GÜNDEM/AİLE

Rümeysa HAFIZOĞLU

 

Yıl 2020, ‘Her Şey Ben Yaşarken Oldu.’

Yıl 2020. Söylerken bile yeni bir devrin başladığını anımsatan, bir on yılın daha bittiğini fark ettiğimiz havalı yıl. Daha ilk üç ayın sonuna gelmeden yerelde yaşadıklarımızdan tutun küresel çapta şahit olduğumuz olaylara kadar bir filmin içindeymişiz gibi hissettiren yıl. Maskeli dolaşan insanlar, tedirgin bekleyişler, eldivenli kadınlar, tanklarla taşınan yüzlerce naaş, tek başına gömülen mezarlar, kendi habitatlarında günlerdir bekleyen aileler. Bütün bunların karşısında her şeyin askıya alınabileceğini tecrübe ettiğimiz bir dünya. İbadete kapatılan Kâbe, iptal edilen cumalar, ertelenen saadetler, terk edilen meydanlar, bir tarafta törensiz yakılan ölü bedenler ve diğer tarafta evlerde kılınan gıyabi cenaze namazları.

Çin’deki yarasa çorbasından başlayarak Üsküdar’daki amcanın oturduğu bankı altından alan dünya. 19 yaşındaki Amerikalı pop starından, Almanya başbakanı Merkel’e, NBA oyuncusuna, Kanada başkanına kadar üst sınıfları vuran bir virüs. Güçlüleri aciz bırakan ve bunun karşısında Gazze’nin en güvenli mesken olarak anıldığı virüslü bir dünya. Bu ilginç sahneleri hep beraber yaşıyoruz. Hepimiz aynı ve aynı olduğu kadar biricik deneyimler elde ediyoruz. Bugün, küresel bir karantinadan söz etmek mümkün. Peki, bu karantinada hepimiz aynı şartlar altında mıyız? Virüs insan ayırt etmiyor ama herkesi de eşit şekilde etkilemiyor. Ne evde kalabilen her kesimin karantinası, ne de ev dışında kalmak zorunda olanların karantinası bir değil. Virüsün yapmadığını insanlar birbirine yapıyor.  “Ayrımcılık yapan virüsün kendisi değil ama ulusalcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve kapitalizmin birbiriyle örtüşen güçlerinin şekillendirdiği ve canlandırdığı biz insanlar bunu kesin yapacağız.” (Judith Butler, 2020) Buradaki eşitsizlik; beşeri alanla, insanın insana kurduğu tahakkümle alakalı. Virüs, dünyadaki tüm insanları eşitlemeye çalışırken insanlar, birbirlerine karşı tekrar bir tercih yapıyor veya yapmak zorunda kalıyor ve farklı bir eşitsizlik ortaya çıkıyor. Tıpkı İtalya’da hastane koridorlarında insanları birbirine tercih ettiği gibi. Birileri, cebindeki parasını kullanarak, bir kurye aracılığıyla mahrum olduğu tüm dünyayı kapısının önüne kadar taşıttırıyor, kurye çalışanı da geçimini sağlayabilmek için hayatını riske atarak hareket ediyor; birileri de karantinayı yeni bir dil öğrenmek için, okuyamadığı kitaplar ve izleyemediği filmler için fırsat olarak görüyor. Karantina, kimilerini daha fazla aç ve işsiz bırakırken, kimilerine daha fazla kilo aldırdığı için sorun haline geliyor. O yüzden herkesin evde karantinada kalışı ve karantinadan çıkışı bir değil. Tam da burada tüm istisnaların mümkün olabildiğini, tüm özgürlüklerin kısıtlanıp kural olabildiğini görüyoruz. Böyle olunca dengeler değişiyor ve farklı bir dünyadan söz edebilmek mümkün oluyor. İnsanın insana özlemi, her şeye olan hasreti büyüyor ve insanın evinde kurduğu özgürlük hayalleri günlerce sürebiliyor. Normal şartlarda üzerinde durulmayan ve fark edilmeyen sıradan olaylar, bugün büyük bir vuslata dönüşebiliyor. Her şey normale döndüğünde ezberlerin bozulmuş ve yeni pratiklerin tecrübeyle sabitlenmiş olacağı, küresel bir terapiye muhakkak ihtiyaç duyulacak bir zamana evrilmiş olacağız. Tam da burada İsmet Özel’in de “Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar” şiirinde ifade ettiği gibi ‘her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar, ben yaşarken koptu tufan, ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat’ diyebiliyoruz.

