ANALİZ

Mustafa DEMİR

 

İBADET BAĞLAMINDA DÜNYA İLE AHİRET

(Dünya mı, Ahiret mi?)

 Arapça olan ve Kur’an’da birçok yerde geçen ahiret kelimesi Türkçe’de; sonra, diğer, öteki gibi anlamlara karşılık gelir. Ancak, bu kelime Türkçe’ye Türkçe bir kelime gibi yerleşmiş ve ölümden sonraki hayatı anlatmak için kullanılır. Türkçe’de günlük hayatta “ahiret” kavramı kullanıldığında, tam olarak, “öteki / öbür dünya” yani; ölümle başlayan, yeniden diriliş ile süren ve sonsuz olan yeni hayat anlaşılır.

Ahiret, insanın varoluş ve var olma süreci içindeki dönemlerden sonuncusu ve sonsuz olanı… İnsanın geçtiği aşamaları şöylece sıralayabiliriz: ana rahmindeki hayatı/dönemi, dünya hayatı/dönemi ve ahiret hayatı/dönemi. Her yaşantı döneminde ayrıntılar var, fakat biz genel olarak alıyoruz. İnsan için Allah Teâlâ yasayı böyle koymuş/böyle takdir etmiş. Bu Sünnetullah üzerinde herhangi bir değişiklik yapma veya isteyip istememe gibi güce ve seçeneğe hiçbir yaratık sahip değildir.  İnsan için esas yurt ahirettir, ilk iki dönem ise ahiret hayatının hazırlık aşamalarıdır/dönemleridir.

İbadet, insan hayatının Dünya bölümünde olan kısmında söz konusudur. Dünya hayatı ahiretin bir tarlası olduğuna göre, Müslüman için ibadet; ahiret inancının sürekli, sistemli ve dinamik bir göstergesidir. Buna başka bir deyişle; yani Allah’a, evet sadece Allah’a kul olmak denir…

Türkçe’de “ibadet” olarak kullandığımız kelime, Arapça’daki “a-be-de/ayn-be-dal/abd” kökünden türetilmiş bir kavramdır. Anlamı; en çok bilinen hali ile “Allah’a kulluk”tur. Fakat, ne yazık ki! Bu kavramın sınırları ve kapsamı çok daraltılmış. Öyle ki; insan günlük hayatını istediği gibi yaşayabilir, burada kulluk diye bir şey yoktur. Kulluk, Ramazan ayında oruç ile teravih, günde birkaç vakit namaz, üç defa üst üste cumayı kaçırmamak, bir de ömründe bir defa hacca gitti mi kişi, al sana iyi bir kul. Hele bir de herhangi bir tarikat mensubu ise bu kulluğa bir de muttakilik eklenir ki, ondan daha halis ve muhlis bir kul yoktur.

İbadet/Allah’a kulluk ve sadece O’na bağlı olmak, ahiret için şart, ahiretteki hayat da dünyadaki hayatın karşılığı; cennet ya da cehennem… İnsanın, dünya hayatında yetki ve sorumluluk alma sınırına geldikten, ölünceye kadar geçen süre içindeki bütün davranışları/yaptığı her şey ya ibadet kapsamında sevap getiricidir ya da Allah’a isyan kapsamında olup, günah getiricidir.

            Namaz, abdest, oruç ve hac v.s. gibi nüsuk kapsamında olup ancak cami ve belli yerlerde yerine getirilen ve ibadet diye adlandırılmış hareketler İBADETİN bir kısmını meydana getirirler. Ya da esas ibadetler için yardımcı, destekleyici davranışlar olabilirler. Bu nüsuk kapsamındaki olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler insan hayatının her anını sevap kazandırıcı davranışlara doğru itici ve temizleyici güce sahiptirler.

