DENEME

MAHMUT CELAL ÖZMEN

 

VELİLER – ŞEHİTLER – BALIKLAR

 

Halk arasında meşhur bazı rivayetler vardır. Onlardan bazıları, yaşlı insanların anlattığı hikâyemsi tarihsel meseller, bazıları milli moral olsun diye yazılmış fakat bu gayeyi aşıp hurafeleşmiş kitaplar ve nutuklardır diyebiliriz. Fakat bu tür mitik ve söylensel mesellerin farklı biçimlerle sunulması bunlarla kalmamış, bu türden hikâyelerin ve mesellerin özellikle modern çağda ortaya çıkan birçok imkânı da kullanarak, sözgelimi tiyatro ve film versiyonlarıyla görsel alanda da ortaya koymak gibi pek çok biçim üretilmiştir. Bu şekilde de tarihin hemen her evresinde maalesef insanların bu batıl inanışlarla tanışması ve insan varlığının böylesine akıl almaz iplere tutunarak esir alınması sağlanabilmiştir.  Örnek olarak, senelerdir kerameti kendinden menkul görsel iletişim araçlarının sanki de kuluçkadan çıkardıkları senaryoları film olarak dindar ve mütedeyyin olarak bilinen ortalama insana ve dolayısıyla da halka yutturmalarının yanı sıra, şimdilerde özellikle bir takım ateist iletişim araçlarının da bu kitlenin azımsanmayacak bir potansiyel olduğunu fark etmeleri ve “sır kapıları”, “kalp gözleri” gibi din dışı hikâyelerin filmleri, din diye izlenir hale getirmiş oluşlarını şaşkınlıkla izlemekteyiz..

 

Yüzyıllardır ardı arkası kesilmeyen ve sürekli güncellenen delilsiz, dayanaksız bu senaryolar yukarıda da değinmiş olduğumuz gibi evrilip çevrilerek halen üretilmektedir. Güncel örneklerden olarak, sözgelimi yakın tarihimizde Kıbrıs (1974 Türk/Rum) harbinde bir çavuşun yeşil sarıklı bir adamın düşman askerleriyle savaştığını görmesi, onunla tanışması ve adamın kendisinin Hakkâri’de falanca mezarda yatan adı soyadı şu şu olan biri olduğunu söylemiş olması misali hiçte hafızamızı zorlamadan hatırlayabileceğimiz nice örnekler verebiliriz. Rivayet o ki, savaştan sonra bu çavuş Hakkâri’ye gitmiş, mezarlığı bulmuş ve o adamın üzerinde adı yazılı mezarını da bulmuş, hatta mezarı açtırıp, o adamın burada yatan mevta ile aynı adam olduğunu görmüş vs.vs… Bu söylencenin abartılı versiyonlarından biri olarak, çavuşumuzun belki savaşta hatıra fotoğrafı da çektirmiş olduğu ve mezardakinin o kişi olduğunu bununla ispat etmiş olduğu bile eklenebilir?!.

 

Dinleyen hemen her insana inanmamak ve sorgulamak anlamında tek bir çıkış noktası bırakmayacak kadar ustaca uydurulmuş bu hikâyelerin bir başka saçma sapan türlü biçimleri, yedi kapıya dağıtılmazsa insanın evinin yanacağı, canının yanacağı gibi yazılı kâğıtlar kadar ürkütücüdür. O kadar ki, hemen her gün Kur’an’ın hükümlerini mu’tad olarak çiğneyen insanlar, bu tür hikâyeleri kabul etmez de, inkâr edersem kâfir olurum zannedecek hale gelebilmiş, koca koca kadınların ve erkeklerin beyhude yere böylesi saçmalıklarla uğraştığı gerçeği reddedilemeyecek bir gerçeklik haline gelebilmiştir. Özetle söyleyecek olursak; bu türden uyduruk hallerin türlü türlü çeşitlerinden söz edebiliriz, lakin konunun ciddiyetine binaen bunların üzerinde çokça durmak, bir o kadar da anlamsız olacaktır.

