ANALİZ

Muhammet Ali AYHAN

 

MÜSLÜMANLAR İNSANLARDAN KOPTULAR

 

 Alemlerin Rabbi kainatta hiçbir şeyi anlamsız ve amaçtan uzak bir biçimde yaratmamaktadır. Gökte arzda ve bunların ikisinin arasında hangi maddeler ve canlılar varsa zerreden küreye hepsi fıtratına uygun bir amaç taşır. Her şeyin bir amacı olsun da iradeli varlıklardan (kullardan) ademoğlunun hayata gelişinin bir anlamı ve amacı olmasın mı?

Rabbimizin bizlere sınırlı süre kredisi vererek dünyada misafir ettiğini gerek tabiat ayetlerinden gerek verdiği akıl nimetiyle görebiliyoruz. İnsanoğlunun bu gözlemlerini doğrulayan, sorularına cevap, derdine derman, ruhuna şifa olan Yüce Kitabımızın anlam arayışına girmemiz gerektiği ile ilgili birçok ayet örneği vardır. (Rum 30:8, Ankebut 29:64, Enbiya 21:16-17-35, İnsan 76:2, Mülk 67:2, Lokman 31:33, Muhammed 47:36…)

Rivayet kültüründen gelen Müslümana bir lokma bir hırka yeter sözünün altında, dünya hayatı kısa süreliğine insanlara verilen bir fırsattır ve bu fırsatı iyi değerlendirmenin yolu da ibadetlerden geçer anlayışı yatar. Böylece Müslüman kişisel ibadetleriyle meşgul olurken bir ritüel mantığı taşıyarak, sosyal yaşamdan uzak kalarak tabiri caizse etliye sütlüye bulaşmamayı tercih eder. Bu hayat tarzı Müslümanı ibadetlerini şablon haline getiren ve her gün ibadetlerinin ilgili kutucuklarına tik atmaya odaklanmış bir tür robot insan haline getirir. Artık bu tip Müslüman sosyal hayatta yönetilen olmaya mahkum hale gelmiştir.

Müslümanın yapması gereken önce bu dünyada anlam arayışına girmektir. Allah’ın yarattıklarında ve vahiy öğretisi ile anlamı idrak ettiğinde sıra kendisinin anlamının yanında amaç belirlemededir. Amacı varsa artık hedefe giden yol önünde belirmiştir. Müslümana düşen hedefe giden yolda vahiy yardımı ve sabırla yürümektir.

Şimdilik Müslümanın serüveni yürüyedursun ve biz gelelim vahiy ahlakı ile ahlaklanmamış, kırmızı çizgileri olmayan toplumlara. En ilkel yaşayış biçimlerinden beri bu toplumlardaki insanları sınır gözetmeyen bireysel menfaat odaklı yöneticiler esir almış durumda. Toplumun büyük bölümü özgürlükleri ellerinde olmasa da seçimlerini kendi tercihleri ile yaptıklarını zannederek bireysel çıkarlarını hedef edinmiş yozlaşmış bir yaşam şekli sürdürmekteler. Yöneten zengin kısımdakiler ise hedefledikleri ile yetinmeyip daha üst hedeflere doğru yol almaktalar. Bu bağlamda sebep oldukları gelir adaletsizliği ve uçurumu kendilerini rahatsız etmediği gibi ‘nasıl konjonktürü daha fazla yönetebilirim’in derdine düşmüş durumdalar. Kısacası hırslarının esiri olmuş durumdalar çünkü hedeflerine kitlenip daha da teknolojik açıdan her türlü güç açısından geliştikçe dünyevi menfaatleri artıyor daha çok nimetlerle buluşup daha büyük imkanlara sahip olabiliyorlar. Adeta hazlar ve nimetler okyanusunda yüzmeye başlıyorlar üstelik bir gün hepsini terk edeceklerini bilerek ve de adları gibi bildiği halde yüzleşmek istemedikleri yaratıcılarına hesap verebileceklerini bile bile bu iştah ve arzularından vazgeçmiyorlar. Kur’an’ın dediği gibi hesap vakti ‘’Allah’ım bizi geri gönder de iyi işler yapalım.’’ (Secde 32:12) derken de Rabbimiz onların yalancının ta kendisi olduklarını bildiriyor. Buradan bu tiplerin şehvetlerinin ne kadar güçlü olduğunu, tekrar hesabı göre göre dünyaya gelseler de asla iyi işler yapmaya, adaletli olmaya yeltenmeyeceklerini, aksine yine hak adalet dinlemeden nimetlere yumulacaklarını çıkarabiliriz. Birbirleriyle de menfaate dayalı çürük bir dostlukları olduğunu da Kur’an’dan öğreniyoruz. Peki o zaman şu soruyla pasajı bitireyim: Sergiledikleri çalışma hırsı yükselmek için bile olsa birbirleri ile yardımlaşmaları geçici dünya nimetlerini elde etmek için ise, Müslümanların imanlarına göre iyi işleri ağır bastığı takdirde mutluluğun üretildiği merkeze ve onun kalıcı nimetlerine ulaşabilen dahası Allah’ın rızasını elde edebilecekken neden hayatın içine dahil olmaya çalışmaz?