İbadet kavramının içeriğine genel anlamda baktığımızda, yukarıda da değindiğim gibi hayatın tamamını kapsadığını ve bu anlamda; adalet, doğruluk, dürüstlük, söz, vefa, mertlik, cömertlik, çalışmak, eldekini paylaşmak, fakir ve yetimi gözetmek, v.s gibi durumları ibadet/kulluk kavramı içinde değerlendirmemiz gerektiğini görüyoruz. Bütün bunları topluca söylemek gerekirse; “ibadet, hayır/iyilik üretmektir” diyebiliriz. Diğer bir ifade ile İBADET; HER TÜRLÜ ERDEMİ KAPSAYAN İYİLİKLER HAREKETİDİR…

Bir insanın inançlı kişi olabilme koşullarından birisi ahiret hayatına inanmaktır. Ahirete inanmayan inançlı olamıyor. Ahirete inanmak demek; en açık ve basit anlamı ile Allah’ın ahiret ile ilgili bildirdiği her bilgiye kesin olarak inanmak ve dünyadaki hayatla ahiretin cennet kısmını kazanmaya çalışmak demektir.

Ahiret hayatına inanmayan insanın, dünya hayatında düzen, disiplin, istikrar ve tutarlılık bulunmaz. Dünyada Allah’ın kendisine verdiği nimetlerden insanca faydalanmak ve lezzet almaktan mahrumdur. Onun hayatı hayvanlık derecesindedir. Hatta kimi durumlarda bundan da aşağı bir derecededir. Böyle bir insanın hayatının ibadet içinde geçmesi düşünülemez. O insan, varlığına inansa da inanmasa da ahiretteki cehennem hayatını bu dünyada seçip hak etmiştir.

Ahiret inancı, insanı sürekli sorumluluk bilinci altında tutar. Çünkü hesap gününde dünyada işlediği iyi ve kötü işlerin/amellerin ortaya konması vardır. Hesap günü, cennet ve cehennem, bunlar insanın dünya hayatına yön veren ahirette kesin gerçekleşecek olan olaylardır…. Bunlar sıradan bir insan için soyut kavramlar gibi görünse de gerçek anlamda inanmış ve bilinçli olan insanlar için somut olaylardır. İnanan insan, hayatının her anından hesaba çekileceğini bilen ve buna hazırlanan insandır.

Bütün mesele dünya hayatında cenneti kazanıp ahirette oraya yerleşmektir. Cennet… Ne güzel yurt orası… İnsan bu dünyada yalnız yaşamıyor. Hayatını paylaştığı, sevdiği, sürekli birlikte olmak istediği insanlar var. İşte bu insanlarla, resullerle ve ayrıca cenneti kazanan başka güzel insanlarla sürekli beraber olmak, her halde büyük bir sevgi ile istenmesi gereken bir ödüldür. Allah’ın cenneti kazananlar için nice, nice nimetleri var. Kur’an’ dan öğrendiğimize göre, Cennet bir bahçedir ki; altından ırmaklar akan ağaçları bulunur, içinde daha güzel birçok şeyler var. Belki de cennetin en iyi taraflarından birisi, oranın sürekli olmasıdır.

“İman edip de Salih amellerde bulunanlar, onlar da cennet halkıdırlar, orada temelli kalıcıdırlar” (Bakara 2: 82)

“Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük “kurtuluş ve mutluluk” budur.” (Tevbe 9: 72)

“Onlar da Adn cennetlerine girerler. Babalarından eşlerinden ve soylarından ‘salih davranışlarda’ bulunanlar da. Melekler de onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler): ‘sabrettiğinize karşılık selâm size. (Dünya) yurdun (un) sonu ne güzel!” (Rad 13:23,24)

İnsanların dünya hayatlarını yönlendirmede önemi çok büyük olan ibadet kavramı doğru anlaşılıp kavranmalıdır. Bu konuya yukarıda kısmen değindik. Bunun yanında ceza, mükâfat, korku, zor, sabır gibi kavramlar üzerinde de titizlikle durulmalıdır. Bunların hepsi, Kur’an bilgisi ışığında hayatın içinde düşünülmek üzere, yeniden gözden geçirilmelidir.

İbadetler insanı Allah’ın yasakladığı bütün işleri yapmaktan alıkoyar. Çünkü ibadetinde olan insan zaten barışçıdır ve güzel işler yaptığı için, ona günah bulaşmaz. Gerçek anlamda ibadet içinde olan kişi, Allah’a saygı göstermesini, Allah’ın vereceği mükâfatı/ödülü bilen ve bu yolda sabredip/sürekli olup zor olanı, sarp yokuşu geçen kişidir. Zor olan şudur: Dünyalık hiçbir şeye ve hiçbir kimseye kul olmadan, böyle şeylere ibadet etmeden, Allah’a kul olma bilinci içinde cihat etmek, malından Allah yolunda harcamak, hayırlarda yarışmak, hicret etmek, hac gibi işler insanlar için zor ibadetlerdir. Ama Allah (c. c.) her zorlukla beraber bir kolaylık vereceğini vaat ediyor (İnşirah 94: 1-8). İnsanın burada saydığımız ve başka bunlara benzer ibadetleri günlük hayatının bir parçası haline getirmesi, Müslüman olmasının gereğidir. Bunu başarabilmenin şartı ise; sağlam bir iman ve vahiy istikametinde gerçek İslâmî bilgiye sahip olmaktır.