 

Neresinden başlamalı bilemiyorum; sözgelimi bir başka örnek; Urfa’daki balıklı gölde yüzen hayvanların Kıbrıs harbine iştirak ettikleri, o günlerde gölde hiç balık kalmadığı, savaş bittikten sonra da göle dönen balıkların yaralı olduğu, hatta o günden sonra balıkların eğri büğrü oldukları gibi safsatalar halen ziyaretçilere anlatılmakta, onlar da duydukları, -bu sözleri tartacak teraziden yoksun oldukları için- kabul ederek başkalarına yayabilmektedir..  Tıpkı buna benzer biçimde bu balıkların İbrahim aleyhisselamı yakmak için toplanan odunlar olduğuna inanmak gibi ve hatta yine aynı balıkların haram olup yenilemeyeceği gibi batıl birçok hikâye de mevcuttur.

 

Basit bir mantıkla inanılsa ne olur inanılmazsa ne olur türünden basit bir hikâye gibi gözükmesine rağmen Allah’ın kullarına helal kıldığı bir nimeti haram etmeye yol açan bu sapkınlıklar Müslümanların birileri tarafından aptal yerine konmasına ve İslâm dininin böyle acayipliklerden ibaretmiş gibi algılanmasına da sebep olabilmektedir. Hatta durum o kadar kritik bir noktaya gelmiştir ki Allah’ın hükümlerini bilinçli ya da bilinçsiz biçimde inkâr eden onca insanın bu türden menkıbeleri inkâr etmekle sanki dinden çıkacaklarını sanmaları bile korkunç bir başka gerçeği ele verecek niteliktedir.

 

Söz buradan açılmışken, işte bir balık hikâyesi daha.. Bir kaynak suyun başında sohbet ettiğimiz bir köylü kardeşimden, onun da dedesinden dinlediği bir hikâye;  Güya bu kaynaktaki balıklar ikinci dünya harbinde savaşmaya gitmişler ve suda hiç balık kalmadığı gibi kaynak da kurumuş, sular çekilmiş. Harp bittikten sonra suyun kaynamasıyla birlikte balıklar da kimi şehit, kimi gazi memlekete dönmüşler! Bu hikâyeyi muhteşem bir şaşkınlıkla ve inançla anlatan o kardeşime şunu sordum: “İkinci dünya savaşı Almanlarla, yani dünyaya bir bela gibi inen Hitlerle, Rusya ve diğer Avrupalıların yaptığı Hıristiyanlar arası bir savaştı; sizin balıklar Hitler’in safında mı yer aldı, yoksa Rus’ların yanında mı ?!”  Sonuç şöyle bir şeydi; bana hikâyeyi iştahla anlatan saf köylü hikâyenin çarpıklığını anlamasına rağmen, “ne yani dedem yalan mı söylemiş, koskoca adam?” diyerek bir yandan atasına, babasına yapmış olduğum dolaylı hürmetsizliği sorgulamaya, bir yandan karışan kafasını açmaya çalışırken aslında ne hikâyeyi ne de dini savunamamış, buna rağmen, dedesini savunabilmişti.

 

Bu basit örnekten yola çıkarak düşünelim; insan din adına inanacağı şeyin delilini aramayı bilse, acaba böyle uçuk-kaçık hikâyeleri din zanneder miydi? Allah’ın balıkları asker olarak değil, insanlara rızık olarak takdir ettiğini bilseydi bu kadar  sapkın bir inanca teslim olabilir miydi?… Nitekim bu insan, bu bilinçli imanı dolayısıyla savaşa çıkarken de bu hikâyelerin dopingi ile kendini avutmaz, kalbini Allah’a yöneltir, imanını kontrol eder, duasını artırır, bu imanla ölürse de şehit olacağını düşünerek te, aslında büyük bir teslimiyetin insanı olurdu. Değil mi ki,  Allah’ın kullarından istediği de budur ve O kullarına galibiyeti de, mağlubiyeti de tattırır.

 

Hal böyle olunca bu asılsız rivayetlerin ağızdan ağıza yaygın olması, anlatanların çokluğu vesaire gibi durumlar, onlara inanmadan önce araştırmayı daha da kaçınılmaz kılmakta ve konu, Allah’ın Müslümanlara savaşta yardım göndermesi olarak kabul gördüğüne göre bunun İslâm diniyle sahih yönden bir alakası var mıdır, yok mudur hususunu araştırmak gerekir. Bu araştırmanın yapılacağı alan da elbette Kur’an’dır.

