FİLM OKUMALARI

 

Doğadan Kopmadan Ağacın Yaprağını Koparmak Mümkün Mü?

         -Dersu Uzala Filmi Üzerinden Bir Okuma Biçimi-

                                                                            Fatih BAR

 

Doğaya ilk adım atan insan ile doğada son adım atacak insan arasındaki mesafe ‘ne’ ise insan o’dur. Ne’liği üzerinden mevzuyu açmak kim’liği belirleyecek ilk adım olacak ki, insan adım adım son insana doğru yürüyebilsin. Yürürken çıplaklığını neşreden insan, ağaç yapraklarıyla uzvunu kapattığı an doğadan kopmuştu belki de… Peki doğadan kopmadan ağacın yaprağını koparmak mümkün mü?

Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın Dersu Uzala (1972) filmi, topografik araştırmalar amacıyla Rusya’nın en doğusunda ki bölgeye giden bir grup Rus askerin ormanda yaşadıklarına odaklanıyor. Kurosawa, filmin anlatısını ekibe komutanlık yapan Yüzbaşı Arseniev’in anılarına dayandırıyor. Bu anıların ana karakteri ise Dersu Uzala. Dersu, cennetten yeryüzüne düşen insan ile dünyadan gökyüzüne çıkan insanın kadim yükünü sırtlayan bir karakter. Böyle olması sebebiyle insanın ‘nereden nereye olan’ yolculuğunu Dersu Uzala üzerinden anlamak mümkün.

Filmin giriş sahnesi ve özellikle yukarıdan aşağıya doğru inen kamera hareketi insanın ahlaki düşüşüne, doğayı ne uğruna tahrip ettiğine tam yerinde bir örnek teşkil ediyor. Sahne, kuş cıvıltıları ve sisler içerisinde yemyeşil orman görüntüsüyle açılıyor. Bir süre bu görüntüye baktıktan sonra kamera aşağıya doğru iniyor ve bir grup insanın orada (ormanın içinde) ağaçları kesip evler yaptığını, ‘yaşam alanı’ inşa ettiğini görüyoruz. Bu da yetmiyor Yüzbaşı Arseniev, yavaş yavaş hengamenin arasından geçip, sedir ve köknar ağaçlarının olduğu yeri arıyor ve bakıyor ki her şey değişmiş. Ağaçlar kesilmiş, hayvanlar yerini terk etmiş ve en önemlisi can dostu Dersu’nun mezarı kaybolmuş. Yüzbaşı Arseniev’in toprağa bakıp hiçbir şey söylemeden iç geçirmesi insanın, modern insanı idrak ettikten sonraki halini hatırlatıyor. Doğayı tahrip edip, tahrip ettiği yere (orman) yaşam alanı inşa ettiğini iddia eden modern insan, Dersu’nun mezarına dahi tahammül edemiyor. Fakat Dersu kökü kazınan köknar ağacına kök saldığından, şeceresini asla kaybetmeyecektir.

Peki Dersu Uzala kimdir? Yüzbaşı Arseniev ve askerleri orman içerisinde yolculuklarına devam ederken, ormanda dolaşan, evi olmayan yaşlı bir ‘çekik’ gözlüye denk gelirler. Kendisine sorulan İsmin ne? Kaç yaşındasın? Ne yapıyorsun? gibi soruları kırık Rusçasıyla cevaplayan Dersu, ilk izlenimler itibariyle ‘aklı kaçık’ bir tip olarak algılanıyor. Yaşını bilmeyen fakat çok yaşadığını söyleyen bu adamda imrenilecek akli meleke olduğunu hisseden Yüzbaşı Arseniev ‘bize rehberlik eder misin?’ diye soruyor. Dersu hiçbir şey söylemeden yükünü sırtlıyor ve peşinden diğerleri gidiyor. Mantıku’t-tayr terkibi misali Dersu hüthüt, Yüzbaşı Arseniev ve askerler ise kendini arayan kuşlar minvalinde takipçisi oluyorlar. Yolculuğun engellerle dolu ve zorlu oluşu Dersu’nun kılavuzluğuyla aşılıyor. Dersu’nun bilgi anlayışını, varlık tasavvurunu ve estetik duyuşunu birkaç örnekle açıklamak istiyorum. Ağaç kovuklarını inceleyerek nerede yol olup olmadığını, topraktaki ayak izlerine bakarak bu ayak izlerinin Çinlilere ait olduğunu, kuşların ötmeye başladığında az sonra yağmurun dineceğini ve güneşin çıkacağını biliyor. Bilgeliği Jose Saramago’nun ‘gördüğüm en bilge adam okuma yazma bilmiyordu’ cümlesini ne kadar doğruluyor değil mi?

