ANALİZ

Cevdet IŞIK

[email protected]

 

 “Pozitivist temeller üzerine inşa edilmiş bir paradigmatik meşruiyetin sınırları içinde Müslümanca bir hayat yaşayabileceğimize ikna edilmişiz. Bu hem büyük bir gaflet ve hem de büyük bir felakettir.”

“Emanet bilincini yitirmemiş fert ve topluluklar, insanda her an ortaya çıkma ihtimali olan, tahakküm altına alma ve her türlü tasarrufta bulunma arzu, istek ve hırsını frenleyecek bir hassasiyetin de sahibi olurlar.”

“Ciddiyetin anlamla, anlamın hayatla ve hayatın da hakikatle ilgili olduğuna dikkat etmek gerekir.”

“Kur’an ahlakı, imkânların el vermesine bağlılıktan öteye, imkânsızlıkların el çektirmesine karşı bir mücadeleyi gerektirir. Çünkü aslında Müslüman için Kur’ani bir hayatın önünü tıkayacak herhangi bir engele teslim olmak söz konusu değildir. Kur’ani hayat, bütün zaman, mekân ve koşulları kuşatan, ertelenmez bir devamlılığı/sürekliliği/kesintisizliği olan bir hayattır.”

“Kur’an ahlakı demek, Kur’an’ı hayatın merkezine almak demektir. Müslüman olmanın hakikatini belirleyen en önemli gösterge, Kur’an’ın hayatın merkezinde olmasıdır.”

                                

HAYAT TOPLUM VE AHLAK

                                                             

İnsan hayatı başladığı gibi bitmiyor. Allah’ın koyduğu yasaların oluşturduğu sürecin işleyişinde, değişim ve dönüşüm belirgin bir özellik olarak göze çarpmaktadır. Bu değişim ve dönüşüm, hem olumlu hem de olumsuz yönde seyretme potansiyeline her zaman sahiptir. Neticede insan için geçerli olan değişim ve dönüşümler, insanın kendi iradesine bağlı olduğu için, isabet edip etmeme bakımından her zaman iki seçenek söz konusu olacaktır.

İnsanın geçirmiş olduğu düşünsel ve eylemsel değişim ve dönüşüm, bilgi ve gözlem temelinde olmaktadır. İnsan bilgi sahibi oldukça, tanıma perspektifi genişleyerek hakikate doğru yol alır. Bu yol alışla beraber daha önce sahip olduğu değerlendirmeleri ya geliştirir ya da değiştirir. Doğal olarak her farklı değerlendirmenin beraberinde getireceği farklı eylemler de olacaktır. Bu durum insan hayatı boyunca sürekli olarak devam eder. Ta ki akletme yetisini kaybedinceye kadar. Sağlıklı insanların hayatlarında akletme yetisi iki şekilde kaybolur: Birinde insan son nefesiyle birlikte hayata veda ettiğinde, diğerinde ise bulunduğu ortamın konformizmine teslim olduğunda.

İnsan, gözlem yoluyla da düşünsel ve eylemsel değişim ve dönüşüme muhatap olur. Burada gözlemi sadece belli bir zaman ve mekânla sınırlandırmak yanlış olur. Bütün zamanlar ve bütün mekânlar gözlemin konusu olabilir. Hatta buna tarihsel olayları bile katmakta herhangi bir sakınca görmemek gerekir. Elbette tarihte yaşanmış olayların oluş biçimlerini gözleme imkânımız yoktur. Fakat burada söz konusu olan geçmişte yaşanmış olayların, hem dinamikleri ve hem de oluşturdukları etki bakımından doğru bir değerlendirmeye tabi tutulmasıdır. Tarihte yaşanmış tecrübelerden yararlanmanın yolu bu tür okumaları yapmaktan geçmektedir.

