MEDYA

YENİ İNSAN: HOMOFABER

Alim KINIK

Giriş

Kainatan/tabiattan kopuş’un birbirinden kopmayan iki ana vechesinden söz edebiliriz:

Birincisi; bir emanet, bir imkân olan evrenin/doğanın/yeryüzünün yaşanabilirliğinin gözden kaçırılması… Sömürüyle / zorbalıkla fesad/ifsad çıkarılması… Bu fesad çelik, beton, plastik ve mikropla olabilmektedir. Bu ifsadı gerçekleştiren araç akıldır, hastalığı ise bencillik…

İkincisi; bir kitap, bir ayet olan kâinatın/tabiatın/eşyanın okunabilirliğinin gözden kaçırılması… Otoriteyle / hiyerarşiyle tahrif/tahrib edilmesi… Bu tahrif otorite, nas, mitle ve zihniyet olabilmektedir. Bu tahribi gerçekleştiren âtıl akıldır, hastalığı ise cehalet…

Her iki durumda da insan aynı zamanda kendi tabiatına/doğasına yabancılaşmakta, kitabı ve imkânı israf ve heba etmektedir.

***

Çağımız krizlerin düğüm olduğu ve insanın boğazına dizildiği bir çağ.

Gelinen noktada, insanlık imparatorluğu hızla çöküşe geçti; insanoğlu evini ateşe vermiş, doğayla, matematikle, toprakla, fizikle, suyla, kimyayla, iklimle, coğrafyayla savaş halinde… İnsanın havası hızla tükeniyor, ateşi harlanıyor.

Modern insan, tabiat ve üretim dengesini kaybetti. İnsan ile toprağın arası açıldı, bu boşluğa beton döküldü. İnsan artık yapay/suni bir çevre içinde yaşıyor. Tabiatı belgesellerden izliyor. Evren ile sanal bir ilişki geliştirdi. Bu ilişkiye teknoloji yön veriyor; insan artık çevresini görmüyor, ekosistemin parçası bir habitatta değil de bir fanus içerisinde yaşıyor sanki, doğaya beyaz/siyah camın arkasından bakmayı yeğliyor. İnsan kalabalıkların arasında yalnız; toprak hattını kaybetti. Hammaddesi toprak olan insan toprağa bile yabancılaştı. Ama ekserisi bunun farkında değil; hikayesini bir film senaryosu sanıyor.

İnsanın kâinat/tabiat algısındaki kırılma/farklılaşma modern anlamdaki çevre sorunlarının da başlangıcı olarak değerlendirilebilir.

***

Atoma doğru küçülen, galaksilere doğru büyüyen kâinatta hodbin ve nobran insanı ne bekliyor?

Medeniyet tarihi bir tohumla başlıyor; ama modernite zihniyeti organik tabiatı mekanik bir yapıya dönüştürdü. Bu insana ve toplumlara da yansıdı. GDO ve hormon ile toprağın hafızası kirletildi ve silindi. Artık ekosisteme bir makine olarak bakılıyor. Ekilebilir alanlar imara açıldı, besin piramidi bozuldu, gıdalar ambalaja sokuldu…

Kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlar altı çeşit sera gazının kaynağı. Fosil yakıtların esas maddesini organik karbon oluşturur; yanma sırasında ortaya çıkan karbonmonoksit, oksijenden çok daha hızlı bir şekilde kandaki hemoglobine tutunarak, vücuttaki oksijeni bloke ediyor ve baş ağrısı vb. hastalıklara yol açıyor. Fosil yakıtların başlıca zararları: hava kirliliği, küresel ısınma, asit yağmurları, iklim değişikliğidir.

Kentleşmenin mantığı kibrin cisimleşmiş halini andırıyor; beton yığınından oluşan bu rant mimarisinde estetikten eser yok. Bu sera kentler, dioksinin, asfaltın, gürültünün ve trafiğin mekânı… Dahası fay hatları, tarım havzaları üzerine kurulan kentler deprem riskini artırıyor. Ormanlar yok ediliyor ve tabiat evcilleştiriliyor, (genetiği ile oynanan) bitkiler ve hayvanlar süse indirgeniyor.

Doğanın kaynakları sınırsız ve sorumsuz olarak kullanılıyor. Ekolojinin yıkımı küresel ısınmayı getirdi, getiriyor. Çölleşme arttı. Doğanın metabolizması bozuldu, mevsimler, döngüler, yağmurlar, rüzgarlar değişti; su taşkınları, kuraklık, yangınlar artıyor; içilebilir suyu kaynakları ve biyolojik çeşitlilik azalıyor… Sera gazı (ozon tabakasının delinmesi), pH, kozmetik, nükleer atık, ağır metaller derken doğaya yeni hastalıklar ekiliyor.

Doğanın bir parçası olan insan, bunu unuttuğu gibi kendi türünü sömürüp toplumsal sınıflara ayırarak toplumsal bir alt üst oluşa yol açtı. Yecüc ve Mecüc, teogog ve demogog diliyle/eliyle hayatın bütün alanlarına yayıldı. Bunun sonucunda insan ve doğa entropiye (kaosa) doğru sürükleniyor.

Organik dünya görüşünden mekanik dünya görüşüne evrilme ve doğanın bir organizma yerine bir makine olarak görülmeye başlanması, doğanın sömürülmesinin önünü açtı.

İnsana ne oldu ki dünyayı bir kozmetik ürününe değişmeyi göze alıyor? (Muhtemelen bunun farkında değil.)