Aslında insanlık tarihinde hiç yaşanmamış bir döngüye tanıklık etmiyoruz. Ne yaşadığımız tufan Nuh’un tufanından farksız ne de hissettiğimiz ateş İbrahim’in ateşinden daha az yakıcı. Ne de umudumuz sandığımızın aksine, Musa’nın denizi yarması kadar imkansız değil. Albert Camus’un Veba adlı romanında dile getirdiği gibi; “Veba asla ölmeyecek, mutlu şehirlerdeki farelerini canlandırıp onları öldüreceği günü bekleyecek.” Ne ilk olan ne de son olacak kriz zamanlarında bizim için farklılık arz eden şey okuduğumuz romanların, izlediğimiz filmlerin aktörleri haline geliyor oluşumuz aslında. Uzun süredir olmadığımız kadar hayata müdahiliz. Değişimin öznesiyiz. İnsanın öznelliği aşikar olduğu kadar iradesi de aşikar oluyor böyle zamanlarda. Tam da Allah’ın bize verdiği misyon gerçekleşiyor. Nesnesi haline geldiğimiz dünyadaki çarkın, öznesi olabileceğimizi hissettiğimiz için heyecanlıyız. Aslında insanın özne ve iradeli oluşu, yaratılışla beraber hep vardı ama insan bunun üstünü yapıp ettikleriyle çoktan örtmüştü. Belki de üstümüzdeki bu canlılık hali; yaşadığı hayatta rol oynama ihtimalini, potansiyelini veya gücünü hissetme halidir. Rutinlerimizin ve ataletin dışındayız. Bir yandan değişim umudundan duyduğumuz heyecan kadar korku yüklüyüz, sürekli gelgitler yaşıyoruz. Dünyayı kaçırıyormuşuz hissi uyanıyor içimizde. Evde kalmanın misyonu değişiyor, virüsle uğraşan doktor kadar her birey kendi başına bir mücadelenin içinde kalıyor. Birçok yeni acıdan söz edebilmenin yanında ölüm, hastalık, açlık korkusu da hakim. Her şeyin geçiciliğine şahitlik ettiğimiz bugünlerde, insanların marketleri yağmalamakta, ürün stokları yapmakta ısrarcı olduklarını görüyoruz. Oysaki; marketteki bu halimiz, Nahl 16/111. ayetindeki, ‘Gün gelecek, her can kendi derdine düşecek; ve herkes yapıp ettiklerinin karşılığını tastamam bulacak; zira kimse zulme uğramayacaktır.’ şeklinde tasvir edilerek unuttuğumuz hakikati hatırlatıyor.

Biricik ve kolektif olan bu yaşadıklarımızda trajik dönüm noktalarımız mevcut. Bu dönüm noktalarından biri de içinde yaşayabilecek bir eve sahip olmak ya da evsizlik hali, bu noktada görünür olan imkan farklılığı. Salgınla bu kadar iç içe değilken binlerce mültecinin ortada kalışının şahitleriydik. İnsanlar soyularak, taciz edilerek sulara atıldı. Bu olayların akabinde virüs adeta ‘sınırlar sizin çizdiğinizdir, oysa ki yeryüzünün sınırları yoktur, toprak bir bütündür’ diye haykırdı bize. Meselenin, bugünle ilişkili ilgi çekici bir boyutu da bu deneyimi yaşayan insanların tek milletten olmamasıydı. Sınırlarda çeşitli milletlerden insanlar vardı. Ama salgın farklı milletlere yayılarak, sınırlarda terk edilmiş olan milletlerin sayısını yüze katlayıp adeta meydan okuyordu. Bu haksızlıklara şahit olan devletler ve yüzlerce insan bu durumu fırsata çevirip kar elde etmeye çalıştı, çıkarlarını önemsedi. Büyüğünden küçüğüne binlerce insanın canı harcandı ve hala harcanıyor. Burada liberalliğin, insan haklarının, dindarlığın bir karşılığının olmadığını hep beraber gördük. Ta ki, küresel dünyada ölüm herkese dokunana dek. Resim değişti, kendi canları söz konusu oldu. Savaş şahidi insanlara ‘evden çıkın’ cümlesini reva görmezlerken, ‘evde kalın’ ifadesi herkes için kurtuluş parolası oldu.

Kainat, bizi bir insanlık devrimi için zorluyor. İnsanın, kaybettiği ve üstünü örttüğü tüm ilişkileri sorgulatıyor. Küresel boyutta etkilendiğimiz bu salgından bireysel ya da milletler halinde kurtuluşumuz mümkün olabilir. Tabii ortaya nasıl bir irade koyacağımızla alakalı tüm bunlar. En basitinden, etrafımızda onca mucize varken nelerin ‘verilmiş’ olduğunu fark edememiştik.  Çünkü ‘sıradan’ zannettiğiniz şeyler aslında birer ‘mucize’, Allah’ın kudreti ve ayetidir. Hala bunu göremiyorsak ve kurtuluş için mucize beklentisinde geçiriyorsak günlerimizi, geçmiş kavimlerden hiçbir farkımız yok. Çünkü onlar da etrafındaki her ayeti bir mucize olarak görmekten kaçınmışlardı. Ve şöyle dediler; ‘Bizi büyülemek için her ne kadar ayet (mucize) getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz dediler.’ (A’raf 7/132). Eğer ilerleyen günlerde kurtuluşu mucizelerden bekleyecek olursak, o zaman niyetimizin inanmak olmadığı ortaya çıkar. Aksi niyette olanlar için mucize (ayet) olarak ‘Kur’an’ın size gelmesi yetmez mi’ (Tâhâ 20/133) sorusunu cevaplamanın ve ‘yeryüzünde nice ayetler vardır ki, geçip gidiyorlar da fark etmiyorlar’ uyarılarını (Yusuf 12/105) görmenin zamanı diyebiliriz.

