LÜGAT

 

YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARMAYA KOŞANLAR

Hüseyin K.ECE

 

 

Kur’an bir yerde iki zıt insan tipinden bahsediyor.

Birinci tip; olduğu gibi değil de olduğundan farklı bir görünüm sergiliyor. Dürüst olduğunu iddia ediyor. Sözlerini kuvvetlendirmek, ya da karşısındakileri inandırmak için de Allah adına yemin ediyor. Sözlerine Allah’ı da şâhit tutuyor. Dili gayet yumuşak ve tatlı. Güler yüzlü ve ciddi bir karakter çiziyor.

Bu aslında dünya çıkarlarını amaç bilen, bundan başka bir şey bilmeyen iki yüzlü (mürâí) bir tiptir. Dış görünüşü yönünden insanları kendisine hayran bırakan, içinden ise bambaşka bir niyet taşıyan yanar-döner bir tip.

Bu tip, içinde sakladığı kötü niyetini; Allah’a, peygambere ve Müslümanlara, Vahy’e beslediği düşmanlığı, amansız husumeti gizliyor, açığa vurmuyor. Ancak Müslümanların yanına geldiği zaman sözünde ve niyetinde samimi olduğunu iddia ediyor. Üstelik bunu yeminle yapıyor.

Aslında içerisinde iman, ihlas ve İslâm’a teslimiyet yerine, Müslümanlara karşı bir hoşnutsuzluk, hatta az veya çok kin, ölçüsüz bir düşmanlık ve sınır tanımaz bir husumet gizlidir.

Böyleleri fırsat buldukları zaman, ya da yetkili bir makama geldikleri zaman insan neslini ve nesillerin ekinlerini, yani geçim kaynaklarını, geçinm imkanlarını, değerlerini tahrip etmeye çaba harcarlar. Bulundukları yerde Kur’an’ın fesat dediği bozgunculukları yapmaktan geri durmazlar. Allah’ın emrine muhalif olarak zulüm ve kötülükte sınır tanımazlar.

Onlara kendilerini düzeltmeleri, ya da Allah’tan çekinmeleri tavsiye edildiği zaman rahatsız olurlar. Kibirlenirler, izzet duygusuna kapılırlar. Bu kibirle de nefislerini tatmin için, biraz da Müslümanlara nisbet olsun diye daha fazla günah işlemeye koşarlar. Takva (sorumluluk bilinci) daveti karşısında büyüklük (kibİr) kompleksine girerler. Azgınlıkta ve fesat çıkarmada daha da gayretli olurlar.

İkinci tip ise, bütün benliği ile Rabbine teslim olmuş, varlığını Allah’a adamış kimselerdir. Onların hayatının hedefi yalnızca Allah’ın rızasıdır. İşledikleri amelleri çok görmeyerek, Allah’ın azameti karşısında tevazu göstererek O’nun emrine teslim olurlar. Kendi varlıklarını ve sahip oldukları her şeyi Allah için feda etmeye hazırdırlar. Böyleleri bütün benlikleriye Allah’a yönelirler, imanlarında sadıktırlar. Ölçülerini, ilkelerini, hükümlerini, hayat prensiplerini, hedeflerini sadece Rablerinden alırlar. Onlar, hayatı Allah için bilmişlerdir.

Kur’an bu iki rup insan tipini bir pasajda kısaca tanıtıyor:

“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider. Kalbinde olana (sözlerinde samimi olduğuna) Allah’ı şâhit tutar. Oysa o, hasımların en yamanıdır (eleddü’l hısâm’dır).

O dönüp gitti mi (ya da iş başına geldi mi) yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye çaba harcar. Allah ise fesadı (bozgunculuğu) sevmez.

Ona, ‘Allah’tan ittika et (korkup-sakın)’ denildiği zaman, büyüklük gururu onu günah işlemeye sürükler. Artık ona Cehennem yeter; o ne kötü bir yataktır.

İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını aramak amacı ile canını (nefsini) satar. Allah kullarına karşı şefkatlidir.”  (Bakara 2:204-207)

Son âyette bir müjde var. Bu müjde Allah’tan hakkıyla korkup çekinen, O’nun rızasını isteyen, O’na karşı sorumluluk bilinci taşıyan müttakiler (mü’minler) içindir.

Önceki âyetlerdeki inzar (kötü sonucu bildirerek korkutma) ise Hakk’a hasım olup ta ona karşı inatçı bir mücadele içerisinde olanlar içindir.[1]

 

-Eledd ve hısam

Burada “eleddü’l-hısâm” deyimi geçiyor. “Eledd” sözlükte; hasımlığı şiddetli inat kimse, husûmette ve düşmanlıkta aşırı olan, eğri, hemen meyleden, doğru yoldan kolaylıkla sapan demektir.[2]

Bu kelimenin çoğulu olan ‘lüddâ’ Kur’an’da bir âyette boş bir inatla direnip duran yaman kimseler anlamında geçiyor. (Meryem 19:97)

Buradaki ‘lüddâ’ kelimesi, bâtıla taraf olmada, ya da bâtılı savunup hakka karşı cephe almada aşırı davranan kimse anlamındadır. Ki böyleleri mürâíliğin (iki yüzlülüğün) ve çekişmenin her çeşidine baş vurarak Hakk’la mücadele ederler.[3]

Bu kelime aynı zamanda Hakk’tan eğrilerek bâtıl’a (sapıklığa) meyledenler, Hakk’ı yalanlama konusunda şiddetli yalancılar, Hakk’a karşı kulakları sağır olanlar, günahkârlar ve zulümde aşırı davrananlar şeklinde de açıklanmıştır.[4]

“Hısâm” kelimesinin aslı olan “ha-se-me” fiili; biriyle niza etmek, mücadelede bulunmak, hasım olmak demektir.

Aynı kökten gelen ‘el-hasmu’; husumet, yani çekişmek, hasımlıkta bulunmak, hasım anlamındadır.[5]

Hısâm, hem haseme fiilinin masdarıdır, hem de hasım sözcüğünün çoğuludur. Hasım; husûmette bulunan, çekişmeye ve mücadeleye girişen, tartışma ve çekişmede taraf olan anlamındadır. Türkçede de aynı manaya gelir.

Kur’an husûmeti (hasım olmayı); davalı, birbirinden şikayetçi kişi anlamında kullanıyor. (Sâd 38:21-22) Birkaç âyette de çekişme, hasımlaşma, ayrı taraf olma, karşıt grupta yer alma, husûmet duyma manalarında geçmektedir. (Nisâ 4: 105. Kâf 50:28. Hacc 22:19) İki ayette bazı insanlar hakkında “apaçık hasım” olarak geçiyor. (Nahl 16: 4. Yâsin 36:77)

İnsanların bir kısmı zaten oldum olası tartışmacıdır, kavgacıdır, şikayetçidir. (bkz: Zuhruf 43:58. Zümer 39:31. Âli İmran 3:44. 26 Şuarâ 26:96. Neml 27:45)

Bu kelimenin hadislerde de davalı, hasımlaşma, aşırı tartışma manasında kullanıldığını görüyoruz.[6]

Bir hadiste dinde ikili oyanayan münafıkların aşırılıklarını anlatmak üzere geçiyor:

“Münafığın alameti üç tanedir: Konuştuğu zaman yalan söyler. Ahitleştiği (söz verdiği) zaman sözünde durmaz. Hasımlaştığı (davalı olduğu) zaman günah işlemeye yeltenir (hasmı aleyhine şirretlik yapar).”[7] 

 

-Eleddü’l-hısâm ne demektir?

Hasımlıkta ve münakaşada ileri düzeyde olanlar hakkında şöyle denir: “O, falanca toplumun hasımlaşanlarının, çekişenlerinin en şiddetlisidir.”[8]

Buna göre ‘eleddü’l hısam’; hasımların, çekişenlerin, hakla mücadele edenlerin en yamanı demektir. Bir başka deyişle; husumeti mübalağa ile yapan, husumet açısından en aşırı hasım anlamına gelir.[9]

Bir başka deyişle hasımların en eğrisi, hakla mücadele edenlerin en inatçısı demektir. Onun kendisi tatlı konuşan kimselerin en eğrisi, fiilleri ise en çirkin olanlardan biridir.

