SUHUF

 

KUR’AN VE KOZMOLOJİK DİL

Kadir CANATAN

Kozmolojiye dair ayet ve tasvirler Kur’an’da oldukça önemli bir yer tutar. Müslüman sosyolog Ali Şeriati’ye göre “Kur’an tabiata öylesine önem vermektedir ki toplamı içinde üçte bir yer işgal etmektedir.” Hemşerisi Mehdi Bazergan bu konuda susmuştur, onun Kur’an muhtevasına yönelik sınıflandırmasında tabiat ve kâinat temalarına rastlamıyoruz. Geleneksel dönemde de bu konu pek dikkat çekmemiştir. Risalelerinde tabiata çokça yer veren ve hatta başlı başına “Tabiat Risalesi” adıyla bir kitapçık yazan Said Nursi bile, Kur’an’ın başlıca meseleleri arasında bu konuya yer vermez. Ona göre “Kâinat” bahsi, tali bir konu olup, Allah’ın sanatına işaret etmek ve bu işaret yoluyla O’nu tanıtmak amacına matuftur.

Din filozofları başta olmak üzere düşünürler, Allah’ın yaratıklarını onun varlığına delil olarak göstermişler ve rasyonel olarak Allah’ı ispat etmek için bu delili “Kozmolojik delil” olarak adlandırmışlardır. Günümüzde bu konuda bağımsız kitaplar bile yazılmıştır. Said Nursi’nin risaleleri çoğu zaman bu konu etrafında döner dolaşır ve kâinat, Allah’ın varlığının açık ve nesnel bir göstergesi olarak kullanılır. Yine çağdaş filozoflardan Muhammed İkbal’e göre Kur’an’ın başlıca amacı, Allah ve evrenle olan çok yönlü ilişkilerinin yüksek şuurunu insanın ruhunda uyandırmaktır.

Kur’an neden sıkça tabiat ve kâinattan bahsetmektedir? Kur’an, insanlara evrenin uçsuz bucaksız fezasında keşifler yapması ve tabiatın sırlarını çözmesi için mi seslenmektedir? Yoksa tabiat ve kâinat hakkında tefekkür ederek, başka bir gerçeği keşfetmesini mi beklemektedir? Tarihsellik ve tarihselcilik tartışmaları etkisinde daha özel bir soru da sorulabilir: Tabiatın kucağında yaşayan Araplara Kur’an, bu ayetlerle ne söylemek istiyordu? Deve ve örümcek üzerinde düşünmekle, etrafında çokça rastlanan bu canlıların tabiatına dair bir bilgi mi vermektedir?

Bu sorulara cevap vermeden önce, tabiat üzerinde düşünmeye sevk eden ayetlerden birkaç örnek vermek, nasıl bir şey üzerinde konuştuğumuzu göstermek açısından gerekli olacaktır.

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”[1]

“Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır! Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir! Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir! Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır! Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.”[2]

İlk ayet kümesinde, yeryüzündeki çeşitli olgu ve süreçlere işaret edildikten sonra, “elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır” denilmektedir. Peki, bu olgu ve süreçler neye delil teşkil etmektedir? Burada “deliller” olarak çevrilen Kur’ani ifade aslında “ayetler” olarak ifade edilmektedir. Pek çok yerde geçen bu ifade, çevirilerde bazen “delil” veya “hüccet”, bazen de “mucize” olarak tercüme edilmektedir. Ki bunlar “ayet” kelimesinin anlamlarından sadece birkaçıdır. Ayet kelimesinin daha önemli gördüğümüz ve çoğu zaman geçiştirilen bir anlamı daha vardır ki, bu “işaret” ya da “gösterge” demektir. Bağlamsal olmayan çeviri hataları yüzünden ayet kelimesinin bu anlamı neredeyse geri plana itilmiştir.

İkinci ayet kümesinde ise, daha spesifik olarak “devenin yaratılışı”ndan başlayarak insanın “gökyüzüne, dağlara ve yeryüzüne bakması” öğütlenmektedir. Bu harika bir anlatımdır. Burada muhatap ya da hedef kitle dikkate alınarak, ona en yakın bir objeden başlanmakta ve gözlem dünyası giderek genişletilmektedir. Aslında mesele, ne sadece devedir, ne de gökyüzüdür. Mesele, mikro dünyadan başlayarak makro dünyaya yayılan bir gözlem ve tefekkür faaliyetine çağrı yapılmasıdır.