Sorumsuzluk, yırtık bilinç ve sentetik kimliklerle sadece buzullar değil insanlık çözülüyor. Aşırı lüks, israf ve tüketim insan yaşamını aynı oranda sunileştiriyor.

Toplum, nesil ve aile ifsad ediliyor, anlam köreltiliyor. Doğadan koparılan, ‘balkon çocukları’ dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları yaşıyor; ayağı toprağa değmeyen nesiller zehirleniyor…

***

İbn Haldun, kendi döneminin Avrupası’nın ilkelliğinden söz eder ve bunun sanıldığı gibi onların yaradılıştan kabiliyetsiz insanlar olduklarından değil, Müslümanların onlara göre ilerlemiş olduğundan ileri geldiğini söyler. Bugün ise tersi bir durum yaşanıyor.

Mitolojik cahiliyeyi ayaklarının altına alan bir dinin müntesipleri kâinat kitabına karşı cehaletten kırılıyor. Kur’an’da ısrarla dikkat çekilen kâinat ayetlerinin okuması rafa kaldırıldı. Bilim’in yerini mucizeci/kaderci izahlar aldı, delilin yerini İsrailiyat/Mesihiyat sardı.

Oysa ‘borçluluk bilinci’ olan dîn, doğanın/rızkın insanlara emanet olarak verildiğinin ve israf edilmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Vahiy bütünlüğünde, kâinatın/tabiatın dengesine, yeryüzü nimetlerine, doğal çevreyle barış içinde yaşanmasına dikkat çekiliyor.

Evrene kartezyen değil de bütüncül olarak bakıldığında, doğanın ve insanın bir bütün olduğu görülecek. Düşünce, tanrı ile kâinat arasındaki bağı konumlandıramazsa, varlığın ardındaki hikmeti inşa edemez ve hayranlık duygusuna ulaşamaz.

Ekoloji ve din arasındaki temel bağlantı metafizik/manevilik üzerinde yükseldiği söylenebilir. İnsana gökler, yerler, ikisi arasındakiler (gök, yer, toprak, deniz, gölge, deve, sinek, şehir, bulut, rüzgâr, yağmur, hayat, ölüm, rızık, nesil, arı, örümcek, ağaç, bitki, yaprak…) ders/ibret olarak gösterilir.

Kâinat insandan daha uzun bir cümle: Kâinat insandan önce uzun zaman vardı ve insanda sonra da uzun zaman var olacak… Kâinat kitabına yapılan atıflar, birincisi Allah’ın kudretine, ikincisi nimetlerin şükrüne, üçüncüsü yeniden dirilişin imkanına işarettir. Kevnî âyetler, insanoğlunu pozitif/tabiî ilimlere teşviktir. Allah’ın üç âyeti olan insan, vahiy ve kâinat, birbirinin tefsiridir. Bir kitabın anlamı bilinmezse hiçbir değeri olmaz.

Müslümanların düşüşü konusunda Afganî’nin tesbitleri şöyle: şûrânın yerine monarşinin dayatılması, süreç içinde Müslümanların kader konusunda cebr fikrine saplanıp sa’y ve gayreti bırakmaları, yegâne hedef olarak ahireti seçen sufi anlayışının yayılışı, ulemanın gelişmeler karşısında kendini yenileyememesi (ruhbanlaşması), medreselerin bozulması (fen ve felsefenin okutulmaması)…

Bunlara (farklı düşünenleri) linç kültürü, (ötekini) katl fıkhı, (baskıyla) içtihat kapısının kapatılması, dini zihniyet problemi (taklit), batı emperyalizmi (kolonyalizm) gibi etkenleri de ekleyebiliriz.

Bazılarını zikredebildiğimiz bu maddelere bakıldığında İslam dünyasının duraklama / donma sorunsalı, ‘İslam’ dini ile açıklama çabası geçersizdir; bu durum/düşüş tamamen Müslümanların (edindiği) karakterinden kaynaklanıyor.

Ahlakî kopuş ontolojik ve epistemolojik yabancılaşmayı beraberinde getirdi. Adem’den önceye dönüş sürecine giren insan belki de bir zombiye dönüşecek.

Yeryüzü hayatı, iltimas ahlakı ile ihya olamaz. Efendilerde otoriteryen küstahlık, kölelerde ezikliğin kibri olduğu sürece kâinat kitabını okumak imkânsız. Hikmet katilinin okumaya niyeti olmaz zaten.

İradesinin muhtemel kazanımlarını çarçur eden insan, şimdi de fıtratının imkanlarını heba ediyor. Oysa insanın kurtuluşunun anahtarı, kâinat kitabının satırlarında, tabiat sayfalarının şifrelerinde, fıtrat ikliminin kodlarında yatıyor.

İnsan, ‘doğaya egemen olma’ tutkusunu bırakmalıdır; Müslüman, eşyanın hikmetini/künhünü kesbetmelidir.

Aynı zamanda sanatın en temel esin kaynağı olan kâinat/tabiat bütünüyle insanı anlatır. Gökler, yerler ve arasındakiler bir sebebe binaen yaratıldı; yeryüzünde gezip dolaşanlar, düşünenler, görenler/duyanlar için önemli deliller var… Okumak ise insanın en soylu eylemidir.

İnsan için evrendeki galaktik düzen ‘ikra’ya bağlıdır. Dolayısıyla Müslümanın alem kozmolojisi olan ikra bilinci adaleti, eşitliği, emeği, ilmi, anlamı, katılımı, paylaşımı, şahitliği gerektirir.