“Hasımların en yamanı, en şiddetlisi” olarak nitelenen kimseler haktan kolaylık meyleden, en eğri, en dönek kimselerdir. Sözleri süslü, ikna edici, inandırıcı, etkileyici olur. Buna karşın sözleri aslında yalan, eylemleri kötü ve haktan uzaktır. İnançları bâtıl, işleri ise hap fesattır.[10]

Böylelerinin Hakk’a karşı cephe almada, bâtıla taraf olup da Hakk’la mücadele etmede, ya da Hakk’a karşı hasım olmada ortak özellikleri vardır. Mahkemede bir başkasıyla hasım olan kimseler gibi sürekli kendilerini savunurlar. Hasımlarını asla haklı görmezler. Kendilerini savunma ve doğru oldukları konusunda inatçı bir tavır içerisindedirler.

Peygamber (sav) de “hasımların en yamanı” hakkında şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki Allah’ın insanlardan en çok gazap ettiği eleddü’l-hısam’dır/hasımların en yamanıdır.”[11]

 

-Bu âyetlerin iniş sebebi

Kur’an bütün insanlığa ve bütün zamanlara hitap eder. Onun muhatabı hz. Muhammed (sav) zamanından beri yaşayan ve bundan sonra da yaşayacak olan bütün insanlardır. Onun daveti de hidâyetedir. Kur’an bu amacı gerçekleştirmek için kendine özgü bir metod uygular. Özel bir dil kullanır ve akla hitap eder ve insanların kendi iradesiyle meseleyi anlamasını ve kabul etmesini ister. O bazen özel bir olay hakkında hüküm verir, diyeceğini der. Ancak o hüküm geneldir ve Kur’an’ın muhataplarını doğrudan ilgilendirir.

Bazı âyetlerin belli bir sebebe dayalı olarak indiği kaynaklarda rivâyet edilmektedir. Buna ‘nüzûl sebebi’ denilmektedir. Nuzûl sebepleri hiçbir zaman âyetlerin kasdının, tek bir olay olduğunu göstermez. Bilakis nüzûl sebepleri Kur’an’ın maksatlarını anlamamızda bize açılım sağlar. Hayatın herhangi bir safhasında olan bir olaya kıyas yapmamıza ve o olay hakkında sağlıklı bir sonuca gitmemize yardım eder. Nüzûl sebepleri âyetlerin hitap alanlarını, ihtiva ettikleri hükümleri daraltmaz.

Konumuz olan âyetlerin nüzûl sebebi ile ilgili kaynaklarda bazı haberler yer almaktadır. Süddî’nin rivâyetine göre Sakafî kabilesinden Ahnes b. Şurayk (ya da Şerîk) Medine’ye, Beni Zühre’nin temsilcisi olarak Peygamber’in huzuruna geldi ve Müslüman olduğunu açıkladı. Arkasından da “Allah biliyor ki ben bu konuda doğru söylüyorum” diye ekledi. Onun bu şekilde konuşması Peygamberimizin hoşuna gitti. Ahnes b. Şurayk bir müddet sonra Medine’den ayrılınca Müslümanların ekinlerini ateşe verdi. Orada rastladığı binek hayvanlarını da telef etti. Bunun üzerine bu âyetler nazil oldu.[12]

Başka kaynaklar farklı iniş sebepleri de söylüyorlar.[13]

 

-Eleddü’l-hısam’ın özellikleri:

Âyetler elbette yalnızca Ahnes b. Şurayk’ı anlatmıyor. Öyle olsaydı Kur’an isim verirdi veya hükmü tahsis ederdi. Kur’an burada olumsuz bir karaktere, hain, inatçı ve fesattan hoşlanan tiplere işaret ediyor.

