ANALİZ

 

YURT DUYGULARI YURTTAŞ OLMANIN SAYGINLIĞINA İLİŞKİN DEĞİŞİK BİR BAKIŞ DENEMESİ

Şahin BAL

 

Antik tarih ve mitoloji araştırmacıların aktarımlarına göre Aztekler kendilerini var eden, yediren içiren gücün doğa olduğunu düşünürler, doğayı evlatlarını emziren bir anaya benzetirlerdi. Aztekler’in bu varsayımları doğanın daha verimli olabilmesi için döllenmesi gerektiğine ilişkin çok güçlü bir inanca dönüşmüş ve doğayı dölleyecek tek şeyin evlatlarının kanı olduğuna kanaat etmişlerdir. Bu yüzden yılın belirli dönemlerinde doğaya insan kurban etmeyi dinsel bir ritüel haline getirmişlerdir. Yani Aztek inancına göre üzerinde yaşanan toprağın bereketli ve bol yemişli olabilmesi için toprak üzerinde yaşayanların kanıyla sulanması gerekmekteydi. Bu toplayıcılık döneminden kalma mitos ne yazık ki modern çağda bile üzerinde yaşanılan kara parçasını kutsama üzerine kurulan pek çok düşünceye kaynaklık etmiştir.  Şöyle ki: Bir ülkede yaşayan insanlar için iyi bir yurttaş olma bilinci yerine onlara yurt için gerektiğinde kurban olma duygusu dikte edilir olmuştur. Peki, bir ülke ya da adına vatan denilen bir kara parçası niçin uğruna ölerek yaşatılacak hale gelir? Elbette sağken bayındır hale getiremediğin için. Kısacası iyi birer yurttaş olamadığın için. Biraz ironi yaparsak şöyle bir soru gündeme geliyor: Sağlığının fayda vermediğine ölüsü fayda verir mi?

Tabi, bütün bu yazdıklarım ve eleştirim bir zamanlar işgal altındayken insanlarımızın duygu ve düşüncelerine ya da yurt savunması uğruna can veren insanların hamiyetine karşı değildir. Onlar elbette tarihin kendileri için biçmiş olduğu misyonun isteyerek ya da istemeyerek yaşam haklarından feragat ederek yerine getirmişlerdir, hepsinin ruhu şad olsun. Fakat burada değinmek istediğim nokta yurt tanımının yanlışlığındadır. En azından içinde yaşadığımız çağın gerçeklerine göre yanlıştır. Artık zamanın öncülleri insanlardan yurtlarını yaşatmak için can vermelerini değil üzerinde insanca ve kardeşçe yaşamalarını istemektedir. Orayı mamur kılmalarını, sonraki kuşaklara yaşanabilir bir ülke bırakmalarını öngörmektedir. Gerçekte bir ülkede yaşayan insanlar ülkelerini bayındır duruma getirmek için ellerinden geleni yapsa, ülke arzu edilen gücüne kavuşacak bu yüzden ülkeyi savunmak için belki de ağır bedeller ödenmek zorunda kalınmayacaktır. Bunun için öncelikle insanlarda yurt kavramı “uğruna öldüğün” değil “bakıp bağ ettiğin” toprak parçası anlamında yerleşmesi gerekmektedir.

Konu “bakıp bağ etmek” olunca bir kara parçasında yaşayan insanlarla yurt ilişkisinin de etiğine değinmek gerektiğini düşünüyorum. Günümüzde doğada bulunan her şey “ekonomik getiri” açısından değer kazandığı için insanla doğal çevresinin ilişkisi ne yazık ki estetik değerini fazlasıyla yitirmiştir. Zira çağdaş insanın dünya görüşü tüketme üzerinedir. Tüketim malzemesini bulmak için insanlar doğada buldukları her kaynağı sonucunu düşünmeksizin yok etmekteler. Hatta “yaşamak için öldür” tarzı bir anlayışla doğal çevrenin dinamiklerini temelden dinamitlemekten çekinmiyorlar. İşin gerçeği açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu varsayılırsa insanın karnını doyurmak için her şeyi tüketmesi mubah görülebilir fakat insanlar çevrenin dengesine bozma pahasına elde ettikleri kazancın çoğu zaman lükse ve görkeme harcadıkları görülmektedir. Bu görkem tutkusu doğanın ilkesizce sömürülmesine neden olduğu için yeryüzündeki yaşam kaynaklarının kurumasına neden olmaktadır. Hal böyle olunca gerek yetkin gerekse spekülatif ağızlarca üretilen felaket senaryoları art arda gelmektedir. Özetle çağdaş insan “itibarın tasarrufu olmaz” biçiminde meşrulaştırdığı görkem istenciyle oluşturduğu kurmaca dünyasını daha da görkemlileştirmek için doğasını, yurdunu yok etmekten çekinmiyor. Maalesef fedakarlık üzerinden tanımlanan yurt kavramı bakıp bağ yapılan mamur bir ülke yaratmaya yetmiyor. Ülke bayındır hale getirilemediği için bize edebiyatını yapmak kalıyor. Üzerinde yaşayanların imarıyla övünemediğimiz için ölenlerin destanıyla kendimizi avutuyoruz.

Yurdumuzu kalkındırmak, doğayı korumak ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakabilmek için “ortalama” bir yaşama kanaat etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Doğa insana her şeyi verir, yani ihtiyaç duyduğu her şeyi… fakat görkem ve lüks tutkusunu doyurabilen bir nimet evrende bulunamayacaktır. Bu yüzden ortalama bir yaşam kavramı bütün insanları ve yurtseverlerin ortak paydası olmalıdır. Yoksa gelecek kuşaklara miras bırakacağımız fazla bir şey kalmayacak.