Tüm bu ifadelere bakarak, Kur’an’ın insana bilimsel veriler sunduğunu ya da bilimsel verilere ulaşmak için gözlemler yapmayı öğrettiğini savunmak, insanın ufkunu sınırlamaktan başka bir şey değildir. Kanaatimizce, burada yapılmak istenen, insana daha yüce ve ulvi bir hedef göstermektir. Kur’an, bize belirli bir düşünme biçimi ya da belirli bir okuma biçimi sunmaktadır. Bu okuma biçimi, “göstergebilimsel” okuma olarak tanımlanabilir. Şüphesiz ki bu kavram modern okuyucuya çok tanındık ve modern gelecektir. Ama gerçek şu ki, böyle isimlendirilmemiş olsa da insanlık göstergebilimsel okuma biçimini çok eskiden beri keşfetmiş ve uygulamıştır.

Göstergebilimsel okuma biçiminin Kur’an’da anlatılan tipik örneği ve uygulayıcısı Hz. İbrahim’dir. Aşağıdaki ifadeler onun evrenin yaratıcısına ulaşmak için doğa üzerinde gözlem yapan bir filozof gibi hareket ettiğini ve neticede amacına ulaştığını göstermektedir.

“Hani İbrahim, babası Âzer’e, “Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti. İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. “İşte Rabbim!” dedi. Yıldız batınca da, “Ben öyle batanları sevmem” dedi. Ay’ı doğarken görünce de, “İşte Rabbim!” dedi. Ay da batınca, “Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum” dedi. Güneşi doğarken görünce de, “İşte benim Rabbim! Bu daha büyük” dedi. O da batınca (kavmine dönüp), “Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi. “Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.”[3]

Hz. İbrahim kendi kavminin somut putları ilah sanmasını bir türlü kabul edemez ve doğru yolu bulmak ve gerçek Tanrı’yı keşfetmek için derin bir düşünme sürecine girer. Önce küçük yıldızlardan sonra büyük yıldız olan ay’a, ay’dan sonra da güneşe kadar gözlem alanını genişleterek bir tefekküre dalar. Yaptığı bu gözlemlerden çıkardığı sonuç hep aynıdır: İlah olabileceğini düşündüğü her bir nesne (yıldız, ay ve güneş) ortaya çıkar ve kaybolur. Gökyüzüne yönelik sistematik bir gözlem bunu göstermektedir. Her birimiz bu gözlemi yapacak durumdayız ve yapıyoruz. Eğer yıldızlar, ay ve güneş düzenli olarak doğup batıyorlarsa, bu onların belirli bir düzen ve kanuna bağlı olarak hareket ettiklerini gösterir. Kur’an, bunu tekrar tekrar bildirmektedir: “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti. Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir. Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler. Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.”[4]

Kâinatta düzeni keşfeden herkes, kaçınılmaz olarak bu düzenin bir yaratıcısı olduğunu düşünecektir. Kâinattaki düzen konusu, din ve bilimin ortak bir zeminidir. Başka bir deyişle her ikisi de evrende bir düzen olduğu fikrinden hareket eder. Bu bir temel önkabuldür. Ancak din ve bilim düzen fikrini farklı şekillerde kullanır. Bilim, din gibi düzene inanmakla birlikte onu daha ileri bir aşamaya götürmez, onu olduğu gibi inceler. Din ise, bu düzen fikrini bir basamak yaparak daha ileri bir fikre ulaşmayı öğütlüyor. Bu fikir, düzenin bir yaratıcısı olduğu fikridir. Kelam ve felsefe “düzen” delilini, Tanrı’nın varlığı için bir argüman olarak kullanır. Bilim düzeni keşfeder ama ötesini düşünmez! Çünkü düşünmek, bilimin işi değil, felsefe ve dinin işidir!

Kelamcılar da dâhil olmak üzere Müslüman düşünürler, kendilerini bilimsel gözlem ve deneyle sınırlamamışlar, bu yöntemleri kullandıkları gibi kendilerini aşkın gerçeklikle tanıştıracak yöntem ve bakış açılarını da geliştirip kullanmışlardır. Kelamcıların dayandıkları yöntem ya da akli faaliyet, “şahide dayanarak gaibi istidlal etmek”[5] olarak ifade edilmiştir. Bu ifadede “şahid”, bilinen ve gözlemlenen, “gaip” bilinmeyen ve gözlemlenemeyen, “istidlal” ise çıkarım yapmak anlamındadır. Bir kelamcının akıl yürütme biçimi, gözlemlenen dünya ile başlar ve gözlemlenemeyen dünya ile son bulur. Bir başka deyişle bilinmeyen dünyaya ait bilgi, bilinen dünyadan hareketle çıkarsanır.

