ANALİZ

Haydar ÖZTÜRK

İSLAM HAYATIN NERESİNDE?

 

 

Dinin Hayattan Çekilme Süreci

Hz. Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan yorumlar ve uygulamalar, dine dönüşünce…

Din, önce çeşitli nedenlerle ve ihtiyaçlarla, asırlarca içinde üretilmiş ilave hükümlerle; sayısız emirlere ve yasaklara, kısaca kurallara boğuluyor. Daha sonra insan ürünü sayısız bu kurallara, dönemsel veya yerel yorumlar demek yerine, din deniyor.

Bir süre sonra, sayısı belirsiz, bu kadar çok kurala uymak oldukça zorlaşıyor, hatta imkânsızlaşıyor. Neden?

Çünkü “Yalandan talandan, cana kıymaktan, haksızlıktan ve zorbalıktan uzak durun vb.” ilahi buyruklar ile dönemsel veya yerel üretilen “dişleri misvakla fırçalayın; Kur’an’a abdestli dokunun, eve sağ ayakla ve tuvalete sol ayakla girin; şalvar giyin ve sarık takın vb.” insani kuralların önemi, değeri ve ağırlığı birbirine eşitleniyor.

Bir de yetmezmiş gibi, efendiler icat edip kurtuluş yolunun onlara bağlanmaktan geçtiği iddia ediliyor. Böylece insana, “Şefaat (aracılık) olmadan kurtuluş mümkün değildir” mesajı veriliyor. Bunun sonucu, kurtarıcılara ihtiyaç doğunca, toplumda sömürgen ve kemirgen kutsal aracılar türüyor.

Tüm bunların sonucu ne mi oluyor? Temel hakları esas alan gerçek din yaşanmaz hale geliyor.

Sonuç olarak dünyada hem din istismarcılarına iş çıkıyor hem insanlar onlara muhtaç ediliyor hem de ahiret adına halkın geleceği ve umutları, oluşturulan bu kutsal sınıfa bağlanıyor. Bu kutsal sınıfa körü körüne, daha da sıkı tutunsunlar diye bu kişilerin elini eteğini öptürme seansları düzenleniyor. Onların borazanları ise, topluma ait tüm ortamlarda sabah akşam bunların propagandasını yapıyor.

Çağdaş İslami Düşüncenin Değerlendirilmesi

Mevdudi ve Seyyid Kutup çizgisi, bir “düşünce” birikimi olmaktan çok, batılı fikir akımlarına karşı İslam’ı savunma çabasının ürünü olan öze dönüş hareketini temsil ediyordu. Yüzyılın başlarından itibaren Orta Asya’da Cedit hareketi, İran’da usûliyye ekolü, Osmanlı Türkiye’sinde Yeni Osmanlılar ve Meşrutiyet dönemi İslamcılığı, Arap dünyasında Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’un yenilikçi ekolü ve Selefilik, Kuzey Afrika’da Senusilik gibi fikri ve siyasi boyutları iç içe geçmiş akımların ortaya çıkışı, İslami düşünce yelpazesinin ana çerçevesini oluşturmaktadır.

İran devriminin düşünce yapısı Seyyid Kutup ve Mevdudi’ye oranla “inanç” merkezli değildi, “zulüm ve kıyam” kavramlarıyla ifade edilen bir devrimci isyan çağrısı olarak temayüz etmişti. Humeyni’nin önderliği ve Ali Şeriati’nin devrimci yorumları, Müslüman gençlik için Seyyid Kutup düşüncesiyle sentezlenebilen heyecan verici bir ortam oluşturmuştu. Yukarıdakiler kadar popüler olmasa da Muhammed İkbal, Muhammed Hamidullah, Fazlurrahman, Malik bin Nebi, Said Nursi gibi düşünürlerin eğitimli gençliğe ulaşan bir fikri damar da bulunuyordu. Bütün bu “uyanış ve diriliş” çabalarının yanında neo-geleneksel yapılar olarak dini akımlar ve tarikatlar da her zaman varlığını koruyordu. Tarikat yapılanmaları fikri bir iddia ve politik bir gelecek tasavvurundan yoksundur. Bu gibi yapılar, her zaman muhafazakârlığı besleyen yapılar olmuştur. Tabiri diğerle siyasilerin oy deposudur. Siyaset ve cemaat/tarikat karşılıklı olarak bir koyup beş alma çabası içinde birbirini ütmeye çalışırlar.