İnsan, acizdir. İnsan, kainatta halife olduğu ve muktedir olma rolüne bürünebildiği kadar Allah ile olan ilişkisinde acizdir. İnsanın insana muktedir olmadığı, Allah’ın mutlak Malik olduğunu görüyoruz ve bu doğrultuda inancımız artıyor. Bunun yanında insanların hala Allah’tan medet umacağı şeyleri devletten ve birbirlerinden umduklarını da görüyoruz. Burada yönetenlerin sorumluluk almaması gerekir demiyorum. Mülkün mutlak sahibinin Allah olduğunu pratikte atlamak, gücü patronlara-devletlere bırakmak ve ontolojik değerleri yok saymak değişim umudunu başka bir sarmala sokuyor. Bunu söyledikten sonra da diğer tarafta salgını ya bir komplo teorisi ya da Allah’ın cezası olarak algılıyor insanlar. Oysaki hiç alakası yok, yasa gerçekleşiyor.

İnsan acizdir. İnsan insanı hareket etmeksizin öldürebiliyor. Birbirine dokunmadan, aynı eşyalara el sürüp, aynı havayı soluyarak birbirini hasta ediyor. Bu durum, gerçekten garip ve anlamlı. Küresel dünyada topraklarında savaşılmayan devletlerin bombası, insanın kendisi oldu. İnsan ölümlerinden kazanç sağlayan devletler, şimdi kendi milletlerinin ölümleriyle karşı karşıya kaldılar. Koca koca yıkılmaz denilen, insanların felaket anlarında sığınabileceklerini sandığı yapılar aciz, tıpkı Semud ve Ad kavmi örneklerinde olduğu gibi. Onlar da kendi yaptıkları sütunların, sarayların, yapıların kendilerini koruyacağını sanıyordu. Görmedin mi Rabbin ne yaptı Ad kavmine, sütun- binalar sahibi İrem’e, o günün dünyasında bir benzeri daha inşa edilmemişti, Yine kayaları vadiler oluşturma amacıyla kesip oyan Semud’a? Ve (piramitlerle dünyaya) kazık çakan Firavun’a? Hepsi de kendi ülkelerinde haddi aşmış kimselerdi. (Fecr 89/6-11). Ne diktiği binalar Semud’u ölümden koruyabilmişti ne de çıktığı yüksek dağ Hz. Nuh’un oğlu Kenan’ı sakınabildi tufandan.

Sonuç

Yuval Noah Hariri’nin de dediği gibi “Bu fırtına geçecek ve çoğumuz hala hayatta kalacak. Ama farklı bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz.” Sadece tehdidi nasıl geçireceğimizi değil, nasıl bir dünyaya devam edeceğimizi sorgulamalıyız. Bağ kurmak zorundayız. Parçayla, yaşadığımızla, kendimizle, kendi gerçeklerimizle ve bütüne dair olan Allah tasavvurumuzla. Ne bunlar Allah’ın cezası, ne de Allah bize küstü. Kabe ilk defa boş kalmış olabilir. Onun trajedisinden öte odaklanmamız gereken, çözmemiz gereken bizi diriltecek olan inşalardan söz etmeliyiz. Üzerimizdeki bu bilinç halini bırakmadan, küresel komplo iddialarına kapılmadan, yaşadıklarımızın Allah’ın cezası olduğu vehametine düşmeden, kendimizle ve kurduğumuz tüm ilişkilerle hesaplaşmalıyız. Ölümlülükten kaçmaya çalışan, hiç ölmeyecekmiş gibi stok peşinde koşan, ölümsüzlüğün filmlerini çeken insanlığa ölümün kaçınılmazlığının gösterildiğini fark etmeliyiz.

Dünyada bir kırılma yaşanıyor. Sınıfların birbirine bu kadar yaklaştığı anı, tüm sosyal statülerdeki insanların ölümle eşit olmalarını; müspet değişim için bir fırsat olarak görelim. Çarkların hepsini kıramayabiliriz. Ancak birbirimizin hakkını gözetmeye başlamalı ve örneğin canımızın emniyetinin iş veren tarafından gözetildiği şartları sağlamalıyız. Emeklerimiz hususunda ayrıştırıcı refleksler göstermediğimizde, canı cana tercihi etmediğimizde daha sağlıklı bir hayattan söz edebiliriz. Aksi takdirde bu da geçer, geçecek ve bir yenisi daha gelecek. Biz de biricik ve küresel olarak hangisini/neyi irade ettiğimizle kalacağız. Heyecanımızı, tedirginliğimizi ve hayat mücadelemizi hayırlı doğumlara çevirebileceğimiz yarınlara…

 

Karantinada 10. Gün/İstanbul.