Yapılan bütün okumalar bir bakıma gözlem yapmak anlamına gelmektedir. İnsan tarafından gerçekleştirilen bütün bakma edimlerini gözlem paydasında toplamak mümkün değildir. Yapılan gözlemlerin düşünsel ve eylemsel bir değişim ve dönüşümün dinamiğini oluşturması için, belli bir amaca yönelik olarak bilinçli yapılması gerekir. Belli bir amaç ve bilinç eşliğinde olmayan gözlemler sadece bakmaktan ibaret yapılmış birer gözlem olur. İnsanın bilinçli olarak yapmış olduğu gözlemlerle bilgi ve anlam dünyasında yer alacak güzel örneklikler sayesinde daha bir tekmil hale gelmesi mümkün olacaktır. Hayatı hayat yapanın böylesi bir amaç ve bilinçlilik olduğunu söyleyebiliriz.

Değişim ve dönüşümün baş döndürücü bir seviyeye ulaştığı bir zamanda yaşamaktayız. Bütün değişim ve dönüşümlere aynı gözlükle bakmamız mümkün değildir. Olumlu değişim ve dönüşümler olduğu gibi, olumsuz değişim ve dönüşümler de vardır hiç kuşkusuz. Buraya kadar herhangi bir sorun yoktur. Peki, öyle ise sorun nedir veya nerededir? Burada sorunu teşkil eden şey, yapılan olumlu veya olumsuz nitelemelerin neye göre yapıldığı veya neye göre yapılacağıdır. Olumlu bulduğumuz şeylere iyi, olumsuz bulduğumuz şeylere ise kötü nazarıyla bakarız. Buradaki ölçütün/kıstasın dayandığı gerekçeler hususunda ne kadar netleşirsek; hayattan, toplumdan ve ahlaktan kopuş sorunumuzu da o kadar doğru teşhis ve tedavi ederiz. Ne yazık ki, bu noktada Müslümanların bir grileşme, flulaşma ve melezleşme sorunu vardır. Son birkaç asırdır adeta tarihten düşerek edilgen bir konuma gelen Müslümanların, bu belirsizlik sorununu aşma yönünde sahip olmaları gereken zihinsel canlılık ve güçlü iradeden söz edemiyoruz. Bu zihinsel kötürümlük ve iradi zayıflıktan olacak ki, hiçbir alanda ses getirecek ciddiyette bir entelektüel çabaya da tanıklık edemiyoruz.

Biz, modern/postmodern zamanlarda yaşayan Müslümanlar olarak, hayatı Müslüman bakış açısıyla ele alarak değerlendirecek niteliksel bir Müslüman kişilik yapısından mahrum bulunmaktayız. Onun için hayata yansıttığımız gerçeklikler, bize ait sahici gerçeklikler olmuyor. İşin en vahim tarafı bizler, söz konusu bu mahrumiyetin farkında bile değiliz. Başımızı ellerimiz arasına alarak, neler olup bittiğiyle ilgili bir değerlendirme yapma zaruretine yöneltecek, rahatsız edici sebeplere sahip değiliz. Pozitivist temeller üzerine inşa edilmiş bir paradigmatik meşruiyetin sınırları içinde Müslümanca bir hayat yaşayabileceğimize ikna edilmişiz. Bu hem büyük bir gaflet ve hem de büyük bir felakettir. Bu gaflet ve felaket hali bize gösteriyor ki, “ben müslümanım” diyen ekseriyeti oluşturan kalabalıklar, seküler bir baştan çıkartılmışlığın oluşturduğu, büyük bir ciddiyetsizlik girdabına kapılmıştır. Ne söylediğinin farkında olmayan, farkında olsa bile, söylediklerini hakikat adına satacak kadar her türlü söz ve davranış cambazlığını marifet kabul eden bir sürüngenleşme temayülü her alanda kendisini göstermektedir. Kolonyalist Batılı tecrübenin kimi biçimsel değişikliklerle içselleştirilmesi, kanıksar hale getirilmesi, hayatın normal ve genel geçer bir durumu olarak benimsenmesi; İlahi hakikatlerden ne kadar uzaklaşmış olduğumuzu göstermektedir.