İslam tarihinde örneği bolca görüldüğü gibi fikir adamları ve ekoller, zamanla taraftarları eliyle donuklaştırılma akıbetinden kurtulamamıştır. Bu yapıların üzerine aynı derinlikte ne yeni bir şey eklenebildi ne de ilmi eleştiriye tabi tutuldular. Mevdudicilik, Kutupçuluk, Nurculuk türünden kişi-bağımlı ekoller haline geldiler. Çağdaş İslam düşüncesi kendisini doğuran koşullar hesaba katılarak eleştiriye tabi tutulmalıdır.

Tarih, yeni bir dünya ve yeni bir insanlık durumunu işaret etmektedir. Fukuyama, Huntington, Toffler gibi aydınların öne sürdüğü gelecek tasarımları, enformasyon teknolojisindeki gelişmeler, genetik bilimindeki keşifler, bütün dünyada kimlik ve anlam arayışları, yeniden sahneye çıkan Asyalı güçler, küreselleşme, ulus devlet, değişim, dönüşüm, piyasa, demokrasi, sekülerlik, din, yeni iletişim teknolojileri, çevre ve insan hakları kavramları etrafında süren tartışmalar, Ortadoğu’da devam eden savaş ve  terör, etnik ve mezhebi fanatizme dayalı çatışmalarla başı dönen bir dünyada yaşıyoruz. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına dair söylemler yüksek sesle dillendiriliyor. İslam âleminin yaşadığı iç sorunlar, çatışmalar ve zaaf halinin düzelebileceğine olan inanç giderek zayıflıyor. Ne önceki fikri dinamizm ve canlı tartışmalar, ne de yüzyıl önceki gibi kuvvetli bir ayakta durma ve savunma refleksimiz var.

Yeniden İhya İçin İlkeler

Bu açıdan baktığımızda İslam düşüncesinin kendisini yenileyebilmesi Kur’an merkezli yeni bir bilinç ve ihya hareketine ihtiyaç vardır. Bunun için;

1- Özgünlük ve Evrensellik: Müslüman zihinler, İmam-ı Azam, İbn Sina, İbn-i Haldun, İbn Rüşd gibi alimlerdeki özgünlüğü ve güveni yitirmiş görünmektedir. Müslümanlarda sorunların çözümü noktasında Kur’an merkezli halis niyetlerden çok, mezhebi, meşrebi ve kişisel hesap ve kaygılar baskın çıkmaktadır. Bu nedenle Müslüman kafaların, sadece sadra şifa olması niyetiyle ve bütün insanlığa hitap ediyormuşçasına bir öz güven, özgünlük ve din diliyle düşünmeye, üretmeye başlaması gerekir.

2- Doğru düşünme metodu: Müslümanlar yaklaşık altı asırdır statik ve donuk Aristo mantığına mahkûm edilmiştir. Müslümanların olay ve olguları çok yönlü, birbiriyle bağlantılı, zaman ve mekân boyutu içinde, iç ve dış faktörlerle/bağlamlarla birlikte kavramaya/düşünmeye yarayacak, değişim, dinamizm, çatışma ve ilerleme bağlamlarını tespit edecek diyalektik bir düşünce metoduna sahip olmaları gerekmektedir.

3- Özgür araştırma/tartışma ortamı: Müslümanların kendi aralarında oluşturmaları gereken eleştiri ve tartışma ahlakı, her fikrin ifade edilebileceği bir ortamı gerekli kılar. Böyle bir ortam olmadığı müddetçe, eleştiri yıkıcı bir işlev görecektir. Özgür bir tartışma ortamı için, öncelikle kendini dinin sahibi gibi gören ve düşüncelerini ayete ve hadise söylettiren kafa yapısının tartışma dışı bırakılması gerekmektedir. İlk defa duyduğu fikre tepki gösterip İslam’ı kimseye bırakmayanların tarih boyunca birçok cinayete sebep olduğu ve birçok değerli âlim ve filozofun katline zemin hazırladığı unutulmamalıdır. Din adına konuşan, sadece benim düşüncelerim doğru iddiasında olan, Müslümanların özgürce düşünme ve ifade etme haklarını ayet ve hadisleri maksadının dışında yorumlayarak yasaklayan kafaların muhatap alınmaması gerekiyor.

İslam’ı ideolojik malzeme gibi kullanan, gelişmelerin önünü tıkayan, İslam’ın saygınlık ve özüne aykırı bir konuma düşmesine yol açan zihniyet tarzı ciddi bir eleştiriye tabi tutulmalıdır.

