Zekat Ve İnfak Ekseninde Ekonomik Alanımızın İnşâsı

Kur’an zekâttan ayrı olarak infak ve sadaka’dan da söz eder. İnfak, mü’minin Allah rızası için yaptığı zorunlu ol- mayan her türlü paylaşımı ifade eder.

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : Başyazı
Yazar :Mustafa iSLAMOĞLU

Zekat ve İnfak Ekseninde Ekonomik Alanımızın İnşâsı

Mustafa İslamoğlu

Zekât kelimesi hem “arınmak” hem “artmak” anlamlarına gelir. Zekât, vereni manen arındırıp malın bereketini artırdığı için ona zekât denmiştir. Zekât ve bereket kelimelerinin Kur’an’da aynı sayıda (32’şer kez) geçmesi de hayli anlamlıdır. Rasyonel matematiğe göre 40’tan 1 çıkarsa 39, iman matematiğine göre 40’tan 1 çıkarsa 400 kalır. Zekâtı verilen malın artışı, budanan çubuğun üzümündeki artışa benzer.

Zekât, bir yıllık geçimine yetecek kadar servete malik olan her mü’minin, her yıl belirlenen oranlarda fakirlere gönülden gelerek vermesi farz olan arındırıcı mali yükümlülüktür. Zekâtın amacı, serveti yoksullarla paylaşmaktan ibaret değildir. Zekât aynı zamanda servet sahibini serveti- ne karşı özgürleştirir. Zekâtın şartı karşılıksız vermek, verilenden maddi ya da manevi hiçbir karşılık beklememektir.

Kur’an’a göre arındırıcı mali yükümlülük sadece Ümmet-i Muhammed’e farz kılınmamıştır. Daha önceki ümmetlere de, mesela Ümmet-i Musa’ya da farz kılınmıştır (Bakara 2/83).

İnfak nedir?

Kur’an zekâttan ayrı olarak infak ve sadaka’dan da söz eder. İnfak, mü’minin Allah rızası için yaptığı zorunlu ol- mayan her türlü paylaşımı ifade eder.

İnfakın türetildiği nefeka kökü “elden çıktı, bitti, tükendi” manalarına gelir. İnfak terim olarak “yarar veren bir şeyi ona muhtaç olan biriyle karşılıksız paylaşmak” manasına gelir. Kelimenin geçişli (infak) olması, bir ‘öteki’ olmaksızın bu ibadetin gerçekleşmeyeceği anlamına gelir.

Kur’an, infak üzerinde çok durur. Mü’minleri infaka özendirir. Kur’an, infakın sahibini cennete götüren bir yol, cimriliğin de sahibini cehenneme götüren bir yol olduğunu şu ayetlerle ima eder:

“Her kim (Allah için) karşılıksız verir ve Allah’a muhtaç olduğunun bilinciyle hareket eder ve daha güzeliyle ödüllendirileceğine inanırsa; işte ona rahatlık ve mutluluğun zirvesine giden yolu kolaylaştırırız. Kim de cimrilik yapar ve kendi kendine yettiğini zanneder, En Güzel’in (vahyini) yalanlarsa; işte ona da zorluk ve felaketin en dibine giden yolu kolaylaştırırız.” (Leyl 5-10)

Kur’an, infakı ikiyüzlülüğün (nifak)  panzehiri olarak takdim eder. Bollukta da darlıkta da vermeyi öğütler. Kur’an’ın infak-nifak karşıtlığı çok belirgindir. İki yüzlülere şöyle buyurulur:

“De ki: ‘İster gönüllü infak edin ister gönülsüz; sizden asla kabul edilmeyecektir: Çünkü siz, hepten sapık bir güruh haline geldiniz’.’’(Tevbe 9/53)

Ve devamındaki ayette münafıkların infaklarının kabulünün önündeki gerçek engel açıklanır:

“Onların infaklarının kabulüne tek engel, Allah’a ve onun elçisine ısrarla nankörlük etmeleridir; onlar namaza hep üşene üşene katılırlar ve onlar her daim gönülsüzce hayır yaparlar.’’(Tevbe 9/54)

Gerçekte Allah için vermek, vermek değil almaktır. Zira Allah için verenler, Allah tarafından kendilerine verme duygusu verilenlerdir. Allah onlara vermeyi vermiştir. Paylaşmak iyilik yapmaktır. İyilik yapmak, insana kendini iyi hissettirir. Bu, iyilik yapmanın ilk ödülüdür. Bu nedenleiyiliğe ödül beklenmez. Zira iyilik yapmanın kendisi ödül- dür. Fakat Allah, iyilik yapanları ayrıca ödüllendireceğini vahyinde defalarca vurgulamıştır. Allah bir şeyi istediyse tereddüt etmeden ver: Zira Allah almak için istemez, vermek için ister. Hz. İbrahim’den İsmail’ini istedi, İsmail’i almadığı gibi yanına bir de İshak’ı verdi.