“Kitap’ta sana vahiy edileni oku ve namazı kıl/salâtı ikame et. Çünkü salât kötü ve iğrenç/fuhşiyat ve çirkin/münkerat şeylerden seni elbette vazgeçirir. Ve Allah’ı zikretmek en büyüktür. Allah ne yaptığınızı bilir” (Ankebut 29: 45)

Şimdi kendimize şöyle bir soru soralım: Dünya mı?  Ahiret mi? Herkes bu sorunun şu anlamda kendisine sorulduğunu kabul etsin: “Şu andaki hayatında birinci hedefin; canının çektiği her şeyi yapmak suretiyle, bu dünyada oyun ve eğlence içinde bir vakit geçirmek mi? Yoksa, ahiret denen sonsuz hayat için vaat edilen cenneti kazanmakla ilgili hazırlıkları yaparak, bu dünyadaki vaktini değerlendirmek mi?

Bu soru ile insanlar arasında çıkıp, anket yapmağa kalkarsak; aşağıdaki sözlere benzer cevaplar almak kuvvetle muhtemeldir: “Ben şu anda yaşadığım hayattan başka bir hayatın bulunduğuna inanmıyorum. Bu nedenle eldeki imkân ve fırsatları maksimum noktada değerlendirerek hayatımı yaşamaya çalışıyorum. Zaten ben varken ölüm yok, ölüm gelince de ben yok olacağım!”, “Kendi isteğim dışında yaratılmış olduğum ve benim için takdir edilmiş şu hayatımda, önemli olan; bütün imkânları kullanarak rahat bir hayat sürmektir.  Ahiret dediğiniz de benim isteğim ya da gücümün dışında olan bir olaydır.  Oraya gidenlerden kimse gelmedi. Ben de gidip orayı görmedim. O halde orayı yaratan, benim için de orada bir hayat biçimi takdir edecektir/etmiştir. Onun için hazırlık yapmak dediğiniz işi gereksiz görüyorum.” “İnsan hayatının biri şu andaki, diğeri ölüm olayından sonra başlayan ve sonsuz olanı olmak üzere iki dönemden meydana geldiğine inanıyorum. Ayrıca ölümden sonraki ahiret hayatının şu andaki dünya hayatımızla kazanılacağını kabul ediyorum. Bu nedenle ahiret için hazırlık yapmak gerekir, diye düşünüyorum. Benim için şu andaki hayatımda birinci hedef, bu dünyaya gereken önemi vererek, ahiret hayatımda cennetlik olabilmektir.”

Bu tür yaklaşım ve cevaplar daha da uzatılabilir. Ama aşağı yukarı ana hatları ile bu üç cevap etrafında, hatta bir ve ikinci cevaplar birleştirilirse, iki cevap şeklinde toplanabilir. Şimdi yeniden soralım: Dünya mı? Ahiret mi? İlle de birini seçmek, ya da birini diğerine tercih etmek zorunda mıdır insan? Evet, insan farkında olsun, ya da olmasın, bilinçli veya bilinçsiz ya dünya için yaşar ya da ahiret için…

İpucu: Bugünün yarını etkilemesi, yarının bugünü etkilemesinden daha kuvvetli olur. Yarın, bugünü soyut olarak etkiler, ama bugün yarını somut olarak etkiler. O halde, bugün çok ama çok önemlidir, yarından ötürü…!

