ANALİZ

 Dilara ÖZTEKİN

 

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİĞİNİN YENİDEN ÜRETİLMESİ: MEDYA’NIN ROLÜ

 

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ne olduğunu kavrayabilmek için öncelikle ‘‘eşitlik’’ kavramının tam olarak hangi anlama karşılık geldiğini bilmek gerekir. Sözlük anlamı ‘‘yasalar karşısında ve siyasal, toplumsal haklar bakımından yurttaşlar arasında hiçbir ayrım bulunmaması durumu’’ olarak tanımlanan eşitlik, bireyin kendini gerçekleştirebileceği bir toplumsal zeminin/ortamın oluşması ve bu noktada bireyin önünde toplumsal veya siyasi anlamda herhangi bir engelin olmaması durumudur. Bu bağlamda eşitsizlik için ise ‘‘adil olmayan farklılık’’ tanımı yanlış olmaz. Bu tanımlardan yola çıkarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği şu şekilde ifade edilebilir: sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanda bireyin kendisini gerçekleştirmesine engel olan cinsiyete bağlı ayrım.

 

Toplumsal cinsiyet (gender), toplumun insanları iki kategoriye ayırmasının bir yoludur: erkekler ve kadınlar.[1] Bu bağlamda kadın ve erkeğe birbirinden farklı sosyal roller ve sorumluluklar yüklenmiştir; kendilerinden bu rollere ve sorumluluklara uyacak davranışlarda bulunmaları istenir. Örneğin bir bebek cinsiyetle doğar, toplumsal cinsiyet daha sonra gelişir. Çocuk büyüdükçe kendi toplumsal cinsiyetinin gerektirdiği sosyal normlar ve beklentilerle karşılaşır. Buna uymayan her davranışında bir yaptırıma maruz kalır ve yönlendirilir. Nitekim en sonunda bunları içselleştirmek zorunda kalır. Birey, kadın ya da erkek olmanın ne anlama geldiğini bu süreçlerden geçerek öğrenir. Bu bağlamda kültür, toplumsal cinsiyeti doğuran ve onu besleyen en önemli faktördür. Her kültür içinde birtakım sosyal kurumlar barındırır ve bu sosyal kurumlar var olan kültürün yeniden üretilmesi için şarttır. Bu noktada medya, aile, okul gibi sosyal kurumlar, toplumsal cinsiyet rolünün sosyalizasyonunda önemli rol oynar. Bu kurumlar sayesinde kadın-erkek rollerini ve bunların toplumsal hayatta nasıl uygulanması gerektiğini öğreniriz.

 

Burada önemli olan nokta, ‘‘toplumların, kadın-erkek ilişkileri açısından nasıl farklılaştığı ve bu farklılıkların sosyal eşitsizliklerin temeli olarak gündelik hayata ve ilişkilere nasıl yansıdığı’’dır. Bu bağlamda en önemli sosyal kurumlardan biri olan medyanın, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretmedeki rolü ve etkisi önemlidir. Medya, kimsenin ona erişmek için büyük çabalar vermediği ve herkesin hayatına çok kolay müdahil olabilen bir sosyal kurumdur. Aynı zamanda, bilgiyi aktarma biçimi sayesinde toplumu yönlendirme ve ‘‘kitlesel bilinç’’ oluşturma açısından da çok etkilidir. İşte bu noktada toplumsal cinsiyet eşitsizliği, medyanın haberi aktarma biçimiyle birlikte yeniden üretilmektedir. Kadına şiddet ya da cinayet haberlerinin nasıl aktarıldığına hiç dikkat ettiniz mi? Katilin fotoğrafını manşetlerde görebiliyor muyuz? Erkeğin ismi bile saklanırken bu tür haberlerde manşet olarak kullanılan fotoğraflar genellikle ne oluyor? Kadının morarmış gözü, alçıya alınmış kol; eğer bu bir cinayetse kadının kanlar içinde yatan cansız bedeni… Bu durum, bu türden olaylarda mağdur ve ailesinin daha da mağdur edilmesine yol açmaktadır. Birçok kadın medyada sergilenen fotoğraflar sebebiyle kınanma ve dışlanmaktan korkmakta, yaşadıkları şiddeti dile getirmekten çekinmektedirler. Çünkü yaşanan bu tür olaylar hep kadın merkezli konuşulmaktadır. Bir kadın cinayete kurban gittiğinde tartışılan şey genellikle ne oluyor? ‘Gecenin bir vakti neden oradaydı, neden öyle giyinmiş, yasak ilişki yaşıyormuş’ türünden cinsiyetçi söylemler şiddete meşru bir zemin kazandırmakla birlikte kimi zaman buna özendirmeye de yol açmaktadır.