 

Balıklar hakkında böylesine, sadece zan ifade eden yorumlar, evliya, şehitler ve melekler söz konusu olunca, bazı ayetlerle hatalı olarak desteklenmeye çalışılmaktadır. Bu hikâyelerin doğru olabileceğini ispata çalışanların en mühim hataları ise şunlardır:

 

Her şeyden önce, evliya kelimesiyle kastettikleri sadece tarikat erbabı olup, bu hikâyeleri anlatanlar da çoğunlukla ehl-i tasavvuftandır. Bu iddiaların onlarla sınırlı kalmasının hem ispatı, hem de sebebi ise sahih kaynakta bulunmayışı ve onların toprağa gömülen velinin ölmediğine, kerametin öldükten sonra da devam ettiğine inanmasındandır. Burada mühim bir not düşmemiz yerinde olacaktır. Falanca kimse evliyadır demek, o kimsenin kesin olarak imanına hükmetmek ve onun Allah’ın dostu olduğunu söylemekle, kesinlikle cennet ehlinden olduğu söylenmiş olur. Ehl-i Kur’an âlimleri arasında yaygın olmayan, insanlardan bir kısmının kesin imanına hükmetmek, kesin cennet ehli olduğunu söylemek gibi bir cüretkârlığı, evliyalık makamını kendi şeyhlerinin tekelinde kabul eden tasavvuf erbabı göstermişlerdir. Bu davranış haddi aşmaktır..

 

Cennetle müjdelenen(!) sahabeler için bile öldükten sonra savaşmaya geleceğine dair bir delil bulunmamasına rağmen, savaşta ölülerin yardıma geleceğine inanmak, Şamanizm inancında olduğu gibi, ölülerin ruhlarının öldükten sonra da yakınlarının yardımına geleceği inancı gibi ve Budizm’de inanılan ruhların tenasühü inancı, (ölünün yeniden hayata gelmesi ve ruhun bir başka sağlam bedenle) yeniden hayat sürmesi gibi ve Yunan mitolojisinde bulunan, kendilerinin insanlardan uzakta, Olympos dağında yaşadığına ve insanların yardımına geldiğine inanılan, Yunan Tanrıları gibi batıl olan, tasavvufun ĞAVS inancından kaynaklanmaktadır.. ĞAVS yardım istenildiğinde hemen yardıma yetişen demektir ki ölüsü de, dirisi de yardıma gelir diye inanılmaktadır. Bu inanç, keramet hastası sapkın sufileri, şeytanın ulaştırdığı son noktadır. Bu inanç Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in öğrettiği İslâm dininde yoktur. Kendisine İSTİĞASE edilen (yardım istenilerek sığınılan) sadece Allah’tır.

 

Hâlbuki tasavvuf terimleri sözlüğünden ve evliyanın menakıbı (menkıbeleri) kitaplarından bu sıfatın şeyhlere nispet edilerek Allah’a şirk koşulduğunu fazlaca görebilir ve hatta bunun tasavvufun amentüsü olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. İşte bu şeyhlerin menkıbelerinde anlatılan, ölmüş bir ğavs’ın (hâşâ) çamura çöken eşeği bile çıkarmaya geldiğine inanmak, onların savaşa iştirak edeceklerine inanmayı –onlar açısından- kaçınılmaz kılmaktadır. Oysa bu batıl bir inanıştır.

 

Evliyanın ölüsünün dünyaya yeniden döneceğine bir delil bulamayan bu kimseler meseleyi biraz daha karıştırarak halleder gibi yapıp, aslında hem kendilerini aldatırlar, hem de göz boyamaktadırlar. Ölmüş olan evliya nasıl dünyaya dönebiliyormuş diye bir soru sorsanız; Allah “şehitlere ölüler demeyin, çünkü onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar” buyurmuştur, derler ve o halde falanca evliya diri olduğuna göre elbet yardıma gelir, demektedirler. Bu kandırmacayı -ayet denince- hangi mana yüklenirse yüklensin, kabul etmek gerekir zanneden, batıl manaları da sorgulamayan insanlara belki yutturabilirler. Fakat bu iddialarıyla sorumuzun: “dünyaya nasıl dönebiliyorlar?” kısmına cevap vermemiş ve şehitlerin Rableri katında diri olduğu deliliyle de bahsettiği evliyayı şehit etmiştir. Bunlar hem arızalı bir anlayışın tezahürüdür, hem de kendi içinde çelişkilerle doludur. Bu çelişkileri şöyle özetleyebiliriz:

 

Evliya dedikleri kimseler, bilfiil bir savaşa katılıp ölmedikçe şehit değildir; onlar, hayattayken kendilerini bile bir insanın acziyetiyle ancak idare edebilmişler ve değindiğimiz gibi savaşlara iştirak etmemişlerdir ki öldükten sonra da böyle bir kudretleri olabilsin. Bu gün bile durum bundan ibarettir. Konunun manidar bir yanı da, Müslümanları katleden kâfirlerin bu post düşkünü şeyhlerden ve kılını kıpırdatmadan ölülerden yardım bekleyen hurafecilerden gayet memnun oluşlarıdır.

