ANALİZ

Feyzullah AKYOL

 

İNSAN OLMANIN EHLİYET VE LİYAKATİ

 

Şahit olduğumuz canlılar içinde insan olmak bir ayrıcalık ve ayrıcalık olduğu kadar da bir sorumluluktur. Bunun sebebi insanın yaratılış amacı ve bu amaca gerçekleştirecek olan potansiyelinde yatmaktadır. Kur’an penceresinden baktığımızda insanın yeryüzü sahnesine çıkışı ilahi bir iradenin ataması iledir. Bu atamaya Vahiy, “Yeryüzünün halifeliği” der. Bakara Suresi’nin 30. ayetinde bu husus şöyle dile getirilir:

“HANİ, senin Rabbin melâikeye: “Ben yeryüzünde bir halife atamaktayım” dediği zaman da şöyle sormuşlardı: “Yeryüzüne fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz seni övgü ile tesbih ve takdis edip dururken?” (Bakara 30)

Atamalarda insana düşen temel sorumluluk, işin ehline verilmesidir. Zira biz bunu rabbimizden (4:58) öğreniyoruz.

İnsanlararası ilişkilerde atamanın ehliyet ve liyakat üzerinden yapılmasını isteyen rabbimiz, kendisi insanı halife olarak atarken hangi ehliyet ve liyakat üzere atamıştır?  Yani insan olmanın bir ehliyet ve liyakati var mıdır?

İnsanın “yeryüzü halifeliği”, yeryüzünü inşa ve imar ile alakalıdır. İnsanın atama amacının “halifelik” kelimesi üzerinden ifade edilmesi yeryüzünü inşa misyonunu hem geçmişten devralması hem de gelecek nesillere devretmesi ile alakalıdır. Halîfe, hem ismi fail hem de ismi mef’ul kalıbıdır. Fail olarak “bir başkasına vekâlet eden”, mef’ul olarak “bir başkasına vekâlet veren” demektir. Bu ikinci anlamda insanın halifeliği nesillerin birbiri ardınca gelişidir.[1]

 

İşte İnsanın ehliyet ve liyakati bu inşa ve ihya amacını gerçekleştirecek potansiyelinde saklıdır.  Bu potansiyel ise akıl, irade ve bilinçtir. Evet insan olmanın ehliyet ve liyakati hayatı inşa için akıl irade ve bilinç sahibi olmaktır. Bu potansiyelin insana verilişi en güzel kıvamda yaratılış (95:4) olarak ifade edilmiştir. Göklere, yere ve dağlara arz edilen emaneti yüklenme teklifini insanın kabul edişi bu potansiyel iledir.

“İşin gerçeği Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; ve onlar emaneti taşımaktan kaçındılar, ondan dolayı tedirgin oldular; nihayet onu insan yüklendi…”(33:72)

Ahzap sûresinin bu ayeti insana sorumluluğunu hatırlatan konu pasajı içinde gelmiştir. Ayetin siyak ve sibakına bakılınca bu açıkça görülecektir. Fakat insana sorumluluğu/sorumlulukları hatırlatırken insanın yüklendiği emanete vurgu yapılması gerçekten ilginçtir. Hem de gök, yer ve dağların yüklenmekten korktuğu ve insanın taşıyabileceği emanet.

Burada “emanet nedir?” sorusunun cevabı net değildir. Kimilerine göre mükellefiyet, kimilerine göre ibadet, kimilerine göre Kelime-i Tevhit, kimilerine göre namazdır. Bence bu emaneti yüklenmek insanın canlı varlılar içindeki rolünü ve kaderini belirlemiştir. Bu kader onu canlı varlıklar içinde farklı bir konuma getirmiştir. Bu konum insanın iradeli varlık oluşudur.