Kelamcılar akıl yürütmeyi ve çıkarsama yapmayı “i’tibar” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu noktada dayanakları ise şu ayet olmuştur: “Ey basiret sahipleri i’tibar ediniz.”[6] İ’tibar, bir şeyi bir başkasına nakletmek ve onun hükmünü diğerine uygulamaktır. Gerçekten de fakih ve kelamcıların terminolojisinde “i’tibar” kavramı, kıyas ve akıl yürütme demektir.[7] Konumuzla bağlantılı olarak bir örnek vermek gerekirse, yeryüzünde insanın kurduğu düzenin bir sahibi olduğu gibi kâinatın da bir sahibi ve yaratıcısı vardır. Kur’an, bu düzenin sahibinin tekliği konusunda da şöyle bir açıklama yapar: “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”[8]

Tefsir bilimi kadar dil, edebiyat, belagat, mantık ve cedel bilimlerince de kullanılan “delalet” kavramı gösterge kavramına karşılık gelir. Sözlükte “yol gösterme, kılavuzluk yapma, işaret etme” gibi anlamları bulunan bu kelime, terimsel olarak da bir şeyin bilinmesiyle başka bir şeyin bilinmesine imkân tanıma olarak tanımlanır. Üç tür delaletten bahsedilmesi, lafız ve mana arasındaki ilişkinin farklı modlarına işaret eder.[9]

  1. Akli delalet: Gösteren ile gösterilen arasındaki zati bir ilişkinin olduğuna aklın karar verdiği gösterge türüdür. Bir yerde tüten dumanın ateşe işaret etmesi ya da duvarın arkasında duyulan insan sesinin, orada bir şahsın olduğunu bildirmesi bu türe verilebilecek örneklerdir.
  2. Tabii delalet: Gösteren ile gösterilen arasında doğal bir ilişkinin sezinlendiği gösterge türüdür. Yüz kızartısının utanmaya veya “of!” sesinin bir iç sıkıntısına ve bıkkınlığa işaret etmesi, bu türdendir.
  3. Kurgusal delalet: Gösteren ile gösterilen arasında akli veya tabii ilişki olmamakla birlikte örf veya ortak kullanıma bağlı olarak ilişkinin tabiatı arasında ilişkinin kurulduğu delalet türüdür. Sözgelimi trafik işaretlerinin belirli anlamlara işaret etmesi bunun bir örneğidir.

Mutasavvıflar, kelamcılarca benzer bir düşünüşe sahiptirler, ancak onlar şahit ve gaip kelimeleri yerine “zahir ve batın” kelimelerini kullanırlar. Zahir, görünen olgular dünyasını, batın ise bilinmeyen varlıklar dünyasını ifade eder. Onların akıl yürütme tarzına göre dünya ve tabiat, kısacası her şey, batın olan varlığın isimlerinin izdüşümleridir. Öyle ki, Yaratıcı ve Yaratıklar bir madalyonun iki yüzü gibidirler. Varlık, bir yüzüyle Halık, bir yüzüyle de Halk’tır.

Çağdaş göstergebilime göre her gösterge, gösteren ve gösterilen’den oluşur. Dilin gösteren boyutu kabuk ise, gösterilen boyutu özdür. F. de Saussure göstergeyi bir kâğıda benzetir. Bu kâğıdın bir yüzü gösteren, diğer yüzü gösterilendir. Kâğıt yırtılırsa ikisi de yırtılmış olur.[10] Göstergebilimsel dil ve düşünmenin nasıl gerçekleştiğini bir örnekle göstermek, bunun somut olarak nasıl çalıştığını ve ne anlama geldiğini açık hale getirecektir. Bir trafik lambası düşünelim! Trafik lambası, bir göstergedir. Bunun iki bileşeni olarak renkler ve bunların ima ettiği anlamlar söz konusudur. Başka bir deyişle renkler “gösteren”, anlamları ise “gösterilen”dir. Kırmızı yandığında sürücülere verilen sinyal “dur” sinyalidir. Kırmızı (gösteren) somut bir renktir, çünkü algıları bozuk olmayan herkes bunu gözlemleyebilir. Ama “dur” anlamına gelen gösterilen o kadar somut değildir. Onu hiçbir yerde göremez ve okuyamazsınız. Böylece somut bir renk, soyut bir anlam yüklenmiştir. İşte, bu yüklenmiş anlam keşfedilmesi gereken bir şeydir.