Müslüman için post-truth/hakikat sonrası diye bir şey yoktur, olamaz. Bu şekilde inanmak ve yaşamak suretiyle bir hayata sahip oluruz belki, ama sahip olduğumuz o hayat Müslümanca bir hayat olmaz. Müslüman için hayattan kopuş demek, İslami değerlerden, Kur’ani değerlerden kopuş demektir. Atalardan tevarüs etmiş olan alışkanlıkları devam ettirerek hayatta var olacağımızı düşünmek, yanılgıların en büyüğüdür. Hayatla olan kopuşun önüne geçmek için bugünde olmamız, bugünün gerçeklikleriyle yüzleşmemiz gerekir. Nasıl bir dünyada olduğumuzu, hangi fikir ve düşüncelerin hayata yön verdiğini, nasıl bir ekonomik işleyişin sürdüğünü, nasıl bir iletişim ve etkileşim dilinin kullanıldığını eleştirel bir dikkatle ele almamız gerekir. Ancak bundan sonradır ki, bizim de şayet varsa sesimizi ve sözümüzü söyleme imkânının yolu açılmış olur. O zaman hayatın içinde olarak ve hayatın içinde kalarak, söyleyecek cümlelerimiz olabilir. Aksi takdirde etiketsel bir sahtekârlığın vicdanı bastıran şizofrenik temsilcileri oluruz ki, sele kapılan çerçöp gibi, oluşturulan gündemlerin selinde sürüklenmeye müsait edilgen varlıklara dönüşürüz. Bunun anlamı, Allah’ın emanet olarak verdiklerine ihanet etmek olur ki bu, ölmeden ölmeyi gösteren bir yokluk halidir.

Hayatı oluşturan bütün unsurların her birinin kendi açısından kullanım amacını Rabbimiz Teâlâ Kerim Kur’an’da bizlere açıklamıştır. Dikkate alınmayarak unutulan en önemli hususların başında, hayatı oluşturan bütün unsurların insana emanet olarak verilmiş olduğu hususu bulunmaktadır. Hayatın idamesinde bu farkındalık ve bilinçten gaflet, hayattan da kopuş anlamına gelmektedir. Emanet bilinciyle kuşanmış insanlar için bütün erdemlerin kapısının açık olması doğal bir sonuçtur. Burada hayatın akışını ciddi manada değiştirecek bir nüansı fark etmek büyük bir önem taşımaktadır: Emanet bilincini yitirmemiş fert ve topluluklar, insanda her an ortaya çıkma ihtimali olan, tahakküm altına alma ve her türlü tasarrufta bulunma arzu, istek ve hırsını frenleyecek bir hassasiyetin de sahibi olurlar. Sorumluluk sahibi olmanın, sınırlara riayet etmenin en önemli paradigmatik özellikleri arasında bu olgusal emanet bilinci yer almaktadır. Tabii ki bütün bunlar ve daha fazlası, insanın ahlaki ana dinamiğini oluşturan tevhid inancının sahip olduğu işlevsel niteliklere sahip olmadan mümkün olmayacaktır.

