ANALİZ

Kübra KORKMAN

   

MODERN BİREYLERİN BUNALIMLARI VE POSTMODERNİZMİN ÇAĞRISI

 

                                          

 

 

   “İnsanlık 1918’den sonraki kadar hiçbir zaman      

                                                    tereddüt etmemiştir.” [1]

Peyami Safa

 

Toplumların var oluşlarından bu yana küçük veya büyük değişimler içerisinde olduğu muhakkaktır. Dünya tarihindeki en keskin toplum tipi ayrımı modernizm üzerinden yapılmakta ve gelmiş geçmiş tüm toplumlar pre-modern, modern ve post-modern ayrımlar bağlamında yorumlanmaktadır.

1918’den sonra ortaya çıkan pozitivist yeni dünya düzeni, tanrısını kaybetmiş bireylerin ve toplumların temayüllerini derinden etkilemiş ve onları ucu açık bir maceraya sürüklemiştir. Araçsal akıl, rasyonalite, özgürlük, eşitlik, ve evrensellik gibi özellikler modernizmin ayırt edici karakteri olarak kendini gösterse de tanrıtanımaz bilimin ve hiyerarşik düzenin hakim olduğu bir dünyada yaşamak birey için dayanılması zor bir hal almıştır.

Büyük savaş sarsıntısından sonra başlayan modern insanın mutsuzluğu bir hastalık gibi günümüze kadar gelmiş ve Freud, Sartre, Nietzche, Deleuze gibi önemli isimlerin çalışmalarında odak noktası olmuştur.

Weber’in tabiriyle büyüsü bozulmuş bir dünyada tüm rasyonelliğiyle yaşamaya çalışan bir birey, manevi değerlerin ve en önemlisi, emeğin hakir görülmesi sonucunda çevresi ve kendisiyle ilgili derin bir yabancılaşma sürecine girmiştir. Bu yabancılaşma modern toplumdaki bireylerin yoğun olarak yaşadığı kimlik bunalımlarının ve mutsuzluğunun temsilidir. Özne, yırtıcı kapitalizmin ilk darbesini tam bu noktada yemiştir.

Yeni dünya sisteminin bir öznesi olabilmek için birey, kapitalizmin yarattığı çarkın içerisine girmek zorundadır. Böylece insanlar, mevcut çarkın içerisinde debelenip duran, yaşamaktan mahrum bırakılmış, iradesiz ve arzuları sömürülmüş yabancılara dönüşmüştür.

Modernizmin bize çizdiği çok çeşitli, özgürlükçü portrenin gerçek yüzü, aktif mücadele içinde direnen bedenlerin rahatsızlanmasıyla ortaya çıkmıştır. İnsan ya bu çarkın dışına çıkıp kendi hayatını seçmekte ve seçtiği hayatın getirdiği zorunlulukları bir ömür yaşamakta ya da çarkın arasında sıkışıp kalmaktadır. Modern dünyada “Ben kimim?”, “Ne yapmalıyım?” gibi soruların cevabını özgürce vermek isteyenler için yaşamak, mücadele etmesi zor bir direniş olmuştur. Çarkın içerisinden çıkma kuvvetini bulamayanlar için ise gerçeklik ve hayal arasında yaşayıp durmak mutlak bir ikilem halidir.

 

Kendi gerçekliğimizde konumlanmak için değil de gerçekleşmesini istediğimiz bir hayal üzerinde verdiğimiz mücadelenin sonunda varamadığımız her nokta bizi acımasız bir utanç duygusuyla buluşturur. Harika bir yazı yazmak için oturduğumuz masadan berbat bir yazar olarak kalkmanın hayal kırıklığı, onuru kurtarılmak zorunda olan bir gerçekliğin habercisidir bizim için. Olmayı istediğimiz ama olamadığımız her benlik, inandığımız fakat yaşama cesareti gösteremediğimiz her hayat bizi aynı uçuruma götürür. Dünyanın neresinde olursa olsun insanın kendisine ve topluma olan bu yabancılaşması, gerçekliğini tehlikeye atan bir küfürdür.