Müslümanlara “eşyada asıl olan ibahadır (serbestliktir)” ilkesiyle, ‘yani hakkında apaçık bir dini kural olmayan her şey serbesttir’   esprisiyle hayatın içinde kendine özel kimlikler edinebilmenin yolunu açmak gerekir. Her Müslüman, siyaset, kültür, ticaret ya da sanatla uğraştığında bu alanların kendi dili, mantığı, kuralları ve kimliğini kazanabilmeli ve bizatihi kendi alanının en iyi, en kaliteli, en başarılı düşünce ve pratiklerini üretebilmelidir.

Din Amaç mı Araç mı?

İslam, Yahudilik ve Hristiyanlığın yaşadığı türden hayattan çekilme ve dünyevi iddialarından vazgeçmediği gibi tam tersine inanç ve hükümleri itibarıyla hayatın her alanına dair ilke ve kurallar koyduğuna göre, İslam 21. Yüzyılda varoluşunu nasıl gerçekleştirecektir?

Bu sorun, Din’in ve din kurallarının amaç olmaktan çıkarılması ve Endülüslü âlim Şatibi’nin ortaya koyduğu bir usulle yani bu kuralların amacının tespiti ile ”Mekasidu’ş-Şeria”(Şeriatın maksatları)” bağlamında  çözümlenebilir.

Allah, yaratıp sorumluluk yüklediği insanı, kötülükle ilahi kaynaklı iyiliğin arasındaki doğru bir tercih yapma imtihanına tabi tutmaktadır. Bu imtihan, dünya hayatında iyilik yoluyla gerçek ve ebedi bir varoluşu hak etmenin fırsatı ve imkânı manasındadır. Allah, bu amaçla peygamberler göndererek insanlara doğru ve yanlışı ayırma (furkan), doğru ve iyiden yana tercih yapma (hidayet), doğru yolda yürüme (rehber) ve kötülükten uzak durmasını (öğüt) sağlayacak kelam/vahiy ile konuşmuştur. Vahyin amacı, insanların iyilik ve adaletten yana tercih yapmalarını sağlamak, unuttuklarını hatırlatmak, kötülük ve zulümden uzak tutmak ve yaşam imtihanını Allah’ın kendisinden istediği yol üzere yaşamaktır. Kur’an’ın kendisi değil, gösterdiği ve tanımladığı yol anlamında dindir. Kur’an-ı Kerim’de şir’a (yolu belirleme) beş yerde, din (yolun muhtevası) 85 yerde ve İslam (yola girme, uyma) kelimesi de 161 yerde kullanılmıştır. Bu kelimelerin kendisi bir maksadı ifade etmemekte; Tevhid, adalet, iyilik, ahlak ve barışın egemenliğini sağlama “yol”unu bir maksat olarak insanlara sunmaktadır. “Din” olarak telakki edilen kurumlaşmış kurallar bütününü savunmak ve egemen kılmak “maksat” haline gelmiştir. Din, Hz. Peygamber ve Kuran insanlara bir yol göstermekte, insanlar ise bu yolda gitmek yerine bu yolu “gösteren” parmağa bağlanmayı “dindarlık” olarak telakki etmektedirler.

Dinin zaman içinde statükoların bir parçasına dönüşmesi, kurumsallaşarak yaşanan hayatın dondurulmasını sağlayan muhafazakâr kültürün temeli olması, insanın huzur ve mutluluğu yerine, politik çatışmaların kaynağına dönüşmesi, tarihte bolca görülen bir sapma örneğidir.

Müslümanlar, “Dinlerini kendilerine ve insanlığa bir zindan ve zahmete” dönüştüren yorumlardan arınarak, gerçekten bir “rahmet ve felah” yolu olarak kavramanın çabası içinde olmalıdır.

İbadetlere İndirgenen Din

Hayatın bütününe hitap eden Kur’an/İslam sadece ibadetlerden müteşekkil din haline getirilir. Dinin bir bölümü olan ibadetin dinin tamamı olarak görülmesi durumunda din hayattan koparılır. Sonuçta sapma ve şiddetin kaynağı olur (Tarikatlar ve DEAŞ örneği gibi).

Farklılıkları kavga sebebi olarak görmek dinin hayattan koparılışına sebep olmaktadır. Çünkü insanlar bunlar arasından hangisi doğru (Bunu pek az insan düşünür. Çünkü dahil olduğu gruba ömür boyu devam eder.) veya daha kendi aralarında kavgalılar diye dinden uzaklaşıyorlar. Bireyin dinden kopması dinin hayattan, tolumdan kopması demektir.

İhtilaf etmek ile, nizalaşmayı birbirine karıştırmamak gerekir. İhtilaf etmek, nizalaşmak değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde ihtilaf yasaklanmamış, yerilmemiştir. Aksine ihtilafın kozmik/kevnî bir kanun olduğu vurgulanmış, dillerin ve renklerin ihtilafı/farklılığı, gece ve gündüzün ihtilafı/farklılığı Allah’ın ayetlerinden biri olarak takdim edilmiştir.