Sorunun cevabı ile başlayarak Müslümanlara dönmüş olalım. Öncelikle sorduğum sorunun muhatabını hayatın içine dahil olmanın, Allah’ın rızasının kullarının içinden geçtiğini (Fecr 89:29) bilen Müslümanlar için olduğunu söyleyerek devam edelim. Vahiyden beslenen bir Müslüman hayatın ne kadar kısa olduğunu, ömrünün zamansız biteceği idrakine sahiptir. Sınırlı ve sonunu bilmediği yaşantısına genç yaşlarından itibaren erdemli bir tutumla ve salih amelleriyle sahip çıkmalıdır. Rabbimizin rahmeti sonucu olarak ödül vereceği sonsuz ve mutlu hayata talip olabilmek için büyük bir şevkle harekete geçmek gereklidir. Müslüman, O’nun dosdoğru yolunda yürüme gayreti içerisinde olmaya sabırla devam etmelidir. Sosyal yaşamda hangi boşluğu doldurabilirim? Hangi çevredeki ihtiyaç sahibi insanlara dokunabilir, ne gibi kalıcı çözümler getirebilirim diye kafa yormak ve bu mantalitedeki diğer insanlarla güç birliğine girmek Müslümanın rotası olmalıdır. Ancak birlikten kuvvet doğar sözünü ilke edinip uygulamaya geçirmek başarının anahtarı olabilir.

Peki biz birlikten kuvvet doğar derken bireysel menfaatlerini ilah edinmiş ele başları ne yapıyor? Birlik olmaktan, paslaşmaktan geri kalıyorlar mı? Asla. Dünyanın süper gücü olma yolunda tam gaz devam ediyorlar. Bu zulmü nasıl yapıyorlar inanın saymakla, yazmakla bitmeyecek şekilde ektörde gerçekleştiriyorlar. Onun için birkaç örneğe değinerek söylemeye çalışayım: İnsanları kafalarında tanımlamak için kendi toplum mühendislerine yaptırdıkları analizleri stratejiye dönüştürme çabası ve hırsı içindeler. Kural tanımaz düsturları ile insanlığı her türlü zulme uğratma peşindeler. Ekonomiye istediği gibi faiz lobileri aracılığı ile yön vererek küçük yatırımcıların paralarını emiyorlar. Faiz oranları ile oynayarak doların, altının diğer para birimlerinin değeri ve oranları ile sürekli değişikliğe sebebiyet vermekteler ve bu değişiklikten para kazanmaktalar. Doları düşürdükleri zaman tekrar yükselmesi ellerinde olduğundan paralarını dolara yatırıp düşük zamanda alım yapıyorlar böylece doların yükselmesiyle tekrar satarak kar elde etmiş oluyorlar. Sürekli bu döngüde, düşükten alarak ve yüksekten satarak küçük yatırımcının (sömürülenlerin) paralarını gasp etmiş oluyorlar. Kendi gruplarının kurmuş olduğu televizyon kanallarında ve internet film sitelerinde aile yapısını ortadan kaldıracak, insanı her türlü sınırsızlığa çağıracak, menfaat ve haz odaklı insan tiplerinin yer aldığı yapımları yayınlayarak izleyicileri tek tip, menfaatçi, sınırları olmayan, ailesini çevresini insan olarak görmeyen, kolay yoldan emeksiz zengin olmaya çalışan kişiler yaparak böylece kolay yönetilen, sürekli tüketici, kafasını çalıştırmayan, tembel, menfaatleri uğruna satamayacağı değeri olmayan gençler yetiştirmeye çalışmaktalar. Aynı zamanda kendi firmalarının marka değerleri artmakla kalmayıp ayrıca o yapımlarda çalışıp ‘’ekmek yiyenler’’ de belirli zümrenin içerisindeki oyunculardan başkası olmuyor. Böylece istedikleri insan tipleri hayata atılmış oluyor. Bu izleyicilerine, yapımlarında pazarladıkları uyuşturucu nitelikteki maddeleri, hapları da ülkeler arası seyahatler aracılığıyla ulaştırıp fahiş rakamlar boğazlarına geçiriyorlar. Bir yoksulun ömrü boyunca gezemediği kadar seyahat eden haplar genç ya da cahil insanların ayağına kadar gitmiş oluyor.