Bu tipler, öncelikle İslâm’ı benimseme konusunda iki yüzlü bir tavır içindedirler. İslâm’a gönülden iman etmezler. Ancak içinde bulundukları konum açısından bunu açıkça ortaya koyamazlar. Müslümanların sahip olduğu statüyü, ya da bir çıkarı elde etmek için Müslümanlık taslarlar. Bazen de İslâm’a inanmadıklarını açıklamaktan çekinirler, korkarlar. Bunu açıkladıkları zaman foyalarının ortaya çıkmasından veya bazı şeyleri kaybetmekten endişe ederler.

Bunlar, işlerinde ve sözlerinde ciddiyet olmayan, gevşek tabiatlı, mürâí tiplerdir. İslâm’a ve Müslümanlara hasmâne duygular taşırlar.

Kur’an’ın verdiği bu örnekler her zaman ve her yerde tıpatıp karşılıkları olabilecek kimselerdir. Dikkat edilirse Kur’an kişilerin üzerinde değil, tavırların, inançların, davranışların ve karakterlerin üzerinde durmaktadır. Bunları ortaya koyarak hak ile bâtıl arasındaki kesin çizgiyi, mü’minler ile diğerleri arasındaki açık farkı belirlemektedir.

 

-Hasımların en yamanı fesada koşar

“Ancak o ayrılıp gitti mi (ya da iş başına geldi mi) yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini (ürünü/hars’ı) ve nesli yok etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez.”

Âyette geçen ‘tevellâ’; yüz çevirmek, dönüp gitmek, terketmek, yardım etmek, bir işi yüklenmek, birinin veliliğini (velâyeti) üslenmek, iş başına gelmek, hakimiyeti (yönetimi) eline almak demektir.[14]

Muhataplarının beğenisini dünya hayatıyla ilgili tatlı sözlerle kazanan böyle bir kimse, konuştuğu ortamdan, süslü sözlerle gönül kazanır. Yanlarından ayrılıp gittikten sonra, ya da iş başına geçince işte asıl yüzünü orada gösterir. İçinde sakladığı kin ve husumeti ortaya koyar, fesadı yaymaya yeltenir. Özellikle içinde yaşadığı Müslüman toplumu bozmak, ifsat etmek, huzurunu kaçırmak, fitne çıkarmak için çaba göstermeye başlar. Hayatın kaynağı olan ekinleri (ürünleri) ve nesilleri dejenere etmeye kalkışır.

Yetki sahibi olunca şer ve fesat yönü bütün şiddeti ile belirir. Bitki yetiştirmenin, ziraatın ve meyva elde etmenin mekânı olan hars’i (ekini), geçim kaynaklarını, hayatın devamını sağlayan nesilleri ifsat etmeye çabalar.

Âyette geçen ‘hars’ ifadesi –ki ürün olarak anlaşılmıştır-, bunun asıl anlamı, emek yoluyla sağlanan ‘kazanç veya gelir’dir. Çoğunlukla dünyevi malları ve özellikle de toprağın işlenmesiyle elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir.

Hars’; hayatın devamını sağlayan mahsüller, ekinler, meyvalar, ziraat veya eşler şeklinde anlaşıldığına göre, biz bunu daha geniş bir anlamda düşünebiliriz. İnsanların ve hayvanların geçimini sağlayan her türlü ekonomik faaliyet bu bağlamda değerlendirilebilir.

İnsanlardan kimileri, içinde sakladığı husumeti; kişilerin ve toplumların ekenomik hayatlarını altüst etmeye, onların geçim kaynaklarını bozmaya, ya da elindekini almaya, onu sömürmeye çalışarak ortaya koyar.

‘Hars’ bu bağlamda ‘ürün’ olarak anlaşılırsa bu, mecâzi olarak genelde insan davranışlarına ve özelde de toplumsal davranışlara uygulanabilir.

Bu durumda ‘ürünün ve neslin yok edilmesi’, aile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bir toplumsal yapının çökmesi ile eş anlamlı olur. Yukarıda tanımlanan zihniyet, genel bir kabul görüp sosyal davranışları yönlendirir hâle gelir gelmez kaçınılmaz bir şekilde yaygın bir ahlâkí çürüme ve sonuç olarak sosyal bir çözülme ile noktalanır.”[15]

“Nesilleri helâk etmeye…” de koşar. Bu hem maddi anlamda hem de manevi, yani ahlâkî anlamda olabilir. (Allahü a’lem)

 

“…Halbuki Allah fesad çıkaran müfsidleri sevmez.”