“Allah’a itaat edin, O’nun elçisine de. Ve birbirinize düşmeyin, sonra başarısız olursunuz, kokunuz/rüzgârınız gider.” (Enfal 8.46)

Böyle Giderse

“İleride bir gün ‘şimdi de namaz adlı oyunlarıyla Türkiye’den gelen ekibin geleneksel folklor gösterisini izliyoruz’ anonsunu duyduğunuzu bir düşünün” diyen Eliaçık Hoca, semah ve semanın çoktan o yola girdiğini söyledi. Bu gidişatın durdurulması gerektiğini kaydeden Eliaçık Hoca, “Din hayata nasıl dönecek? Bu gidişi nasıl durduracağız? Tabi ki Kur’an’ı tarih, hayat ve tabiat bağlamında yeniden yorumlayarak. İkbal’in dediği gibi önce düşünceyi temizleyerek ve İslam’da dini düşünceyi yeniden inşa ederek… Bu bir dinde reform çabası değildir. Tam tersi tarih, hayat ve tabiat ile bağları kopartılarak deforme olmuş zihinlerdeki algıyı dönüştürme çabasıdır. Yani zihinlerimiz zaten deforme olmuş durumda. Bunun için dinde değil; din anlayışlarında reform şarttır.  “YENİ KUŞAK BU DİNE SAHİP ÇIKMALIDIR…” Bir zamanlar hayatın çığlığı olarak doğmuş bir dinin, yaşamla bağının koparılmasının, tarihin ve hayatın gerisine düşmesi anlamına gelir. “Onun da artık bir eski çağ metni, lahuti bir ayin sesi olmasıdır. Yerini hayatın ortasından yani evler, sokaklar ve caddelerden ıssız tapınaklara taşımasıdır… Madem öyle, genç, diri ve yepyeni bir kuşak ona sahip çıkmalı ve bu dini doğduğu yere tekrar döndürmelidir. Kur’an’ı orada anlamalı, yorumlamalı ve yaşamalıdır. Şehrin arka sokaklarına dağılmalı, hayatın mecralarına girmeli, şehrin temposuyla birlikte atmalı, Kur’an’ı gerçek hayat kitabı olarak yeniden “okuma”lıdır… Aksi halde görünen köy kılavuz istemez; büyük bir saygıyla din hayattan çekiliyor.”

Geçmiş Geleceğin Merdivenidir

Kur’an’dan tefsir, fıkıh, kelam gibi dinî ilimleri ortaya çıkarıp emsalsiz bir ilmî müktesebatı doğurmuştur. Kur’an’dan hareketle kâinat üzerinde sarf edilen tefekkür gayreti tabiat ilimlerini doğurmuş, enfüsî (:iç) âlemde gerçekleştirilen vahiy merkezli tefekkür ise psikoloji ve ahlâk gibi çeşitli ilimleri doğurmuştur. Çünkü Kur’an tefekküre çok vurgu yapmıştır. Tefekkür aklın ibadetidir.

Dinde, değişkenlerin sabitelerinin yerine, fer’î olanın aslî olanın yerine, kültürel olanın vahyin yerine, yerel olanın evrensel olanın yerine, adetin ibadetin yerine karıştığı günümüzde yeni inşa ve ihya için İslâm düşüncesinin yeniden okunması, tartışılması, karşılaştırılması ve yorumlanması bir zorunluluk arz etmektedir. Yeni bir medeniyetin inşası bu kaynaklar ile nasıl bir ilişki kuracağımızın usûl ve metodolojisini ortaya koymakla mümkündür. Çünkü İslâm düşünce tarihi bir bütün olarak birbirine bağlıdır. İslâm medeniyet tasavvurunun oluşması geleneksel mirası etkin bir şekilde okuyup doğru anlamlandırmamız ile mümkündür.