Zulme uğrayan insanlar ve yapılan davranışlarla ilgili içerisinde Birlemiş Milletler raporunda yayınlanan dünya ülkeleri ile ilgili bazı bilgiler, TÜBİTAK tarafından ülkemizde yapılan araştırmalar ve de Türkiye İsrafı Önleme Vakfı Yönetim Kurulu Başkanının israfla ilgili belirttiği cümleler yer almaktadır:

  • Dünyanın yarı nüfusu yaklaşık 3,5 milyar insan günlük 1-2 dolar aralığında geçinmek durumunda.
  • Dünyanın en zengin 8 insanının toplam geliri 3,5 milyar insanın toplam gelirine eşit.
  • Her yıl yaklaşık 18 milyon insan yoksulluğa bağlı olarak ölüyor ve bu rakam toplam insan ölümlerinin üçte birini oluşturuyor.
  • Her gün 34.000 (34 bin) kişi beş yaş altı çocuklardan oluşmak üzere 50.000 (50 bin) insan açlıktan hayatını kaybediyor.
  • Dünya nüfusunun %10’u dünya gelirinin %70’inden fazlasını elinde tutuyor.
  • 1960 yılında en zengin 20 ülkenin geliri en fakir 20 ülkenin gelirinden 18 kat fazla iken, 1995’te bu 37 kat fazla hale geliyor.
  • Türkiye’de sebzeler sofraya gelene kadar gerçekleşen toplam kayıp 2.4 milyon ton, meyvede ise 880 bin ton, günde 5 milyon adet ekmek çöpe gidiyor. Bu israfın devlet ekonomisine kaybı 214 milyar TL.

Peki bu 214 milyar TL ile yaklaşık neler yapılabilir;

  • Toplam 2 milyon 739 bin derslikli 171 bin okul yapılabilir.
  • Toplam 3 milyon 379 bin yataklı 11 bin 263 hastane yapılabilir.
  • 68 milyon vatandaşa yıllık 3 bin 147 TL sürekli vatandaşlık geliri verilebilir.
  • Sadece İstanbul’da 20 bin civarı lokanta olduğu biliniyor. Aylık yaklaşık olarak 250 milyon TL‘lik israf yapılıyor.
  • Her şey dahil otellerde bu israfın 5 katı olduğu tahmin ediliyor.
  • Dünyada 1 milyara yakın insan yetersiz besleniyor.
  • Her yıl 1.3 milyar ton gıda israf ediliyor.
  • Özellikle bazı Afrika ülkelerinde çok fakir nüfus 500 milyonu aşmış durumda.
  • Dünyada tüketim için üretilen her 3 gıdadan 1’i çöpe gidiyor.
  • Dünyada su tüketiminin dörtte biri hiç tüketilmeyen gıdalar için kullanılıyor.
  • Dünyada 700 milyonun üzerinde insan temiz suya ulaşmakta problem yaşıyor.
  • ABD’de üretilen gıdaların %40’ı hiç tüketilmiyor. Avrupa’da her yıl 100 milyon ton yemek çöpe atılıyor.
  • Buna rağmen 1.4 milyar insan aşırı kilo sorunu (obezite) yaşıyor.
  • Dünyada en az gelişmiş 48 ülkeden 22’si İslam ülkesi.
  • 57 İslam ülkesinin toplam geliri 4 trilyon dolar, Almanya’nın tek başına yıllık geliri 4 trilyon dolar.
  • En zengin İslam ülkesi ile en fakir İslam ülkesi arasında 300 kat fark var. Katarda yıllık gelir kişi başına 53 bin dolar iken, Etiyopya’da bu rakam 177 dolar.
  • Fakirliğin ortadan kaldırılması için gereken kaynak dünya üretiminin sadece yüzde 1’i.