Varlık meselesine uygulandığında göstergebilim, tıpkı kelamcı ve filozofların akılyürütme biçimine denk bir verimlilik sağlar. Bu düşünceye göre yeryüzünde her bir nesne ya da ilişki göstergedir (ayet ya da işaret). Kendisi oldukça somut olan nesneler ve ilişkiler, bize oldukça soyut olan bir fikri aşılır. Böylelikle göstergebilimsel dil, insan aklına, somuttan soyuta sıçrama olanağı sunar. Bu açıdan göstergebilimsel düşünceye göre tüm evren bir göstergeler kitabıdır. Bu kitap doğru okunduğunda somut olayların gerisinde yatan gerçekliğe ulaşma imkânı vardır.

Göstergebilimsel okumaya göre gerçeklik kendi başına ve kapalı bir dünya değildir. Müşahade âlemi, gayp âlemine açılan bir penceredir. Bu açıdan bakıldığında göstergebilimsel dil, gayp dilinin, yani analojik dilin tersine bir akılyürütmeye dayanır. Analojik dil, bilinmeyen dünyayı bilinen dünyanın nesneleriyle anlatmaya çalışırken, göstergebilimsel dil son derece maddi (bilinen) nesneler dünyasından başlayarak, bize bilinmeyen bir dünya hakkında bilgi verir. Bu iki (dünyanın) dili(ni) bilen insan, söz konusu dünyalar arasında gel-gitler yaşar ve bu iki dünyayı bir madalyonun iki yüzü olarak algılamaya başlar.

Şimdi yeniden Kur’an’daki kozmolojik verileri, bilimsel bir gözle değerlendiren bilim mantığına dönecek olursak, bu mantığın ne kadar zavallı bir akıl yürütme şekli olduğu anlaşılacaktır. Bilim felsefecisi Seyyid Hüseyin Nasr’ın ifadesiyle konuşacak olursak “Çağımızın fiziği vardır ama metafiziği yoktur.” Metafizikten yoksun çağdaş zihin, Kur’an’ın kozmolojiye yönelik ayetlerini/işaretlerini/göstergelerini, kendi başına varlıklar olarak değerlendirirken, nasıl bir kumpasın içine düştüğünün farkında değildir. Bu kumpasa sadece bugün değil, geçmişte de düşen insanlar olmuştur. 14. yüzyıl düşünürü Şatıbi bize bu konuda şu bilgileri vermektedir: “Birçok insan Kur’an üzerinde iddialarında sınırı aşmışlar ve ona tabiat ilimleri, matematik ilimleri, mantık, ilm-i huruf vb. gibi öncekilerin-sonrakilerin bütün ilimlerini yüklemişlerdir…. Sahabe, tabiin ve onları takip eden nesillerden oluşan selef-i salih Kur’an’ı ve Kur’an ilimlerini, Kur’an’da bulunan esrarı en iyi bilen kimselerdi; bununla birlikte onlardan hiçbir kimsenin bu iddia doğrultusunda söz ettiği bize ulaşmamıştır.”[11]

Bu açıklamalar ışığında, 19. yüzyılda ortaya çıkan ve bugüne kadar etkilerini sürdüren bilimsel tefsir, çağın ruhuna uygun olarak ihdas edilmiş bir olgudur. Bilindiği üzere 19. yüzyıl bilimde ilerlemelerin insanoğlunun aklını başından aldığı ve ilerleme fikrinin zirveye çıktığı bir çağdır. Bu çağda insanoğlu sürekli ileriye doğru gittiğine inandığı için geçmişe ait bilgi ve felsefeleri demode ilan etmekle kalmamış, bilim ve bilimsel veriler hakikati bulma ve ölçmede tek kriter olarak yüceltilmiştir. Bu çağda, din bile geçmişe ait bir masal ve efsane olarak damgalanmış ve artık din ve büyünün yerini bilimin alacağı iddiası ileri sürülmüştür. Oysa 20. yüzyıldaki gelişmeler bunun aksini ispat etmiştir. Din kadar büyü de, modern insan için anlamını ve işlevselliğini hala sürdürmektedir.