Bazı kavramların içerik olarak sahip olduğu etkileyici, düzenleyici ve harekete geçirici dinamiksel yapıları vardır. Müslümanların fert ve toplum bazında sahip olduğu kavramsal dinamikleri Aziz Kur’an çok net bir şekilde bildirmiştir. Bu kavramların başında adalet kavramı gelmektedir. Adalet kavramı toplumsal yapıları yaşatan en sağlam dinamik olduğu gibi, yokluğu halinde toplumları çökerten en önemli sebeptir de aynı zamanda. Toplumları homojen yapılar olarak düşünmenin imkânsızlığından dolayı, adaletin bütün heterojenliği kapsayan bir güç ve özerkliğe sahip olması gerekir. Adaletin zayi olmaması, bütün Müslümanların en hassas oldukları hususu teşkil etmelidir. Kerim Kur’an, bu konuda kendi akrabası bile olsa, yalan yere şahitliği yasaklamıştır. Toplumsal işleyişi tanzim eden imkânların bir güruhun tekelinde olma tehlikesine dikkatleri çekmiştir. Unutmayalım ki, Müslüman demek vahiyle inşa olmuş, vahyin rehberliğini kabul etmiş insan demektir. Dolayısıyla bir müslümanın vahyin sınırlarını tanımaması veya vahyin sınırlarını göz ardı etmesi diye bir şey olmayacağından, yaşadığı toplumda da bu sınırlar içinde kalarak ilişkilerini tanzim etmesi gerekir. Bu hususta çelişkili olmak, çelişkiler yaşamak, çelişkilerle yol almak, kopuş anlamında önemli bir duruma işaret etmektedir. Müslümanların toplumsal manada bozulmaya, çözülmeye ve kargaşa ortamlarına sürüklenmesiyle yaşanan vahim durumlar hep bu tür esasa dair kopuşların bir neticesidir. Öyle ise yeniden bir derlenme ve toparlanma için, Müslümanların yapması gereken şey, Kur’an ve Peygamber örnekliğinin anlam ve öneminin bilincine varmaları ve inanmışlıklarını ciddi bir eleştiriye tabi tutmalarıdır.

Her insanın olduğu gibi Müslümanın da bütün işleri ciddiyet üzerine inşa edilmelidir. Ciddiyet derken neyi kast etiğimizi bilmemiz gerekir. Ciddiyetin anlamla, anlamın hayatla ve hayatın da hakikatle ilgili olduğuna dikkat etmek gerekir. Söylenen her cümlenin bir anlamı vardır. Her anlamın dokunduğu bir şey vardır. Dokunulan her şeyle birlikte doğan bir hak ve hukuk da olacaktır. Hak ve hukuk doğru bir temel üzerinde ise –ki biz buna adalet diyoruz- o zaman ulaşılan yerde hakikatle buluşma gerçekleşecektir. Hakikatle buluşmayı sağlayan bütün iş ve oluşlar ciddiyetle yapılan iş ve oluşlardır. Şüphesiz ciddiyeti oluşturan önemli bir özellik vardır ki biz buna Kur’an’ın tabiriyle takva/sorumluluk bilinci diyoruz. Sorumluluk bilinci taşınmadan yapılacak olan iş ve oluşların, eninde sonunda önemsiz görülecek bir ihmalle heba olması kuvvetle muhtemeldir. Onun için bütün insanların olduğu gibi, bütün Müslümanların sorumluluk bilinciyle yaşamaları gerekir. Müslüman için sorumluluk bilinci ilahi bir buyruktur. Yani Müslüman olmanın vazgeçilmez bir gerekliliğidir. Müslümanların vazgeçilmez gerekliliklerini, rahmet pınarı olan Kur’an’ın vazettiği buyruklar oluşturur. Müslüman ciddiyetin timsali olan bir kişilik olduğuna göre, yaptığı ve yapacağı bütün iş ve eylemlerin de Kur’an’ın belirlediği sınırlar içinde olması gerekir.

Kur’an’ın emir ve yasakları Müslümanın en büyük imkânını oluşturur. Müslüman, söz konusu bu imkânları kullanırken sergilediği tavır ve davranışlarla Kur’an ahlakını icra etmiş olur. Kur’an ahlakı, imkânların el vermesine bağlılıktan öteye, imkânsızlıkların el çektirmesine karşı bir mücadeleyi gerektirir. Çünkü aslında Müslüman için Kur’ani bir hayatın önünü tıkayacak herhangi bir engele teslim olmak söz konusu değildir. Kur’ani hayat, bütün zaman, mekân ve koşulları kuşatan, ertelenmez bir devamlılığı/sürekliliği/kesintisizliği olan bir hayattır. İşte genel olarak bu durumda, Müslümanın tasavvurunda oluşacak imkânsızlık gibi bir bahane oluştuğu an, bu, Kur’an ahlakından da kopuşun başladığı bir süreç olacaktır. Her şey ne kadar ince ve her şey ne kadar ilginç değil mi? Bütün Peygamberlerin tevhid mücadelesinde bu noktada ortaya çıkan zaaflar, aynı zamanda kül ile köz’ü birbirinden ayıran elenme zamanları niteliğinde olmuştur. Hz. Davut’la beraber, Calut’a karşı savaşmaya giden Müslümanların nehirden geçerken elenmeleri gibi. İsrailoğulları’nın birçok konuda ilahi buyrukların hilafına hareket ederek elenmeleri gibi. Hz. Peygamber’in girmiş oldukları savaşlarda münafıkların elenmeleri gibi. Bu durum, ferdi ve toplumsal hayatın birçok değişik alan ve konularında görülen ve yaşanan bir durumdur.