İslâmî ilimlerin bugün karşı karşıya olduğu temel sorun işlevsellik, bütünlük, usûl ve metodoloji sorunudur. Burada usûlden kastımız, usûl-i fıkıh değil, genel anlamda dini anlama usûlümüzdür. İslâmî ilimler kavramının anlamı zaman içinde daraltılmıştır. Tefsir, hadis, fıkıh ve kelam gibi sadece birkaç araştırma alanına tahsis edilmesi; dinî ilimler-tabiî ilimler, aklî ilimler-naklî ilimler biçiminde tasnif edilip parçalanması bu bütünlüğü bozmuştur. Çünkü tenzil tekvinin tefsiridir. Oysa İslâm ilim geleneğinde bütün ilimler iç içe yer almakta; biri diğerinden ayrılmamakta, aralarında hem bir geçişkenlik ve iç içelik hem de bir tertip bulunmaktadır. İlk asırlardan itibaren İslâm âlimleri ve filozofları ilimlerin tasnifi ve meratibine dair tüm ilimlerin ortak bir zeminde sistematik bir tertip içerisinde buluşturulduğu önemli bir literatürü bize miras bırakmışlardır. Allah’ın kitabındaki afak ve enfüs ayetlerini birbirinden ayrılması mümkün değildir. Parçalanırsa varlığın hakikati parçalanır. Parçalanan hakikat ise hakikat değildir.

Usulsüzlük Vusulsüzlüktür

Günümüz İslam dünyasının aydınları bu medeniyet çatışmasında bütün bir insanlığı ilgilendiren son derece önemli bir mesuliyeti taşımaktadırlar. İslam düşünce geleneğinin günümüzde varlık-bilgi-değer sistemindeki yozlaşmadan kaynaklanan medeniyet bunalımına çözüm olacak şekilde yeniden sistemleştirilmesi sadece Müslüman toplumlar için değil bütün bir insanlık için yeni ufuklar açacaktır.

Özetle: Bütün zamanlarda ve bütün toplumlarda daima kendisiyle karşılaşılan evrensel bir olgu olan din, insanı hem içten hem dıştan kuşatan, onun düşünce ve davranışlarında kendini gösteren bir disiplindir. Kişi tarih boyunca kendisinin insanüstü bağları bulunduğunu, ihtiyaçları için onu aşan bir yüce kudrete yönelmesi gerektiğini düşünmüştür.

İnsan, anlam arayan ve anlamla yaşayan bir varlıktır. Anlam onun için bir ihtiyaçtır. Anlam arayışı da bu ihtiyacın bir dışavurumudur. İnsan her ne kadar dünyalık hazlar ve işler peşinde koşsa da kendiyle baş başa kaldığında varoluş sebebini, adalet- merhamet-kulluk-ölüm-ahiret gibi konular akıl ve kalp dünyasına girer.

İnsanın hayatında bir gerçek olarak kendisini hissettiren dini inançlar, bireyin davranışlarını etkileyerek bütün hayatını kuşatmaktadır. İnsanlığın tümü düşünüldüğünde, dinin, insan hayatında, kendini hissettiren evrensel bir olgu olduğunu çok az kişi inkâr edecektir. Dinin insanın varoluşuyla başlayan varlığı insanla birlikte sürüp gidecek gibi görünmektedir. Din, arzularıyla, istekleriyle, hedefleriyle insanı bir bütün olarak saran ve onu kuşatan bir unsurdur. İnsanın her türlü arzusunda bir şekilde kendisine yer edinmektedir.

Dinin hayatın ekonomiyle, siyasetle, sanatla, fikirle, eğlence ve zevklerle kısacası her alanın belirleyicisidir.  Din ve hayatı bir ve aynı gören bakış açısıyla ferdî ve içtimaî hayatın her sahası dinin emir ve yasaklarına göre şekillenir.

Parçayla yetinmeyip bütünü arzulamak İslam’ın bizden beklediğidir. Çünkü kendisi parçalarla yetinmeyip bütünü istemektedir. İçtimai hayatınız benim, iç dünyanız sizin demiyor. Camide benimle, sokakta bir başınasınız demiyor. Kazanırken ben varım, harcarken yalnızsınız demiyor. Her zaman ve her şartta bütün hayatımızı şekillendirmeye talip oluyor. Kısacası İslam bize “hayat benim” diyor.

Kur’an’da sosyal ilişkilere ve sosyal değerlere işaret eden olumlu ve olumsuz kavramlar vardır.

Olumlu kavramlar; adalet, barış, hoşgörü, samimiyet iyilik, tevazu, cömertlik, itidal, merhamet, dürüstlük, yardımlaşma, bağışlayıcılık, güler yüzlülük ve dostluktur.

Olumsuz kavramlar: zulüm, savaş kötülük, ihanet, tekebbür, cimrilik, aşırılık, eziyet düşmanlık, tutuculuk ve ikiyüzlülüktür.

Müslümanlar dini ibadetler indirgemeyip olumsuz kavram ve davranışları kendileri terk edip yayılmasına da güzel şekilde engel olurlarsa ve olumlu kavram ve davranışları da hep kendileri örnek olarak yapar ve toplumda yaygınlaşması bütün sosyal medyayı kullanarak engellemeye çalışırlarsa din hayata hâkim olmaya başlar.