Peki, metafiziksel açıdan “gösteren” konumunda olan tabiat ve kâinat hakkında bilgilerimizin artış olması hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Bu bilgileri modern bilime borçlu olduğumuza göre bilim değerli bir uğraş değil midir?

Bilim ve bilimsel bilgi, üst bir sistem içinde değerlendirilerek, sistem içinde hak ettiği yere konmadıkça, yararlı olması bir yana oldukça zararlı bir faaliyet de olabilir. Başka bir deyişle çağımızı sarıp sarmalamaya başlamış olan sekülarizmin aracı olmaktan başka bir işe yaramaz. Sekülarizm, felsefi düzlemde dini ve Tanrı’yı dünyadan uzaklaştırmak ve bunlardan arınmış bir dünya yaratmaktır. Sekülarizm ya da pozitivizm, bilimi yerli yerine koymak yerine onu dinselleştirmek ve bir nevi din haline getirmek istemektedir. Nitekim sosyolojide pozitivizmin kurucu babası olan Auguste Comte, bir “İnsanlık Dini” kurmuş ve bu dini temsilen bir heykel dikmiştir. Bu heykel, sevip de alamadığı bir kadının heykelidir. Onun bu dinini açıklayan “Pozitivizm İlmihali”, bilimin nasıl dine dönüşebileceğinin tipik bir örneğidir.

Bilimsel bilgi, bilgi türlerinden ve faaliyetlerinden sadece bir tanesidir. İnsan, bilimsel bilgi kadar başka bilgi türlerine de (günlük bilgi, estetik bilgi, felsefi bilgi vs.) ihtiyaç duyar. Dini bilginin boşluğunu bilimsel bilgi dolduramaz. Hatta bilimsel bilgi, dinin temel konusu olan gayp (Tanrı, melek, cin, cennet-cehennem, kıyamet vs.) hakkında hiçbir bilgi vermez. Bilimsel bilgi, gözlem alanıyla sınırlıdır. Kant’ın deyimleriyle onun dünyası “fenomenler dünyası”dır; bilim, “numenler dünyası” hakkında yetkisizdir. Bizim karşı çıktığımız şey, bilim değil onu yücelten ve bilginin tek kriteri olarak gören pozitivizmdir. Yine bizim karşı çıktığımız şey, bilimin iktidarına meydan okumak yerine, ona uyarlanmış bir zihinle kitabı ve evreni anlamlandırmaya kalkışmaktır. Bunun dışında kendi anlam ve değerler düzenimiz içinde bilime her zaman yer vardır ve Tanrı’nın kozmolojik (kevni) ayetlerini çözümlemek ve onun kudret ve gücünü anlamak için gerekli olan değerli bir uğraştır.

Tabiatın ve tabiat bilimlerinin kıymetini anlamak için, Kur’an’ın kendi mantığı içinde onu nereye yerleştirdiğine bakmalıyız. Kur’an, ahiret fikrine ve inancına yabancı olan bir topluma gelmiştir. Tamamen tabiatın kucağında olan ve dehr’in (zaman) hükmünden[12] başka bir hükmün geçerli olamayacağı inancı içinde olan insanlara, onların diliyle seslenmektedir: “Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.[13]

Ölümden sonra diriliş konusunda bu ayetler, göstergebilimsel bir perspektifle çok önemli bir akıl yürütme yoluyla muhataplara bir delil (argüman) sunulmaktadır. İnsanın hayat aşamalarına değinildikten sonra, doğum olayı kadar ölüm olayının da bir yasaya bağlı olduğu hatırlatmaktadır. Bundan sonra gözünü tabiata çevirmiş olan bir kavme, yeryüzündeki ölüm-kalım ve diriliş olaylarından bahsetmektedir. Mevsimlere bağlı olarak kuruyan toprak, yağmurun etkisiyle yeniden canlanmaktadır. İşte, doğada bu olaylar (ölüm ve yeniden diriliş) nasıl mümkünse, insan için de bu pekâlâ mümkündür! Demek ki evrende kozmolojik bir yasa hüküm sürmektedir. Bu kozmolojik yasanın hükmü gereği ölüm de diriliş de bir gerçektir!