İnsan ve toplum hayatının ideal anlamda ıslahı ve fıtrata uygun olarak devam etmesi, ancak vahyin ilkeleri mümkün olabilir. Bu ölçülere karşı gelenler, ya da bunlara uygun yaşanmasına engel olanlar; hayatları, toplumu, aileleri, yani bir anlamda yeryüzünü ifsat edenlerdir. Onlar vahy’in küfür, şirk, günah, fitne, fesat dediği şeylerin yaygınlaşmasını arzu ederler.

Fertlerin, toplumların ve onların sahip olduğu değerlerin, huzurun ve barışın, geçim kaynaklarının, çevrenin (tabiatın), toplumsal ahengin ve harmoninin bozulması “fesad”, bunu yapanlara da “müfsid” denir.

Nesiller maddi olarak; saldırılarla, terörle, baskı altına almak veya hâkim olmak çabasıyla, savaşla, bir anlamda fitne ile ifsat edilir. İfsat ediciler bunu fikirleriyle, kurumlarıyla, siyasetleriyle… Zararli madde üretimleriyle, fabrika/işletmeleriyle, maden araştırmalrıyla, korkunç silahlar yapmalarıyla, atıklarını çevreye ve denizlere atmalarıyla… yaparlar.

Nesilleri kendilerine benzetmeye çalışırlar. Eğer bağlandıkları değerler varsa onlarden koparmaya çalışırlar. Kişiliklerinin zayıf ve dayanaksız olmasını isterler. Boş işlerle, eğlencelerle, aletlerle, geçinme derdiyle meşgul olmalarını, yetkililerin, gücü elinde bulunduranların ne yaptığını düşünmelerine engel olmaya çalışırlar.

Özellikle gençlerin kendi çizgilerinde olması için, onları ellerinden geldiği kadar ahlâksızlığa teşvik ederler. Nefislere hoş gelebilecek günah tuzakları kurarlar. Eğlence türü işlerle onları meşgul edip, ciddi işlerden ve hedeflerden saptırmaya uğraşırlar. Onları içkiye, kumara, tembelliğe, gayri meşru ilişkilere, boş vermişliğe alıştırırlar. Müslüman nesillerin dinden ve dinin öngördüğü hayattan uzaklaştırmak için, el altından İslâmî değerlerle mücadele ederler. Bu mücadeleyi yapan kişi, kurum ve çabaları desteklerler.

Bilindiği gibi İslâm insan ve toplum hayatında dinin (inancın), aklın, nefsin, malın ve neslin korunmasını öngörür. Gayri meşru ilişkiler, şehveti tahrik edici giyimler, unsurlar, tavırlar ve yayınlar neslin bozulmasına sebep olur. Bunlar, insanlardaki yüce duyguları öldürür, şerefi lekeler, temiz soy olmasına engel olur. Temiz ve kaliteli nesiller ancak sağlam bir aile ve iyi bir eğitimle yetiştirilir

‘Hasımların en yamanı’ olan kötü niyetliler özellikle İslâm’ın getirdiği giyim ölçülerine, aile için öngördüğü ilkelere, insanlararası ahlâki ilişkilerdeki prensiplerine dönüp bakmazlar.

Onlar meşru kazanç diye bir sey bilmezler. Kârın, kazancın gelmesine veya çok olmasına bakarlar. Onların kârini artıran, daha çok kazanmalarını sağlayan ekonomik faaliyetler ve sistemler iyidir. “Haram kazanc” hayır getirmez diyenlere gülerler. Kazanç sağladıkları süre insanların ezilmesi, fakir kalmaları, çevrenin kirlenmesi, tabiatın tahrip edilmesi onları ilgilendirmez.