Sadaka, kulun Allah’a olan sadakatini isbat için sahip olduğu servet ve güzellikleri başkalarıyla gönüllü olarak ve karşılıksız paylaşmasıdır.

İnfakın Ramazan ayına has olanına fıtr denilir. Fıtrat sadakası, yani zengin olsun olmasın, insanın “varoluş” infakı olduğu için bu adı almıştır.

Paylaşmanın da bir ahlakı var mıdır?

Kur’an bir infak ahlakı inşa eder. Bu konu Kur’an’a göre o kadar önceliklidir ki, 23 yıllık peygamberlik sürecinin daha ilk inen üçüncü pasajında şöyle buyurulur: “İyilik yapmayı kazanç kapısı haline getirme!” veya “Allah için yaptığın iyiliği çok görme!” (Müddessir 74/6)

Şu ayet infak ahlakını inşa eden ayetlerdendir:

“Mallarını Allah yolunda infak edip de, sonra infak ettiklerini başa kakıp gönül incitmeye kalkışmayanlar, ödüllerini yalnızca Rabbleri katında alacaklardır. Artık onlar gelecek- ten endişe duymayacaklar, geçmişten dolayı mahzun olmayacaklar. Gönül yapan hoş bir söz ve rahmet dileme, arka- sından incitmenin geldiği bir yardımdan daha hayırlıdır. Ve Allah kendi kendine yetendir, cezalandırmadan önce fırsat tanıyandır.”  (Bakara 2/262-263)

İnfak teşvikiyle çözülmek istenen bir başka ahlaki problem de “açlık korkusu”dur. Açlık doğal bir durumdur, fakat açlık korkusu ahlaki bir problemdir. Aç olanı bir ekmek doyurur, fakat açlık korkusu çekeni dünyanın tüm fırınları doyuramaz. İnfak ahlakıyla ilgili pasajın   içerisinde yer alan şu ayet, bu hakikati dile getirir:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise size katından bir bağış ve daha fazlasını vaad eder”(Bakara 2/268)

İnfak ahlakına, paylaşılanın reklamını yapmama da girer: “Eğer yardımları açıktan yaparsanız, o da hoş.  Yok  eğer  onu  ihtiyaç  sahiplerine gizlice verirseniz, işte bu  sizin

için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına kefaret olur. Zira Allah yaptıklarınızın tümünden haberdardır.” (Bakara 2/271)

İnfakla faiz yasağı arasında bir ilişki var mıdır?

Faiz, karşılıksız almak; infak, karşılıksız vermektir. Faiz, varsılın başkalarının emeği üzerinden geçinmesidir. İnfak, varsılın yoksullarla servetini paylaşmasıdır.

İnfakın her varsıl mü’mine farz olan kısmına zekât adı verilir. Kur’an vahyi, zekât emri ile faiz yasağı arasında ters orantılı bir ilişki kurar. Zira faizi yasaklayan bir ekonomik sistem, zekâtı farz kılmadan hedeflediği ekonomik adaleti tesis edemezdi. Zira nasıl ki faiz yasağı tevhid kelimesin- deki la ilahe nefyini temsil ediyorsa, zekât emri de tevhid kelimesindeki illallah isbatını temsil etmektedir. Bu ikisi birbirinin olmazsa olmazıdır.

Darlıkta veremeyenler varlıkta hiç veremezler. Kur’an faiz yasağıyla zekât emrini yan yana zikreder (Rûm 30/38-39). Bu pasajın mesajı açıktır: Elinize fazla servet geçince onu faizle kantitatif çoğaltmayı değil, infak ve zekâtla kalitatif çoğaltmayı düşünün. Zira “artış” anlamına gelen riba (faiz), servetin miktarını artırır fakat ruhunu, yani bereketini öl- dürür. Diri servet, sahibini sırtında taşır, ölü serveti sahibi sırtında taşır; Ribanın aksine, köken itibarıyla “artma” an- lamına gelen zekât görünürde malın miktarını azaltırsa da, hakikatte bereketini artırır.

Serveti yoksullarla paylaşmanın gerekçesi nedir?

İnfak’ı anlamanın ve sindirmenin yolu, vahyin inşa ettiği bir servet tasavvuruna sahip olmaktan geçer. Tevhid inancı, bu tasavvurun yaslanacağı akidedir. “Mülk kimindir?” sorusuna Kur’an’ın mükerreren verdiği cevap açıktır: Mülk Allah’ındır. Peki, ya insanın mülkten payına ne demeli? Şu bir hakikat ki, bu pay insana emanet olarak verilmiştir. Zira insan bu cihana sahip olmak için değil, şahit olmak için gelmiştir. Serveti imana şahit kılmak lazımdır. Bu ise, servete mülkiyet değil emanet gözüyle bakmakla gerçekleşir.