 

Bu türden görüntülerin yayınlanması çok önemli bir sorunu da beraberinde getirmektedir: şiddetin pornografikleştirilmesi ve medyatikleştirilmesi. Medyada yayınlanan şiddet veya cinayet videolarını kaçımız dayanamayıp yarıda kapatıyor? Yoksa tamamını izleyecek kadar buna alıştırıldık mı? Evet, alıştırıldık çünkü izlediklerimiz ‘pornografik bir anlatı’ya dönüştürülmüştür, medyatikleştirilmiştir. Her medyatikleştirilmiş olay gibi bu da artık salt bir meta aracı haline gelmiş, ruhundan koparılmıştır. Böylelikle şiddet artık çok kolay sergilenebilir ve görüntülenebilir olmakta ve her geçen gün gündelik hayatımızda varlığına alıştığımız bir olgu olarak normalleşmektedir. Bu anlamda, şiddetin görünür kılınma biçimiyle ilgili üç temel problemden bahsedilir:

 

‘‘Birincisi, gazeteciliğin topluma yaydığı şiddet içerikli haberler, seri üretim hattının tecimsel karakteri baskın, dayanıksız bir tüketim ürünü olarak arz edilmektedir. İkincisi, yazılı basının gergef şeklinde oluşturulan haber ürünleri arasında barkodu şiddet olarak okuna(bile)n ürünlerin/haberlerin tüketiciyle/okuyucuyla temaşasını sağlayan, albeniliğini arttıran ambalajı, fotoğrafı, rengi ve kullanma talimatını içeren prospektüsün dili sosyolojik açıdan önemli bir düzlem oluşturmaktadır. Son olarak şiddet haberlerinin gömülü olduğu sosyoekonomik setleri teğet geçen tavır ile birlikte tüketimin bir parçasını oluşturması sonucunda özel hayat ve mahremiyetin sınırlarının kaybolduğu toplumsal ve özel sınırların iç içe geçtiği bir düzlem ortaya çıkmaktadır.’’[2]

 

Medya, bütün bunları yaparken ticari kaygıyı etik kaygının önüne koymaktadır. Manşet yapılacak haber fotoğraflarının ne kadar ilginç ve ne kadar tıklanabilir olduğuyla ilgili kaygı taşımakta ve kadının maruz kaldığı şiddeti bir medya malzemesi haline getirerek tüketime sunmaktadır. Matelski’nin de belirttiği üzere (2000:64), “yeni teknolojiler bizi, günlük yaşantının trajik sahnelerinden sakınmıyor. Böylece, bir haberin en canlı yönünü yakalamakla trajedinin istismar edilmesi arasındaki etik ayrım çizgisi, en iyimser deyimiyle çapraşık bir hal alıyor.’’ Bu, aynı zamanda şiddetin sosyal boyutunun göz ardı edilmesine de yol açmaktadır. Bourdieu ve Wacquant (2003:24) bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: ‘‘gerek fotoğraflar gerekse kelimeler tözü ön plana çıkarırken şiddetin arka planını, sosyal bağlantılarını kamufle etmektedir.’’ Medya aracılığıyla kadınlarda ön plana çıkarılan fiziksel şiddet (morarmış göz, alçıya alınmış kol), şiddetin sadece ‘adli vaka’dan ibaret olduğunu aşılamakta ve şiddetin özünde var olan güç ilişkilerinin göz ardı edilmesine yol açmaktadır.

 

Medya, kadına şiddeti tüketime sunarken çoğu zaman bunu şiddete karşı tepki ve bilinç oluşturma kaygısıyla yaptığını dile getiriyor. Fakat biliyoruz ki, şiddetin tüketime sunulabilmesi için bazı kriterler var ve bu kriterler meseleyi bahsedilen kaygıdan uzaklaştırıyor. Şiddetin kime uygulandığı, bunun sergilenebilir olması gibi kriterler asıl amacın kadına şiddete dikkat çekmekten ziyade salt ticari kaygının ön planda tutulduğuna işaret ediyor. Yapılan haberin tıklanma oranlarını arttırmak ve reytingi yükseltme kaygısı medyayı, şiddeti pornografikleştirmeye ve cinsiyetçiliği körüklemeye itmektedir. Şiddetin gömülü olduğu sosyal bağlantıları göz ardı etmekle birlikte bunu tüketimin vazgeçilmez bir parçası haline getirmek, mahremiyetin yok edilmesine yol açarken aynı zamanda kadınların dışlanma ve kınanma korkusuyla şiddete boyun eğmelerine de sebep olmaktadır. Bu anlamda cinsiyet, etnik grup, veya bir özellik üzerinden kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, dışlayıcı haber dilinden kurtulmak medyanın en temel ve en önemli görevlerinden biridir. Medyanın, şiddet mağduru kişiyi daha da mağdur etmeden, kimliğine odaklanmadan, ayrıştırıcı bir dil kullanmadan haber üretmesi gerekiyor. Kimi zaman ‘duyarlılık’ kazandırmak için gerçekleştirilen bir eylem, gerçekten onun ne olduğu konusunda düşünmenin önüne geçebilir, amacından saptırabilir. Dolayısıyla medya, şiddete karşı ‘‘evrensel/etik bir tavır’’ takınmalı ve bunu meşrulaştırmaya, pornografikleştirmeye, medyatikleştirmeye yol açan her türlü haber dilinden sakınmalıdır.