Fakat onların memnun olduğu, çıkar sağladıkları sistem, düzenlemeler sürekli fakirlerin ve zayıfların aleyhine işler, sömürüyü doğurur. Sınıflar arasındaki uçurumu derinleştirir, göçlere ve gurbete yol açar, kıskançlığı ve düşmanlığı artırır, aşırı rekabete ve hatta savaşlara sebep olur. Bu da bir mânâda ekinleri (ürünlerin) yani iktisadi hayatı tahrip etmektir.

Âyete göre bu müfsitlere, kendilerine bu yaptıklarının yanlış olduğu, yapmamaları gerektiği hatırlatılara; “…Allah’tan kork (O’na karşı sorumluluk bilinciyle hareket et)…” dense rahatsız olurlar. Hatta kızarlar. Zira içlerinde hakka karşı hasımlık vardır. Allah’tan hakkıyla çekinip kendilerini düzeltecekleri, hatalarını anlayıp ifsattan vazgeçecekleri yerde; böyle yapmakla izzet, güç ve servet kazanacaklarını zannederler. Günahlarıyla, hatalarıyla, müfsitlikleriyle gururlanırlar.

Buna karşın bu gibi olumsuz faaliyetleri yapanlar halkın karşısına çıktıkları, mikrofon başına geçtikleri, demeç verdikleri zaman iyi insan rolü oynarlar. Toplumun ıslahı için çalıştıklarını iddia ederler. Haktan, hukuktan, inanç özgürlüğünden, eşitlikten, ahlâktan, iyilikten, insan hak ve hürriyetlerinden, âdil bölüşümden bahsederler. Çevreyi, doğayı, ormanları çok sevdiklerini, onları korumak üzere yapılan etkinlikleri desteklerini iddia ederler.

Bir kısmı Müslümanların yanında, onlardan olduğuna dair yemin edip, onların hayrına çalışacağına söz verirler. Bir kısmı süslü ve tatlı sözlerle kitleleri kendine bağlarlar. Onların iyiliğini istediklerine yemin ederler, vaadlerde bulunurlar. Bir de iyi olduklarına dair propaganda/reklam yaparlar.

Bazıları kimseyi beğenmez, kendini herkesten daha üstün ve daha akıllı zanneder. Sözlerini, yazılarını, yayınlarını, eylemlerini, yani kendilerine ait olanları allayıp pullayarak taraftar, hayran, müşteri toplarlar. Böylece sebep oldukları fesatları onlardan gizlerler. Yanlış yolda oldukları, kendilerini düzeltmeleri gerektiği hatırlatılınca bu onların zoruna gider.

Halbuki bunların yeryüzünü, insanı, toplumu, hayatı ifsat etmekten, başkalarını rahatsız etmekten başka faydaları yoktur. Böyleleri başka bir pozisyonda, ya da ellerine yetki ve güç geçirdikleri zaman yaramaz kimseler olurlar. Fesat işlerle uğraşırlar, destek olurlar. Diğer müfsitlerle işbirliği yaparlar.

Geçim kaynaklarını (ürünlerini), tabii hayat düzenlerini, ürettikleri bozuk hazır gıdalarla, zehir saçan ilaçlarla, yiyeceklerin genetiğini bozarak, nefisleri çeşitli araçlarla azdırark yeni kuşakları ifsat etmeye yönelirler.

Kur’an bunların hâlini şöyle anlatıyor: “Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” (Bakara 2:11-12)

 

-Son söz

Bu olumsuz tipi günümüzde kişi, toplum, sistem, siyasi yapılanma ve uygarlık olarak her tarafta görüyoruz.

Yeryüzünü/çevreyi/tabiatı ifsat etmenin, insanlara her açıdan zarar vermenin, onların nesillerini tehlikeye atmanın, bu da yetmezmiş gibi günah işlemekle büyüklük taslamanın bir karşılığı olmalıdır. Kur’an bu haddini bilmeyen kötü tiplere kesin ifadelerle lâyık oldukları cevabı şöyle veriyor:

“…Böylelerinin payına Cehennem düşecektir. Ne kötü bir yataktır (konaklama yeridir) orası.” (Bakara 2:206)