Kur’an servet konusundaki iki aşırı ucu da dışlar. Bunlardan biri, “mutlak mülkiyet” anlayışına dayalı kapitalizm, öteki ise her tür dünyalığı ve serveti bir günah sayan fakirizm temsil eder. Serveti ferdin değil toplumun mülkü olarak gören komünizm, mahiyet itibarıyla kapitalizm ile servete bakışta aynı gözede buluşurlar. Buluştukları o göze, servetin emanet değil mülkiyet olduğu fikridir. Servetin bireyin mi toplumun mu mülkiyeti olduğu tartışması, işin teferruatıdır.

Kur’an bazı mistik öğretilerin ve Hind fakirizminin tutumu olan dünyayı ve dünyalığı “günah, pislik” vb. gibi görme tavrını reddeder. Muhatabına, servette denge yolunu gösteren şu duayı talim ettirir:

“Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik güzellik ver, ahirette de iyilik güzellik ver!”(Bakara 2/201)

Başta zekât olmak üzere, tüm paylaşma emir ve tav- siyelerine Kur’an’ın muhteşem bir gerekçesi vardır: “Ta ki servet, içinizdeki zengin sınıflar arasında dolaşan bir devlete dönüşmesin” (Haşr 7). Bu ayet, Allah’ın muradının, servetin belirli ellerde başkalarına tahakküm aracına dönüşmemesi olduğunu gösterir.

Ekonomi alanının inşası:

1.         Vahyin inşa ettiği bir hayatta, mutlak anlamda varlı- ğın mülkiyeti Allah’a aittir: O varlığı dilediğine verir, diledi-ğinden çekip alır. Buna insanın kendi varlığı da dâhildir. O serveti ne zaman ve kimlere verip, ne zaman ve kimlerden alacağını yasalara bağlamıştır. O’nun mülkünde tasarrufu, yine kendi koyduğu yasalar çerçevesinde cereyan  eder.

2.         Servet emanettir: İsraf, savurganlık bu yüzden emane- te ihanet, karşılıksız yardım ve paylaşmak bu yüzden ema- nete sadakattir. Servetin emanet olması, serveti toplumun malı sayan Sosyalizmin, serveti mutlak anlamda malikinin mülkiyeti sayan Kapitalizmin dışında, dengeli, orta ve adil bir alternatif çözümdür.

3.         Paylaşmak esastır: Zenginin malında yoksulun hakkı vardır. Gönüllü olarak paylaşılan servet artar. Bunun için zo- runlu mali yardıma, “artmak” kökünden gelen zekât adı ve- rilmiştir. Gönüllü olarak paylaşılmayan servet azalır. Çünkü, gelir dağılımı bozulan toplumda, yoksullar varsılların serve- tinin düşmanı olur ve ilk fırsatta o serveti ele geçirmek için her yola başvurur. İşte gerçek azalma budur. Paylaşmanın parolası bellidir: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

4.         Servet, belli ellerde “devlete” dönüşecek kadar temerküz edemez: Bu Kur’an’ın açık uyarısıdır (Haşr 7). Çünkü servet gücü, güç serveti  kendine  çeker.  Bu  ikisinin  denetlenemez ve kontrol edilemez bir biçimde birleşmesi, hakkın ölçütünü “güç” ve “servet” haline getirir. Bu takdirde hak güçlü olmaz, güç haklı olur. Böyle olan bir yerde adaletin yerini zulüm alır.

5.         Haksız kazanç haramdır, “Üreten Allah’ın sevgilisidir”: Vahyin inşa ettiği bir hayat, daha çok tüketim- daha çok üretim kısırdöngüsüne kilitlenmiş bir hayat değil, imar ve inşaya yoğunlaşmış bir hayattır. Ekonomik anlamda bu hayat rant ekonomisine prim vermez. “Salih amel” olarak nitelediği değer üretimine dayanır. Haksız servet, çıkmak için günah kapısı arar: Fuhuş, kumar, alkol ve uyuşturucu gibi günah alanlarını daha çok haksız kazanç finanse eder.

6.         “Narhı Allah koyar” diyen pazar ekonomisi esastır: Ne acımasız Kapitalizmin küçükleri büyüğe kurban eden vahşet modeli, ne de insan emeğini toplum adına devletleştiren Sosyalizmin yokluk ve yoksullukta eşitlik modeli…

Kanaatin servet, cömertliğin devlet, pazarlığın sünnet, ticaretin ibadet, faizin cehennem, şükrün cennet sayıldığı bir model. Piyasa- sını, ahlakını vahyin inşa ettiği fertlerin arz-talep dengesinin oluşturduğu bir model…

7.         Savurganlıktan ve pintilikten uzak, dengeli bir harcama ahlakı: İnsanlara göstereceği daha değerli şeyleri olan insanların, servetleriyle insanlara görünmeyi ayıp saydıkları bir hayat. Gösterişten kaçınan, yokluğa sabretmekten daha zor olan varlığa sabretmenin sınavını veren insanların inşa ettiği bir hayat…