ANALİZ

Dilara ÖZTEKİN

 

Geleneksel Toplumdan Modern Topluma Geçişle Birlikte Ortaya Çıkan Kimlik Bunalımı ve Yabancılaşma

 

Modernizm, düşünsel ve yaşamsal anlamda gelenekten ve eskiden tamamen farklı birçok değişikliği beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda geleneğin sorunlarına karşı bir çözüm aracı olarak görülen modernizm, kendi içerisinde bazı yeni problemlerin doğuşuna neden olmuştur. Öyle ki modernleşme süreciyle birlikte eskiden kopuşun insani sonuçları günden güne daha belirgin hale gelmektedir.

 

Orta Çağ’ın feodal sistem içerisine hapsedilmiş hem düşünsel hem de fiziki anlamda sınırlayıcı, kapalı ve sabit toplumu Sanayi Devrimi ile birlikte farklı bir boyuta geçiş yapmıştır: mekanik hayat. Bununla birlikte yeni bir toplumsal iş bölümü tanımının ortaya çıkışı kaçınılmaz olmuştur. Bu yeni toplumsal sistemde artık duygusallık ikinci plana atılmış, araçsal akıl ön plana çıkmıştır; ‘‘makineler bile hayat bulurken, en önemlisinden bazı insani duygular ölmektedir.’’ Modern insan artık manevi acıdan, bağlılıktan, kişisellikten uzak kurumsal rollerle çevrilmiştir; geleneksel toplumdaki dar ilişkiler artık yerini kamusal ilişkilere bırakmıştır. Yeni zaman ve mekân tanımıyla birlikte yapılan her görüşme belli bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmektedir.

 

Modernleşme süreciyle birlikte pratik hayattaki bu türden her yeni değişiklik bireyin düşüncesiyle gireceği yeni bir ilişki anlamına geliyor. Bireyin modern toplumda varlığını sürdürebilmesi için düşüncesiyle gireceği bu yeni ilişkilerin üstesinden gelebilmesi ve ‘‘kişiliğinin de bu toplumun akışkan ve açık biçimine girmesi’’ gerekiyor. Bu bağlamda modern hayatın iki temel yönünden bahsetmek mümkün: ‘‘yaratıcı ve yıkıcı potansiyeller’’[1] Kimlik bunalımı ve yabancılaşma, modern hayatın yıkıcı potansiyelinin bir sonucudur.

 

Sözlük anlamı ‘‘toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirtiler, nitelikler ve özelliklerle, bir kimsenin belirli bir kimse olmasını sağlayan koşulların, onun kişiliğine ilişkin özelliklerin tümü, bir insanın kim olduğu’’ şeklinde ifade edilen kimlik, insanı tanımlayan en önemli sosyal unsurlardan biridir. Her insan belli bir ailenin ve kültürün bir üyesi olarak dünyaya gelir. Üyesi olduğumuz bu unsurların benimsemiş olduğu değer sistemleri ve normları doğrultusunda yaşayışımız şekillenir. Bu anlamda sosyal kimliğin bireye belli bir grup tarafından kabul görülme, onaylanma, desteklenme gibi birçok yönden olanak sağladığı görülür. Modernleşme ile birlikte kentsel yaşama geçiş ve ekonomik gelişmeler gibi unsurlar toplumsal rollerin çeşitlenmesine neden olmuştur. Bu çeşitlenen toplumsal rollere uyum sağlamakta zorlanan bireylerde ise iç çatışmaların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Nitekim birey artık fiziki varlığı ile ruhsal varlığı arasında bir yakınlık ve uyum hissedememekte, bu ikisi arasında bölünmektedir. Bu bağlamda kimlik bunalımı geleneksel toplumun değil, modernleşme sürecindeki toplumun bir yıkıcı potansiyeli olarak karşımıza çıkıyor ve modern toplumun ayırt edici bir özelliği haline geliyor. Bunun sebebi ise geleneksel toplumun töreler, akrabalık ilişkileri ve dinsel inanç̧ sistemleri gibi kimliği tanımlayan ve uzun süre korunmasını sağlayan unsurlar içermiş olmasıdır.[2] Modernleşme sürecinde bu unsurların tamamen yok olmamasıyla birlikte etkisinin eskisi kadar güçlü olmadığını görüyoruz. Öyle ki artık törenin yerini modern hukuk alırken, akrabalık ilişkileri yerini kamusal ilişkilere bırakmıştır. Modernleşme ile birlikte benliğin varlığını sürdürebilmesi için eski dünyaya karşı durulabilmesi gerekebilirken bunu başaramayan bireylerde zamanla kimlik bunalımının meydana gelmesi muhtemeldir.