 

“Şehitlere ölüler demeyin çünkü onlar diridirler ve Rableri katında rızıklanmaktadırlar” ayetine(Âl-i İmrân,169) müracaat edenler görecektir ki; Allah şehit olan kimseyi ahrette diriltti ve onu cennet nimetleriyle rızıklandırmaktadır, manasınadır.

 

Ayrıca şehitler savaşmak için dünyaya geri gönderilmezler; ilgili ayetlerdeki deliller yeniden dünyaya dönme imkânı olmadığını ispatlar.

 

Meleklerin bazı savaşlarda Müslümanlara yardıma geldiği doğrudur. (Âl-i İmrân,123-127) Allah azze ve celle Ahzab suresinde, Hendek harbi sırasında, yaklaşık 3 ay boyunca düşman karşısında yardımsız bekleyen ve artık tabir caizse homurdanmaya başlayan ve Allah’ın ve peygamberinin vaadi boşmuş diyerek veya biz evlerimizi korumaya gidiyoruz, evlerimiz tehlikede diyerek cepheden ayrılan imanı zayıf kimseleri ve münafıkları açığa çıkarıncaya kadar ve onlar müminlerden ayrılıncaya kadar, şiddetli bir imtihanla o insanları sınamış ve sonra müminlere yardım olarak meleklerini göndermiştir..

 

Bu hadise bize mühim ipuçları vermektedir. Zira “Allah melekleriyle kime yardım etmektedir?” sorusuna bu ayetlerden cevap bulabiliyoruz. İmanında sebatlı, Allah yolunda neticesi ne olursa olsun, peygambere itaatkâr kimselere, meleklerle ve rüzgârla yardım gönderilmiştir. Daha önce de Bedir harbinde yardım etmişti.

 

Şimdi insanlar öyle hadiseler üzerine meleklerin yardımının geldiğinden bahsediyorlar ki, Ahzab suresinde anlatılan imtihan ve peygamberle beraber kalan Ashap gibi bir mümin topluluğu var sanıyorsunuz.

 

Öte yandan Allah, Ahzab (Hendek savaşı) günü müminlere ve peygamberine yardıma gönderdiği meleklerinden bahsederken “…sizin görmediğiniz ordular göndermiştik” (Ahzab Suresi, 9) buyurmaktadır. Allah’ın yardıma gönderdiği melekleri, o topluluğa göstermediğine bu ayetle dikkat çekelim ve yeşil sarıklıların yardım ettiğinin -iddia edildiği- daha yakın bir örneğe dönersek, 30 sene önce, Rum zulmünden kurtardığımız Kıbrıs insanlarının büyük bir kısmı bu gün kendilerine yasaklanan ve çirkin gösterilen İslam’ı istemiyorlar; o memleket, güya kurtarıldıktan sonra Kur’an öğrenebilme yaşı 18’e çıkarılmıştır.. Fuhuşhanelerle, batakhanelerle, kara paraların aklandığı en büyük kumarhanelerle mamur oldu. Mescitler günahsız hayvanlara ahır olmaktan kurtarıldı, ama mescide gidecek kadar dinini bilen Müslüman kalmadığından bir kısmı yıkıldı, bir kısmı da günahkâr hayvanların tepindiği düğün ve eğlence salonlarına çevrildi. Şimdi sormak gerekmez mi; Velilerle şehitlerle fethettiğimizi söylediğimiz yavru vatanın bu hale gelmesi için mi Allah meleklerini gönderdi ?!

 

Ezcümle; Hiç düşünmez misiniz; “Allah’ı yeryüzünün işlerine karıştırmayız, O gökleri idare etsin” diyen adamlara melekler, yerin dibinden mi, yoksa Allah’ın idare ettiğini söyledikleri gökten mi çıkıp geliyor?! Kur’an’ı ve Peygamberini tanımamış ve tanımaya da niyeti olmayan adama din konusunda kendi aklından büyük düşman yoktur. Din denince aklına gelenler safsata, hurafe, bir yığın eciş bücüş hikâye. Evlerin duvarında asılı Kur’an neye yarıyor bilmem ki?!