine dayanan ve ikisinin de haksızlıklarını ortadan kaldırıp insanın doğal yapısını gözeten İslam’ın adaletli, paylaşımcı, vicdanlı ve ahlaklı ölçüsüdür. Bu ölçüyü bütün müminlerin göz önünde bulundurması Allah’ın emridir. Bunun temelinde dünya hayatının geçiciliği ve ahiret hayatının kalıcılığı inancı yatmaktadır.

“Dünya hayatı ancak oyun ve eğlenceden, gelip geçici zevklerden başka bir şey değildir. Asıl hayat, ahiret hayatıdır. Bu gerçeği ancak Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten sakınanlar anlar. Neden hala aklınızı başınıza almazsınız!”(Enam 6/32)

“… Şu dünya hayatı sakın sizi aldatmasın, ayartıcı Şeytan da Allah’ın affına güvendirerek sakın sizi kandırmasın” (Lokman 31-33).

Ahirette kazanılacak sonsuz mükafat, bedensel ibadetlerin yanında salih amel olarak Allah yolunda yapılacak harcama ile de kazanılacaktır. Müminler malı kazanırken, kullanırken, harcarken, geliştirir veya çoğaltırken her zaman bu anlayışla hareket etmek durumunda olup kapitalistler veya materyalistler gibi elde ettikleri malı har vurup harman savuramaz, toplumun yarar ve hizmetinden alıkoyamaz, toplumda yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşayanlar varken şımarık zenginler gibi zevk-u sefa süremezler. İslam’ın bu inanca dayanan adaletli, ahlaklı, paylaşımcı anlayışını sosyal adalet adına Kapitalizm- Liberalizm veya Sosyalizm-Komünizmle karıştırmak veya onlarla harmanlamak, doğru değildir.

“İslam ekonomisi Kapitalizmin ta kendisidir, orijinal, etik, çirkinleşmemiş halidir”[1] diyen yazarın cehaletini eleştiren merhum Akif Emre’nin “Belli ölçüler içerisinde insani rekabetin ve piyasanın korunmasını önceleyen İslam’dan Kapitalizm çıkarmak, İslam’ın hayatın bütün alanlarını kapsayan bir din/sistem olduğunu görmezden gelmek demektir. Bu ise, İslam’ın alternatif olmaktan çıkarılarak küresel kapitalizme eklemlenmesine yarar”[2] değerlendirmesi bu gerçeği çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü vahyin ahlak ve helal-haram ölçüleri olmadan ekonominin kapitalizme dönüşmesini engellemek mümkün olmadığı gibi, servetin belli ellerde birikmesini ve faizi yasaklayan İslam’ın uygulamalarından kapitalizmin nasıl çıkacağını anlamak da mümkün değildir[3].

Yüce Allah, servetin nasıl kullanılması gerektiğini tarihte en büyük kapitalist olarak bilinen Karun’a halkının gösterdiği tepki ile ortaya koymaktadır: “Sahip olduğun servetle şımarma. Çünkü Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiklerini ahiret yurdunu kazanacak şekilde kullan, dünya hayatından da payını unutma, Allah sana nasıl verdiyse sen de insanlara ver. Böyle yapmazsan ülkede bozgunculuk çıkarmış olursun. Şüphesiz bozgunculuk yapanları Allah sevmez”(28 Kasas/76-77).

Bu da bireylerin bin bir emekle kazandıkları mala kul köle değil, kendilerinin ona egemen olmasıyla, dünyada rahatı ve ahirette kurtuluşu kazanacak şekilde malı kullanma inancı ve bilinci ile gerçekleşir.

Bu inanç ve bilinçle hareket eden müminlerin sosyal adaleti gerçekleştirmek için kapitalizme de, sosyalizme de ihtiyacı yoktur. Her iki sistemin son yüzyılda Müslümanlar arasında revaç bulmasının sebebi, yönetim ve diğer haklarla beraber İslam’ın ekonomi ve sosyal adalet öğretisinden de toplumun uzaklaşması, emperyalizmin Müslümanların önüne iki sistemden birini dönüşümlü olarak sunması ve kendisine bağlamasıdır. Oysa hayatın bütün alanlarında insanlara hidayet ve rahmet olan vahye sahip olan Müslümanların yönetimde olsun, ekonomi ve hukukta olsun başka sitemlerin verilerine hiç te ihtiyacı yoktur. Yeter ki vahyin ne söylediğini ve Hz. Peygamber tarafından bunun nasıl uygulandığını öğrenip gerçekleştirme mücadelesi versinler.

Sonuç olarak, Yüce Allah’ın yönetimde, yargıda, ekonomide, mümin kafir, dost düşman, kadın erkek, çocuk, yetim, alacak verecekle ilgili bütün işlemlerde ve verilecek kararlarda adaleti öngören bunca emir ve yasağına karşın İslam’da adaleti sağlayacak hukukun olmadığını veya bunu sağlamada yetersiz olduğunu söylemek ne kadar haksızlık ise, öteden beri Müslümanların uygulamalarının da İslam’ın adaletini gerektiği gibi ortaya koyduğunu söylemek de İslam’a bir haksızlık olur. Bir haksızlık olmaması için merhum Seyyid Kutub’un dediği gibi, toplumsal bir proje olarak bütün unsurlarıyla İslam’ı uygulamak, ondan sonra toplumun sosyal adalet, ekonomi, yönetim, ahlak, hürriyet, eşitlik, hukuk vd. alanlarında ihtiyacı karşılamaya yetip yetmediğine bakmak gerekir. Değilse, pratiğini yapmadığımız yahut hayat hakkı tanımadığımız bir şeyi teorik olarak peşin mahkûm etmek akla da, vahye de, adalete de haksızlık olur.