Kur’an’ın buyurduğu emir ve yasakların müslümanlar tarafından hayata yansıtılmasıyla oluşan kültür ve yaşantılar, İslam ahlakının somut yüzünü gösterir. Olumluluk ve olumsuzluk ana kategorileri dikkate alınarak, iki yolun insan için varlığına dikkat çekilmiştir. Müslümanlar iyi yolda olmanın mükâfatla, kötü yolda olmanın da ceza ile karşılık bulacağının bilincinde olarak, bütün bir varlıkla olan ilişkilerini nitelikli hale getirir. Bu durum Müslüman için hayatın her an’ını, Allah’tan gafil olmadan idrak etmeye yöneltir. Bütün zaman ve mekânın yegâne sahibinin Allah olduğu hakikati, iç disiplini oluşturan en önemli değer ve ilkedir. İlahi Vahyin İlk muhatabı, ilk mübelliği ve ilk mümini olan Hz. Peygamber, aynı zamanda en güzel örnekliklere sahip olan ilk insandır. Hz. Aişe annemizin Hz. Peygamber’i ifade ederken ahlakının Kuran olduğunu söylemesi, bütün Müslümanlar için de izlenmesi gereken bir yol haritasıdır. Kur’an ahlakı demek, Kur’an’ı hayatın merkezine almak demektir. Müslüman olmanın hakikatini belirleyen en önemli gösterge, Kur’an’ın hayatın merkezinde olmasıdır. Ne zaman ki, Müslümanlar Kur’an’ı hayatın merkezinden çıkardılar, işte o zaman, hem toplumdan ve hem de ahlaktan yani hayattan uzaklaştılar. Çünkü fert bazında hayat dediğimiz olgu toplumu, toplum ise ahlakı gerektirir.

Bir başucu kitap olması gereken Kur’an’ın yüksek raflara kaldırılmasıyla Müslümanların hayatla, toplumla ve ahlakla olan bağları da kopmuş oldu. Müslüman fert ve toplumun eğitim müfredatı işlevini de gören Kur’an’ın üzerine inşa edilen toplumsal düzende (şeriat), hem hukuk ve hem de ahlak, birbirini gerektiren özelliklere sahiptir. Yani hem ahlaki olan hukuki ve hem de hukuki olan ahlaki bir nitelik taşır. Böylesine hayat, toplum ve ahlakla kopmaz olan bağları gerektiren Kur’an’ın, anlaşılmaz bir kitap olarak idraklerde yer edilmesiyle, Müslümanların da hayat, toplum ve ahlaktan kopuşlarını beraberinde getirmiştir. Böylece hakikate giden yolun önü de kapanmış oluyordu. Müslümanlar böylece bir bakıma savunmasız kalıyorlardı. Çünkü hakikat yapısal olarak bir nesne olmaktan çok özne karakteriyle temayüz eder. Yani bir kimse hakikati savunduğu zaman, hakikat de o kimseyi savunur. Onun için insan kendisini hakikatin kucağına bıraktığı zaman kendisini de güvene almış olur. Bunun tersine hakikati kucağına alıp hakikate hükmeden kimse ise hem kendisi ve hem de çevresi için bir tehdit unsuruna dönüşür. Bütün kopuşların belki de fark edilmeyen sebeplerinden en önemlisini bu anlayışın oluşturduğunu söyleyebiliriz.