Yukarıdaki paragrafta anlattığım mevzuların maalesef çoğu bildiğimiz gerçekler ama yüzleşme kararı almadıkça hatırlanmıyor ve çözüme geçmiyoruz. Müslümanlar olarak suni gündemlerle meşgul olmaya devam edip zaman israfında bulunuyoruz. Çözüme geçmemiz ya da kendimizce infak faaliyetleri ve bilinçli yaşamı sürdürmeye çalışıyorsak da bilincimizi tazelememiz adına bu verilerden sonra proje üretmemiz, silkelenmemiz gerektiğini söyleyerek çözümü birlikte aramalı ve üzerine kafa yorup sonuçta cevabımızı kendimiz üretmeliyiz diye düşünüyorum. Bununla birlikte başlıklardan oluşan birkaç temel öneri sunmaya çalışacağım:

  • Müslümanlar Kur’an’ı doğru anlama çabasındayken ‘’anlama felci hastalığına’’ yakalandılar. Yani felçli gibi, Kur’an’ı doğru anlamaya çalışırken dura kaldılar, vahyin anlamının (söylediği emir ve yasakların) hayatlarının her safhasında uygulanması gerektiği gerçeğini kaçırdılar. Yani dini yaşamayı namaz gibi ibadetlerden ibaret sayanlar gibi Kur’an’ı anlamıyla okumayı tek ibadet bildiler ve sosyal hayatla bağlarını kestiler. Böylece Kur’an dersleri derste kaldı ve bazı konularda hayata geçmemeye başladı.
  • Faizle ne kadar iç içeyiz bireysel ve ulusal anlamda bunu bir çözüme kavuşturma eğiliminde olabildik mi sorusunu sormamız gerektiği, gittikçe kötüye giden yukarıdaki verilerden anlaşılıyor. Zira faiz bir sömürü düzenidir ve gelir adaletsizliğini arttırıp, gelir makasını açmaktadır. Sözün burasında devletlerde adaletli vergi alımının gerekliliği aksi takdirde büyük zulme sebebiyet vereceğini hatırlatmam gerekiyor.
  • Zekat ve infak kurumu ne kadar hayata geçiyor bunu kendimize sorup, harekete geçmeliyiz.
  • Bizler aktif vicdan sahipleri olarak onların (mağdur durumdaki insanların halinden rahatsızlık duymayanların) uygulamadığı Kur’ani ilkeleri uygulayamadık. Her türlü israf etmenin haram olduğunu gözardı ettik.
  • Maalesef aktif vicdan sahiplerinden oluştuğunu iddia ettikleri yardım dernekleri olarak, ‘’İyilik kazanç kapısı haline getirildi.’’ (Müddesir 74:6) Yapılan yardımlarda görev alan yetkili, yönetici ve çalışanlar gittikçe reklam yaparak, tekasür krizine tutularak, mevkiisini, maaşını, statüsünü öncelemeyi seçti. Sadece yapacakları kadar yardımı gerçekleştirerek, kendisine adeta iş sahası yaratmaya baktı ve ihtiyaç sahibi haline getirilen insanların temelli sorunları ile hemhal olmadı.
  • Yaşamımızda hakikat, adalet, merhamet, ehliyet ve meşveret gibi Kur’ani ilkeleri uygulamalıyız. İsrafın haram olduğu gerçeğini aklımızdan çıkarmayıp, bireyselden başlayarak toplum olarak da ne kadar israf ettiğimiz ile yüzleşip, yaşantımızda israftan vazgeçmemiz gerekmektedir.
  • Yardım kuruluşları, gönüllüleri olarak bizlerin yardıma muhtaç hale getirilen insanların özellikle mümkünse uzun vadede, ihtiyaç sahibi insanların kendi ayakları üzerinde durarak kalkınmayı öğrenmeyi hedef aldırmaya çabalamalıyız. İhtiyaç sahibi insanlara balık verip yedirmeyi değil, onların balık tutmayı öğrenebilmeleri için durumlarına uygun projeler üzerinde kafa yormalıyız. Uzun vadedeki hedefimizi, yardım kuruluşlarının, kalkınma projelerinin minimuma inmesi olarak belirleyebilmeliyiz.
  • Eğitimde istikrarı yakalayabiliyor muyuz? Eğitim sistemi gençlerin yeni kuşağı oluşturması açısından büyük önem arz etmektedir. Çünkü iyi bir eğitim sistemi yüksek teknolojiyi de beraberinde getirecektir. Bu da daha çok istihdamı sağlayacak ve işsizliği azaltan bir etken olacaktır. Böylece ekonomi ve teknolojiyi elinde tutan bir toplum, güçlü ve adaletli devlet, sadece kendi insanlarına, Müslümanlara değil bütün dünya insanları için büyük bir güvence olacaktır. Müslümanın bireysel olarak kendiyle yüzleşip harekete geçmesiyle başlayan süreç, duasının kabul olduğu anlamına geliyor zira birey kendini değiştiriyor böylece Ra’d 11 gerçekleşmiş oluyor.

Rabbim bizleri insanlardan kopmayan, hayatın içerisinde, mazlumun yanında, zalimin karşısında olabilecek güç sahibi olan Müslümanlardan eylesin…