 

Modern hayatın bir diğer yıkıcı potansiyelinin sonucu olan yabancılaşma kavramının, Durkheim ve Marx’ın düşünsel çerçevesi bağlamında anlaşılması önemlidir. Durkheim’ın en çok bilinen kavramsallaştırmalarından biri olan ‘‘anomi’’ yani kuralsızlık, yabancılaşma kavramına yapılan önemli bir atıftır. Besnard’ın ifade ettiği gibi ‘‘özelliği, belirsiz amaçlar ve sınırsız beklentiler olan, mümkün olanın giderek hızla genişlemekte olduğu sınırlar ile karşılaşmaktan ileri gelen zihinsel karışıklık veya baş dönmesi’’[3] olan anomie, sanayileşme sonucu meydana gelen kentlerin tipik bir özelliğidir. Geleneksel toplumdan modern topluma geçiş aynı zamanda Durkheim’ın ifade ettiği şekliyle mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçişin bir aşamasıdır. Bu aşamada iş bölümü işlev bakımından başkalaşım geçirmiştir çünkü mekanik dayanışma birey ile toplum arasındaki ahlaki bir bağa karşılık gelirken; organik dayanışma salt ekonomik bir ilişkiye, iş bölümü içindeki işlevsel karşılıklı bağımlılıkla ilişkili olmuştur.[4] Farklılaşmanın sınırlı olduğu geleneksel toplumlardaki iş bölümü benzerliğe dayanırken, modern toplumda farklılaşmaya dayalı iş bölümü görülmektedir. Nitekim farklı uzmanlık alanlarının ortaya çıkışı bunun bir sonucudur. Mesleki işlevin yetenek ve kapasiteye göre uzmanlaşması bireyin kendini gerçekleştirebilmesinin başlıca yoluyken, aynı zamanda ‘‘birey kültü’’nün gün yüzüne çıkmasında önemli bir faktördür.[5] Bu sebeple kentsel yaşam ile birlikte birey, kolektif çıkar yerine bireysel çıkarı öncelemesi gerektiğini öğrenir. Artan bireyselliğin bir sonucu olarak ise ortak değerlere bağlılıkta gevşemeler görülür; bireysel ve toplumsal normlar arasındaki çatışma bireyi topluma yabancılaştırır. Durkheim, bu durumun en önemli sonucunun intihar olduğunu belirtmiştir. Nitekim yaptığı çalışmalarda bireyselliği teşvik eden bir din olarak Protestanlar’ın yaşadığı yerlerde, cemaat değerlerini daha fazla önemseyen Katolikliğe nazaran daha fazla intihar vakasının yaşandığını; kadın ve erkek dulların intihar oranlarının evlilere göre daha yüksek olduğunu tespit etmiştir.[6]

 