Sonra, şimdinin devamıdır ve sonrayı belirler. Şimdi sonra için önemlidir ve Şimdi’nin önemi Sonra’dan ötürüdür…

            Böyle sorulu-cevaplı ve ip uçlu bir girişten sonra, konuyu daha somut olarak tartışabilmek için, Kur’an’ı Hakîm’in sahasına çekmek istiyorum. Allah Teâlâ, dünya ile ahiret arasında seçim yapma durumunda olan insanı serbest bırakmıştır. Bunu insanlık tarihi içinde sürekli böyle yaptığını da Kur’an’ da bildirmiştir. Başka bir deyişle, Allah insanı dünya ve ahiret arasında doğru bir seçim yapabilme özelliği ile yaratmış ve bu seçim işinde kendisini serbest bırakmıştır. Allah’ın takdir ettiği sünneti/yasası budur.

Tartışmamızı Âlâ Suresi’nden ayetlerle destekleyerek sürdürelim; “Ne yazık ki siz, dünya hayatını istiyorsunuz. Hâlbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve daha devamlıdır.  Muhakkak ki bu, evvelki sayfalarda da böyledir. İbrahim ve Musa’nın sayfalarında.” (Âlâ 87: 16–19)

            İnsanların dünyayı seçtikleri ve bunda isabetli davranmadıkları, ayetlerden apaçık anlaşılıyor. Konuyu biraz açalım: Allah (c.c.) insanı yaratıp, onu dünyaya göndermesiyle ona belli bir zaman içinde dünyada yaşama hakkını vermiştir. O halde buradaki seçme işinde; “Ben dünyayı istiyorum” ve “Ben ahireti istiyorum gibi bir durum yok. Yani, isteyen dünyada, isteyen ahirette yaşamını sürdürebilir gibi bir seçenek de yok.

O halde insanların dünyayı tercih etmeleri nasıl oluyor? Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: İnsanların çoğu ölümden sonraki ahiret hayatına inanmak istemezler ve inanmazlar. Onlar her şeyin bu dünyada olduğunu, ölümle her şeyin bittiğini savunurlar ve bütün uğraşıları sadece bu dünyada sürdürdükleri yaşamları içindir. İnsanların bir kısmı ise, ahiret hayatını yani, ölümden sonra dirilişi ve ondan sonra gelecek olayları kabul ederler. Bu dünyadaki ömürlerini sürdürürken, bildirilen bilgi ışığında ahiret için gerekli hazırlıkları yaparlar. O halde bu iki ayetle insanlar iki genel kategoriye ayrılmış oluyorlar, diyebiliriz; Ahireti inkâr edip her şeyin sadece bu dünyada olduğunu savunan inkârcılar. Ve Ahirete iman eden Müslümanlar.

Ahirete inanmak, ahiretteki cenneti istemek önemli ve güzel bir şeydir.  Ama en az onun kadar önemli olan dünyaya bakışımız ve onu değerlendirmemizdir. Bunun üzerinde biraz duralım: Günümüzde birçok Müslüman’dan şöyle bir söz duymak her an mümkündür. “Bizim için ahiret önemli, bu dünyaya boş ver.”, “Bu dünyada fakirlik olsun, önemli değil. Biz ahiret için çalışıyoruz.”, “Zengin olmağa bakma, sonra bozulur, sapıtırsın.”, “… V. s.”

Bu sözlere dışından bakıldığında hepsi doğru görünebilirler. Hatta etrafımızda bulunan bazı insanların tutum ve davranışları bu sözleri doğrular durumda da olabilirler. Örneğin; sabit gelirli memur ya da işçi iken, daha sonra ticarete atılmış olup işini büyütünce dini ritüelleri önceleri aksatmağa başlamış, daha sonra da hepten terk etmiş, hatta içinde bulunduğu eski dindar çevrelere uğramayan, karşılaştıklarında “lütfen” selâm verenler, yukarıdaki sözlerin altında yatan endişeyi doğru çıkarırlar.

İşin ilginç yanı; bu tür, dindarlık söyleminden vazgeçmeyen ama o yönde elle tutulur bir şey yapmayan insanlarla, “dünya önemli değildir” deyip, ahirete önem verdiğini söyleyen insanlar aynı argümanları/kanıtları kullanırlar. Her iki grup da cennet için çalıştığını söyler. Açıkça “ahiret önemli değildir” diyenler, “ahiret önemli ama …” diye başlayıp malları yığdıkça yığanlar kadar tehlikeli değildirler.

