SUHUF

Kadir CANATAN

 

ŞURA: ORTAK AKIL SİMGESİ

 

Şura Suresi, ismiyle müsemma bir suredir. Toplam 53 ayet olup Mekke döneminde inmiştir. Bu Sûre, adını 38’inci âyette geçen “Şûrâ” kelimesinden almıştır. Şûrâ, kısaca “danışma” demektir. Sûrede, Müslümanların işlerini kendi aralarında danışma yoluyla yürüttükleri, ayrıca kâinatta Allah’ın birliğini gösteren deliller ve kıyamet gününün hâlleri konu edilmektedir. Sure, “Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder” ayetiyle başlar ve “İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah’a döner” ayetiyle biter. Bu ayetlere bakılırsa Şura Suresi’nin konusu, aslında “Şura/Danışma” değil, “Vahiy”dir.

Son ayette, Hz. Muhammed’in daha önce “kitap nedir, iman nedir” bilmediği, kendisine vahyin sonradan (ileriki yaşlarda) geldiği hatırlatılmaktadır. Bu bilgi, Hz. Peygamber’in çocukluk ve gençlik dönemine de ışık tutmaktadır. Muhammed, yetim bir çocuk olarak Mekke’de hayat sürmüştür. Bu, onun kimlik ve kişiliğinde önemli etkiler yaratmış olmalıdır. Gençliğinde o bir ticaret adamı olarak karşımıza çıkar. Hz. Hatice ile evlenmesi ve onun ticari işlerini yürütmesi yetim Muhammed’e önemli bir toplumsal itibar sağlamıştır. Daha önce “el-Emin” (Güvenilir insan) sıfatını kazanan Muhammed, bu süreçte sadece bir tüccar değil, ahlaki karakteri güçlü bir tüccar (Emin Tüccar) olmuştur. Bu safha, sanki onun seçilmesine bir hazırlık aşamasıdır.

Kur’an’ı Kerim, şüphesiz ki Hz. Muhammed’i güzel sıfatlarla tanıtır. Onu tüm müminlere “örnek” olarak sunar. Onu kendisine örnek alan Müslümanlar, ayrıca bir delile ihtiyaç duymaz. Müslümanlar Hz. Muhammed’e ve onun yoluna (sünnetine) uyarlar. Çünkü Kur’an onu ve yolunu bize izlenmesi gereken bir yol olarak tanıtır. Hz. Muhammed’in yolu, Kur’an’ın pratiğidir. O pratik, Kur’an ise İslam’ın teorisidir. Teori ve pratik birbirinden ayrılmaz. Sünnet, bir başka deyişle Kur’an’ın tefsiridir.

Hz. Muhammed, ilahi vahyi almak ve iletmek konusunda masumdur, yani korunmuştur. Günlük hayatta yaptığı yanlışlıklar olsa bile düzeltilmiştir. Buna verebileceğimiz tipik örnek kör bir adamın kendisine gelmesi ve izahat istemesidir. Mekke’nin önde gelenlerinden biriyle meşgul olan Hz. Muhammed, kör adamın sorusuna ilgi göstermediği için uyarılmıştır. “Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.  (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince; sen, ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! Allah’a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’an) bir öğüttür” (Abese, 80:1-11).

Bu ayet, masumiyetin sınırları olduğunu ve korunmuşluğun onu beşeriyet kimliğinden dışarı çıkarmadığını göstermektedir. Bir başka önemli husus ise, onun yakın dostlarıyla birçok konuda istişare edip, kendisinin fikri farklı olduğu halde onlara uymuş olmasıdır. Hz. Muhammed’in istişareleri konusunda yapılan bir tez çalışması, bu konuda bize yeterinde malzeme vermektedir (Bkz: Fatih Okumuş, Çağdaş İslami Hareketlerde Şura İlkesi, Marmara İlahiyat, 2019). Karizmatik bir otoriteye de sahip olan Hz. Muhammed’in neden istişare ederek karar aldığı üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır.

Kur’an, şurayı Müslüman topluluğunun bir özelliği olarak saymaktadır. Bu konuda Şura Suresinde geçen ayetler şöyledir: “(Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir” (36-37). Burada işlerini şura ile halledenlere mükâfat verileceği bildirilmektedir.

Peygamber bile kararları şura ile alırken, Müslüman tarihinin daha sonraki evrelerinde şura uygulaması fiilen ortadan kaldırılmış ve sultanların kendi danışmanlarıyla istişare yapmasına indirgenmiştir. Oysa şura, hem kelime ve kavram olarak, hem de ilk uygulamasında “Ortak Akıl” olarak hayata geçirilmiştir. Şûra ile aynı kökten (şevr) türeyen birçok kelimenin “bir şeyi bulunduğu yerden alma ve açığa çıkarıp görünür hale getirme” mânasında birleştiği, özellikle balın kovandan çıkarılması işini anlatmak için bu kökten gelen kelimelerin kullanıldığı ve danışma işinin de bir meselede isabetli karara varabilmek amacıyla kişilerin fikirlerinin açığa çıkmasını sağlamaktan ibaret olduğu bilinmektedir. Nasıl bir arı çeşitli bitkilerin çiçeklerinde bulunan balözünü alıp bunlardan bal yapıyorsa, halife ve yönetici de farklı kesimden insanlarla görüşüp ortak bir karara varır. Şura, ümmetin “Ortak Aklı”nı simgelemektedir.

Şura’nın bağlayıcı bir ilke olmasına rağmen, tarihte kurumsal bir kimliğe kavuşmamış olmasının en önemli sebebi saltanattır. Sultanlar, keyfi yönetimlerini engelleyici olabileceğini düşündükleri için ümmetin ortak aklına başvurmayı gerekli görmemişler ve bu Kur’ani ilkeyi kendi kararlarına meşruiyyet sağlamak için kullanmışlardır. Kendi atadıkları danışmanlar ya da bağlayıcı olmayan tavsiyelerle şurayı esas anlam ve amacından saptırmışlardır.

Bugün Şura’nın nasıl uygulanacağı hala tartışmalı bir konudur. Kanaatimizce Şura günümüzde “Millet Meclisi”ne tekabül etmektedir. Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken ilk Millet Meclisi’nin duvarına Şura Suresi’nin “Onları işleri kendi aralarında Şura iledir” ayeti asılmıştır. Şura, bir nevi temsilciler meclisidir ve toplumun farklı kesimlerini temsil eden seçilmiş insanlardan oluşur. Ama gelişmiş bir sistemde uzmanlığa dayalı bir meclis daha oluşturulup iki meclisli bir şura sistemi de kurulabilir. Amaç, milletle istişare yaparak işleri yürütmektir. Bunun kurumsal şekli ve kimliği yere ve zamana göre değişebilir.

Gelişmiş demokrasilerde temsili (parlamenter) sistemin yetersiz kalması sebebiyle “Katılımcı Demokrasi”ye bir geçiş yaşanmaktadır. Parlamenter sistemde dört yılda bir yöneticileri seçmek esas iken, Katılımcı demokraside halkın seçimlerin ötesinde doğrudan karar sürecine katılması hedeflenmektedir. Bu amaçla, her düzeyde (yerel, eyaletler ve ülkesel bazda) söz hakkı kurulları oluşturulduğu gibi, bu kurullar farklı politika konularına göre (eğitim, gençlik, kadın, istihdam vs.) de çeşitlenmektedir. Böylece yöneticiler halka sürekli temas halinde ve istişareyle ülkeyi yönetmektedirler. Bizce, Şura çağdaş dünyada böyle bir işleyişle yürürlüğe konulabilir, bunun önünde herhangi bir engel yoktur.