Durkheim insanların ortak toplumsal normlara olan ihtiyacına vurgu yaparken; Marx yabancılaşmayı mensuplarını sıkı bir şekilde denetim altında tutan toplumsal düzenin zararlı sonucu olarak görür ve insanlığın bu aşırı kural ve denetimden çok daha fazla özgürlüğe ihtiyacı olduğunu savunur.[7] Marksist düşüncede yabancılaşma, kapitalist sistemde işçilerin emeğinin sömürülmesinin bir sonucu olarak ele alınır. Ona göre sınıfsal toplum, sömürünün devamlılığını sağlamakla birlikte toplumun ekonomik hayatının yabancılaşmasına da yol açar. Marx yabancılaşmanın dört farklı ilişki biçiminde ortaya çıktığını belirtir: kişinin kendi üretim faaliyetine yabancılaşması, kendi ürününe yabancılaşması, çalışma arkadaşlarına ve diğer türlere yabancılaşması (Ollman, 1988:136-153). Sanayi devriminin bir sonucu olan kitlesel üretim ve fabrikanın niteliksiz doğası işçilerin kendi emeklerine yabancılaşmasına neden olmuştur. Artık modern fabrikada ideal olan en çok mekanize olandır; iyinin ölçütü en çok otomatikleşmiş olmaktır. Çünkü kapitalist sistemde bir şeyin ahlaki açıdan kabul edilebilirliği salt ekonomik çıkar üzerinden ölçülür; ekonomik ve teknolojik açıdan kazançlı olanın ahlakiliğinin sorgulanması lüzumsuzdur. Bu bağlamda modern fabrikalarla çevrili bir şehirde var olma mücadelesi veren benliğin iki seçeneği var gibi gözüküyor: ‘‘modern şehirle tümüyle kaynaşma ya da ona tümüyle yabancılaşma.’’ Bu durumda kendi emeklerinin ürünlerinden mahrum bırakılan işçilerin modern şehirle tümüyle kaynaşmaları pek mümkün gözükmemektedir. Bu sistem içerisinde onların içlerinde pazarlanması mümkün olmayan ne varsa bastırılmış, körelmiş ya da hayata geçecek fırsatı bile bulamamıştır. Değer yargılarının ve standardın piyasaya göre değişmesi bu sistemin kaçınılmaz bir sonucudur. Nitekim modernleşmenin yıkıcı atmosferi kendini gösterir: kitlesel yoksullaşma ve sınıfsal kutuplaşma.[8]

 

Artık, pratik hayatta modernizmin göz ardı ettiğimiz insani gerçeklikleri ve yüzleşmek istemediğimiz potansiyellerinden kaçamıyoruz. Modern hayatın parçalanan, çözülen ve gitgide gölgeliklere gömülen gerçeklikleri var. Modernliğin her şeyi yeni yapma eğilimi bu gerçeği eskitemiyor. Modern şehirde yaşam, dinmek bilmeyen bir belirsizlikten ibaret. Modern insan rutinin dışına çıkamıyor, tekdüzelikten kurtulamıyor; pasifize edilen kitlelerin kaçınılmaz sonu bu. İstekler, arzular ve hedefler birbirine çok benziyor. Güzellik kavramı artık durağan ve benliğe tümüyle dışsal bir hale geliyor ve bir metadan farkının ayırt edilmesi neredeyse imkânsız. Modern dünya kendisine has bir kötülük tarzını içinde barındırıyor: sonuç odaklı yaşam. Gün sonunda kazanımlarınızın ölçütü sonuca ulaşıp ulaşamadığınıza bağlı. Bu sebeple modern birey iç dünyasının simgesel ortamını bir türlü yakalayamıyor. Duygusal bağlılıklar yerini salt çıkar ilişkilerine bırakıyor. Her ne kadar mekânsal olarak birbirine bitişik hayatlar yaşanıyor gibi görünse de tinsel olarak apayrı iki vehçe ortaya çıkıyor ve modern hayatın ikiliği burada yatıyor. Nitekim bu zıtlık modern bireyin kimlik bunalımı yaşamasına ve içinde bulunduğu topluma yabancılaşmasına yol açıyor. Gün sonunda yalnızca modern hayata özgü bir hüzün beliriyor: ‘‘köklü çözümlerin çoğu kez yıkımdan farkı olmaması ve yıkımı hafifletecek bir insani zaferin olmayışı.’’ Artık düşleriyle gerçek hayat arasındaki boşlukta savrulan modern birey için geriye şu sözler kalıyor: ‘‘düşler yaşamın itici gücüdür’’