Peki, “insanın bu potansiyeli fizik yapısından mı yoksa bu yapısına yön veren beyin tasarımından mı?” kaynaklanır sorusuna bizim vereceğimiz cevap elbette ki “zihin yapısındaki tasarım” olacaktır. Çünkü İnsan gözünden daha keskin ve geniş açıyla gören, burnundan daha iyi koku alan ve kas gücü insandan onlarca kat daha kuvvetli canlılar vardır. Ama bu canlıları insanla kıyasladığımızda insanın farklı olan tek ve üstün tarafı beyin tasarımı yani “frontal lob”. Frontal lob beynin ön tarafına yerleştirilmiş, bilinçli düşünmemizi sağlayan insansı beyin bölgemizdir. Dikkatin sürdürülmesi, plan yapabilme, dürtülerin kontrol edilmesi, öz eleştiri yapabilme, problem çözebilme, ileriye yönelik düşünebilme, deneyim kazanma, hatalardan ders çıkarma ve empati gibi insani fonksiyonlarımızın tümünü burası sayesinde icra ederiz.

Bu potansiyelin insanda oluşumunu Kur’an, Secde sûresinin 9. ayetinde “Ruh’un üflenmesi” olarak ifade eder:

“Daha sonra onu yaratılış amacını gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak Kendi ruhundan üflemiştir; derken sizi hem işitme ve görme hem de duygu ve düşünce yetenekleriyle donatmıştır: ne kadar da azınız şükrediyor.” (Secde 9)

Mustafa İslamoğlu, mealinde bu ayete düştüğü dipnotta şunları söyler: “İnsanın yaratılışındaki üç temel aşama dile getiriliyor. Tîn insanın elementer kökenine, sulâle biyolojik kökenine delâlet eder. Bunlar insanın maddî kökenidirler. Bir de üçüncüsü vardır ki o manevî kökeni olan üflenen rûh’tur. Ruh üflenmeden insan muhatap dahi alınmamıştır. Hep “o” zamiriyle bahsedilmiştir. Ne zaman ki işitme ve görme, duyma ve düşünme yetilerinin kendisi sayesinde var olduğu ruh üflenmiştir, insan o zaman “siz” denilerek Allah’a muhatap olmuştur.”[2]

İnsana üflenen ruhun insandaki yansımasının akıl ve irade olduğu, yukardaki ayette açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu da insanın ehliyet ve liyakatinin ne olduğu sorusunun açık bir şekilde cevabı olacaktır. İnsan halifelik misyonunu ancak akıl, irade, bilinç ve vicdan potansiyeli üzerinden gerçekleştirebilir.

 

Akıl insanı diğer canlılardan ayıran ve onu sorumlu kılan temyiz gücü, düşünme ve anlama melekesidir.[3] Râgıp el-İsfehani’ye göre Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güçle elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir ( Râgıp el-İsfehani ‘akl md.).

Arapça bir kelime olan akıl, sözlükte “iki şeyi birbirine tutturan, ya da bir şeyi bir yere bağlayan bağ̆” anlamına gelir. Ukal ya da ‘Ikal, hayvan yularına verilen isimdir.

İnsan, dünya ve ahireti, madde ve manayı, cevher ve arazı, kabuk ve özü, ceset ve ruhu, eşya ve hakikati birbirine akıl bağıyla bağlar. Tevhidin eşyaya yansıması olan her şeyin her şeyle olan paralel ve çapraz bağlantısı, akılla fark edilir. İnsan, akılla intikal eder eşyanın hakikatine, varlığın amacına.[4]

İnsanoğlu tüm bu güzel meziyetleri ancak akledebilirse gerçekleştirebilecektir. Aklını kullanmayanların pisliğe mahkûm oluşu, çevremizde şahit olduğumuz Kur’ani bir hakikattir. Bunlar ayrıca insan olmanın ehliyet ve liyakatini yitirenlerdir. Ehliyet; bir işi veya mesuliyeti en iyi şekilde yerine getirecek bilgisi ve yeteneği olmaktır.  Liyakat ise, bu iş bu kişinin işi diyebileceğiniz uyumu, uygunluğu ifade eder. Aklını kullanmayan, irade sahibi olmayan, vicdanının üzerini örtmüş kişilerin insanlık görevlerini layıkıyla yerine getirmeleri mülkün değildir. Bu tür insanlar insanlığın yükünü alamaz, kendileri sürekli insanlığın yükü ve sorunu haline gelirler.

Son noktayı Vahiyle koyalım:

 “Hiç Kuşkusuz, Allah katında canlıların en zararlısı, aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir.” (8:22)