 

“İnsanlık 1918’den sonraki kadar hiçbir zaman tereddüt etmemiştir” cümlesini Peyami Safa’ya kurduran da Kara Kitap’taki Galip’in küçüklükten beri hayranı olduğu gazeteci kuzenini taklit etmeye başlamasına sebep olan da bireyin gerçekliğine duyduğu kuşkudur. Dünya savaşlarından sonra yeniden inşa edilmeye çalışılan düzende toplumlar kendilerini büyük bir tereddütün bunalımın, ümitsizliğin ve korkunun ortasında bulmuştur.

 

Postmodern düşünür Deleuze, bu kuşkunun ve çelişkinin kimseyi öldürmeyeceğini, hatta birey ne kadar şizofrenleşirse kaçış çizgisine bir o kadar yaklaştığını söylemiştir.[2]

Deleuze, insanın nekahati için iki şey sunmaktadır. Bunlardan biri bahsettiği kaçış çizgisi yani “yersiz yurtsuzlaşma’’dır. İnsanın yersiz yurtsuzlaşması, toplum içerisinde kimsenin hatırlayamayacağı şekilde yüzünü kaybetmesi ve geçmişinde hatırlanacak hiçbir şey bırakmadan kendini tekrar inşa etme çabasıdır. Böylece insan tüm bunalımlarından kurtulmak için yıktığı öznelerden yeni bir özne yaratmakta ve aslı olamadığı her benliğin sebep olduğu huzursuzluktan kurtulmaktadır. Tam anlamıyla bir kopuş, geri dönülemeyen, bağışlanmayan ve geçmişi ortadan kaldıran bir şeydir.[3]

Bir diğeri ise şizo analizin temsili olan “organsız beden”dir.

İnsanlar kendi organlarının varlığını toplumun belleğinden kopararak işlevsiz hale getirmektedir. Bu durum bir nevi aşkınlık, yeğinlik ve bedeni olmayan göçebelik halinin bir temsilidir.

İşte Deleuze’ye göre insanın yersiz yurtusuzlaşması ve bedensiz göçebeliği onların önemli kaçış rotasıdır.  İnsanın varmayı ümit ettiği nekahat noktası bu iki rotada saklıdır. İnsanın yaratma eyleminin ya da bedensiz göçebeliğinin ancak sanat ve felsefeyle mümkün olduğunu vurgulamıştır. Çünkü insanın kendisine ait olan tek gerçeği yani direniş mücadelesini sanat eserinde saklanmaktadır bu yüzden eserin yokluğunda ikiliğin, saplantının ve deliliğin varlığından söz edebiliriz, deliliğin yokluğunda da eserin varlığından.[4]

Buraya kadar bahsettiğimiz her şey insanın insan olma direnişindeki müphem yolculuğudur. Toplumdaki herkes şizorfenik bir kopuş yaşamasa da mutlak bir ikilenme halinin öznesidir. Geçmişini ortadan kaldırarak toplumda hain olma cesaretini gösterebilmiş sanatçıların yazdığı romanlarda, çektiği fotoğraflarda, çizdiği resimlerde kendimizi bulmaya çalışmamız, yıkılmış öznelerin arasında tanıdık bir yüzün verdiği rahatlamaya duyduğumuz açlıktandır.

Bireyin, Suç ve Ceza okurken kendi hayatında hatırladığı bütün saplantılardan dolayı yaşlı kadına duyduğu tiksinç duygu ve işlenen cinayeti haklı bulması o anda kendine ettiği güçlü bir itiraftır. Böylece eserler, içerisinde yalnızca sanatçının saklandığı değil ayrıca okuyucunun kendi deliliğiyle de yüzleştiği bir yerdir.

 

Sonuç olarak modern dünyanın bunalımlarından kurtulmaya çalışan bir birey için postmodernizm insana direnme dayanağı sağlayan bir kaçış noktasıdır. İnsanlar kendilerini başkalarıyla aynı uçurumun kenarında bulsalar da kurtuluş çeşitli ve biriciktir. İnsanın kendi yaşamıyla beraber, yazdığı, çizdiği, okuduğu, izlediği, anladığı her şey sanattır ve bu sanat postmodern düşüncenin, evrenselliğe karşı en büyük reddidir.