Gerçekten önemli olan ahirettir. Bu dünya oyun ve eğlenceden ibarettir. Ama şu da çok açık bir gerçek ki; ahiretin cennet kısmı bu dünyada sürdürülecek Müslüman’ca bir hayatla kazanılır. Ya da hayvanca bir hayattan sonra cehenneme gidilir. Yani bu dünyanın önemi, gene ahiretten kaynaklanıyor. Çünkü Allah’ın ahiret hayatı için bize yüklediği görevleri yerine getirme alanı bu DÜNYADIR.

Burada Müslüman’ın görevlerini bir, bir sayacak değilim. Ama o görevlerin hepsini çok yakından ilgilendiren ve görevlerin yerine getirilmesinde başarıyı en çok etkileyen faktörü vurgulamak istiyorum: Dünyada başarılı olabilmek (yani ahiretin cennet kısmını kazanabilmek) için ekonomik güç çok önemlidir. Şunu demek istemiyorum. Ekonomik güç, her şey için yeterlidir. Hayır! Yeterli değildir. Fakat eğer bina dört direk üstünde duruyorsa bu direklerden biri ekonomik güçtür.

Müslüman, neden ekonomik güce sahip olmasın? ONUN KORKUSU NEDİR? Allah yolunda canı ile malı ile cihat etmek istemiyor mu? Hacca gidip, Dünya İslâm Kongresine katılmak istemiyor mu?

Ekonomik güce ulaşamama beceriksizliğinin kılıfı değil ise, yukarıdaki sözler neyin ifadesidir? Bu sözlerimizle, güçlü olamamak ile güçlü olmayı istememek durumlarını karıştırdığımız sanılmasın. Allah (c. c.) ekonomik gücün İslâmî tebliğ ve yaşantıda çok önemli olduğunu Kur’an’ da çeşitli biçimlerde açık, açık belirtiyor. Bu konuda en ilginç örneklerden birisi Duha Suresindeki durumdur. Duha Suresinde Allah, Resul’üne kendisini fakirlikten zengin edip Resul iken ekonomik güç ile desteklediğinin açıkça bildiriyor.

Elbette bu müjde sadece peygamberlerle sınırlı değildir. Aynı durum bütün Müslümanlar için de geçerlidir. Ayrıca burada geçen fakirlik ve zenginliği de sadece ekonomik güç olarak anlamamak gerekir. Ruhsal zenginlik, bilgi, anlayış, kavrayış, karar verme, yönetim ve liderlik becerisi, insan ilişkilerinde başarılı olma becerisi, v.s. konularda da Allah, insan gerçekten Müslüman olursa, onu zenginleştirir.

Allah, Resul’ünü her alanda destekleyip, koruduğu gibi ekonomik alanda da bu sünnetini tecelli ettirdi, diye düşünüyorum. İslâm ordularının ilk dönemlerde başarılı olmalarında Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve diğer ekonomik yönden güçlü Müslümanların katkısı olmamış mıdır? İslâm Devleti Medine’de güçlenip, kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayabilecek duruma gelinceye kadar bütün işler Müslümanların maddi katkılarıyla yürümüştür.

Zengin ve güçlü halkın, zengin ve güçlü devleti olur. Eğer bu zengin ve güçlü halk Müslüman ise, devlet de ADALET devleti olur. İşte bu devletten yeryüzünde yaşayan herkes fayda görür hem Müslümanlar hem de Müslüman olmayanlar.

            Günümüzde Müslümanların her konuda başarılı olamamalarında önemli etken, bazı İslâmî değerlerden sapmanın yanında, kişi ve toplum olarak, ekonomik güçten yoksun olmalarıdır. Korkma, Ey Müslüman! Atılım yap, zengin ol, çok paranın sahibi ol, bilimsel ve teknolojik araştırmalarda bulun. Sen başkasından öğrenme, başkası senden öğrensin. En gelişmiş araçlarla dünyayı gez. Ama yeri ve zamanı geldiğinde; zaten Allah’ın olup da sende emanet olarak bulunan ekonomik gücünü son damlasına kadar Allah Yolunda harca.

“Mallarını gece gündüz, gizli ve açık Allah yolunda verenlerin ödülü Rableri yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler.” (Bakara 2: 274)

“Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalplerimizi eğriltme, bize katından bir rahmet ver, şüphesiz sen çok bağış yapansın.” (Ali İmran 3: 8)