HATIRAT

DİNDE TESLİS

Seyfettin ÇETİN

“Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da yok ettik. And olsun ki, Musa kendilerine belgelerle gelmişti de onlar yer yüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa, azabımızdan kurtulamadılar. Her birini günahı sebebiyle yakaladık… onlara Allah zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine yazık ediyorlardı.” (Ankebut 39, 40)

Kur’an’da bu isimler veya bu semboller çok geçer. Teslis ismini verdiğimiz bu üç gurup vahye karşı dayanışma halindeler. Allah’ın elçilerine en şiddetli ve öncelikle bu üç gurup karşı çıkmışlardır. Karun’un yandaşları, Para babaları, patronlar, bankerler, tefeciler, faizciler, emekçileri sömürenler, köleleştirdikleri halkların kanını emen keneler hiçbir zaman eksik olmamışlardır.

Firavun yandaşları, güç sahipleri, silah sahipleri, kılıç sahipleridir.

Haman’ın yandaşları, papazlar, rahipler, din adamlarıdır. “Zer sahibi, zor sahibi, din sahibi.” Allah’ın elçileri bu üç zümre ile savaşmıştır. Toplumların içinde bu üç zümre ana damarları temsil ederler. Peygamberler bu üç zümrenin kurdukları düzen çarkına çomak sokmuştur. ûlü’l-Azm olan İbrahim (a), Musa (a) ve Hz Muhammed (a); Karun ve taraftarlarıyla, Firavun ve taraftarlarıyla, arap müşrikleriyle ölümüne mücadele etmişlerdir. Zira Allah’ın elçilerinin getirdiği Hak yol bunların çıkarlarına zarar vermekteydi. Bu üç zümrenin derdi din değildi. Yalnız ve yalnız dünyevi menfaatlarıydı. Zor sahibi kılıcını halkın boynuna dayamış, zer sahibi cebini boşaltırken, çırpınan vatandaşın kulağına eğilen din sahibi de ona şöyle teselli veriyordu: “sabret! Bu sabrının mükafatını ahirette görecek cennetle mükafatlandırılacaksın”. Morfini yiyen halk narkoza giriyordu. Boşuna dememişti Karl Marx: “Din toplumların afyonudur!” Aman Allahım! Ne de doğru söylemiş!

Sarıklı, cübbeli afyon satanlar, din tüccarları, din satıcıları, bezirganlar, deli dumrullar, tüccar değilsiniz de, bu uydurduğunuz yedisi, kırkı, elli ikisi, seneyi devriyesi, burun düşmesi, kulak düşmesi, neyin nesi? Cenaze sahibiyle çatır çatır pazarlık ederek sıcak Yasinler, taze hatimler, Süleyman Çelebi’nin avaz avaz bağırarak yırtındığınız şiirler, beyitleri neyin nesi? Bunları kendinize iş edindiniz. Geçim kaynağı yaptınız. Sizler mevta sahiplerine: “merhuma öyle okudum ki, öyle hatimler indirdim ki, öyle dualar ettim ki, o şimdi ter temiz anadan doğma cennetin ortasında rahatça yatıyor” garantisini vermekten hiç utanmadınız! Ey sarık ve cübbenin altına gizlenmiş ölü soyguncuları sizin günahınızı kim temizleyecek? Allah’ın ve Peygamberin vermediği garantiyi sizler utanmadan verdiniz. “Ey Fatıma baban Peygamber diye babana güvenme kızım” diyen Peygamberden de utanmadınız!  Diyanet gibi bir kurum da size destek oldu. Her hafta Cuma hutbesinde ve kürsüsünde imamın cemaate ilan ettiği: “muhterem cemaat Allah için konu komşunuza duyurun, herkes hatim okuyacak. Çevremizde kaç tane hatim okunmuşsa listesi bana gelecek, ben de müftülüğümüze ileteceğim. Hepsi Diyanet’te toplanacak, toplanan yekün şehetlerimize postalanacak” sözlerini duymaktan gına geldi.

Son yıllarda ulusal bir kanalda haftanın mübarek bir gecesinde program yapıp seyircilere ağlama seansları yaşatan ünvanlı bir tüccarı, görevli bulunduğum Almanya’nın bir kentinde, dernek görevlileri bir saatliğine davet etmişlerdi de, bu davete icabet etmek için şart olarak on bin euro istemişti ve getirememişlerdi çok şükür.

Muskacılıkla, üfürücülükle, dua ile, okumakla kimse kimseyi aldatmasın! Vallahi ben bu yolda ömrünü geçiren birtakım insancıkların geberip gittiklerini çok gördüm! Nasıl öleceksiniz, nasıl hesap vereceksiniz! Toplumu Allah’la aldatarak, insanları Kuran’la, dinle kandırarak! Üstelik Rabbimiz; “beni benimle aldatan benim düşmanımdır” buyuruyorken.

Mesnevi’de geçen şu hikâyeyi anlatmadan edemeyeceğim: Peygamber sultan Süleyman zamanında yaşanır. Süleyman (a) mahlukata hükmeden bir sultan. Avcılar tarafından ayağı kırılan bir tavşan sultan Süleyman’a şikâyete gelir. Huzura çıkar, derdini anlatır. Sultanlara zorluk yok. Süleyman (a) görevlilere emreder, avcı kısa zamanda bulunur ve huzura çıkarılır. Mağdur tavşanın da bulunduğu mahkemede sultan Süleyman avcıya kısasa kısas hükmünü verir. Senin de ayağın kırılacak der. Huzurda buluna mağdur tavşan söz ister: “efendim der ben ayaksızlığın ne olduğunu iyi bilirim. Onu affediyorum. Yazık ayağını kırmayın. Yalnız onun yerine sizden bir istirhamım var: “ben avcıları iyi tanırım. Kendimi avcılardan korurum. Bu adam beni aldattı! Başında sarık, sırtında cübbe vardı. Ben onu hoca zannedip kaçmadım. Meğer silahı cübbesinin altındaymış. Sizden ricam efendim şu sarığını cübbesini elinden alında öyle salıverin.”

Nasıl?!