Dersu kimsenin yaşamadığı fakat yaşayabileceğine ihtimal verdiği yerlere pirinç, tuz, kibrit bırakarak ardından gelecek insanların ihtiyaçlarını da düşünüyor. Güneşe, aya, ateşe ‘adam/insan’ diye hitap ederek onlarla iletişim kuruyor, yeri geliyor kızıyor. Hayvanlara kurulan tuzakları bozuyor, kapana kısılmış bir geyiğe özgürlüğü hatırlatıyor. Ve nicesi… Aslında Dersu, silahla avlanmayı reddeden Aborjinleri, ata binmeyi saygısızlık olarak gören Afrika’da ki kabileleri, Kızılderilileri, Aztekleri, Toltekleri, kadim dinlerin ve inanışların mirasını temsil ediyor.

Özellikle şu diyalog Dersu’nun düşleri üzerinde yürüdüğünü kanıtlar nitelikte:

Dersu ormanda yere/toprağa bakar:

Dün burada yaşlı bir adam yürümüş

Askerler şaşırır Nasıl anladın Dersu?

Dersu: “Genç adam her zaman ayak parmaklarının üzerinde yürür. Yaşlı adam ise her zaman topuklarının üzerinde yürür.”

Ayak parmaklarıyla, topuğun toprakta bıraktığı bu iz, insanın topraktan yaratıldığı bilgisine ön iz’lenim oluyor. Özetle Dersu, hiss-i müşterek bir insan. Eski ruhbilimcilere göre, insanda dış duyuların haricinde beş tane de iç duyu var. Bellek (hafıza), sezgi (vahime), imgelem (muhayyile), anımsama (müzekkire), ve düşünme (müfekkire). Bu beş duyunun bir ortak duyuda birleşmesi ise Dersu’nun algı hüviyetine açıkça işaret ediyor. Doğayı tanıyarak (modern insan gibi tanımlayarak değil) yaratıcıyı ve yaratılanları idrak ediyor. Tıpkı varlığın bilgisine doğada/adada ulaşan Hay bin Yakzan gibi.

Yüzbaşı Arseniev, şahit olduklarından sonra eve dönerken Dersu’yu kasabaya davet ediyor. Para, yemek, ev teklif ediyor fakat Dersu; ‘’ben onlara ihtiyaç duymuyorum’’ diyerek reddediyor. Birkaç yıl sonra görüşmek üzere ayrılıyorlar. Yıllar sonra ikinci kez buluştuklarında Yüzbaşı Arseniev ve Dersu’nun kucaklaşmaları şehirden gelen bir insanın şehirde neye özlem duyduğuna somut bir örnek. İnsanın yeryüzündeki temel hedeflerinin şehirde nasıl görmezden gelindiği, Yüzbaşı Arseniev’in kucaklaşma esnasındaki besine muhtaç gözbebeklerinden net bir şekilde anlaşılıyor.

Adem’e ve Havva’ya ‘hata payı’ biçen bu hayat Dersu’nun da yakasına yapışıyor. Kaplan ile tekrar karşılaştıklarında uzaklaştırma, korkutma refleksiyle ateş ediyor fakat kaplanın koşarak uzaklaşmasından öldürdüğü sonucuna varıyor. Yanındakiler her ne kadar kaplanın ölmediğini, yaralandığını söylese de bu an Dersu için kırılma anı oluyor. O günden sonra huysuz, kavgacı, sinirli bir insana dönüşüyor. Kaplanı öldürdüğüne inanan Dersu, Konga’nın (Dersu’nun inandığı orman ruhunun ismi) kendisini bu suç sonrasında cezalandıracağını düşünüyor. Domuzları gözlerinin görmemesi, burnunun koku almamaya başlamasını Konga’nın bir cezası olduğuna yoruyor. Yüzbaşı Arseniev’e modern insanın dünyasına adım atacak o cümleyi söylüyor:

‘’Konga artık ormanda yaşamamı istemiyor yüzbaşı’’

Yüzbaşı Arseniev’in evine yerleşen Dersu, modern insanın doğa üzerinde nasıl tahakküm kurduğuna şahit oluyor. Suyun, odunun parayla alınıp satıldığını görünce satan adama gösterdiği tepki saflığını, kirlenmemişliğini apaçık gösteriyor.

‘’neden su için para alıyorsun? Sen kötü bir insansın…’’

Dersu, emeği, doğanın sunduğunu, alınıp satılan bir meta haline getiren kapitalizm serüveniyle tanışıyor böylece. (Filmin bu sahnesi, takriben 1907’leri anlatmaktadır 10 yıl sonra aynı ülkede sosyalist ekonomik temelli Sovyet Rusya doğacaktır. Modern insanın farklı olduğunu iddia ettiği ekonomik modellerin aynılığı yıllar içerisinde anlaşılacaktır.)

Ayrıca yaşlı Dersu’nun modern insanın dünyasında anlaştığı/anlaşabildiği tek kişinin Yüzbaşı Arseniev’in 10 yaşındaki oğlu Vava olması tesadüf değil. Melekleri dahi görebilecek, var olmayanı yok etmeyecek varlık olan çocuk, ne kadar yaşlı olursa olsun Dersu’larla anlaşma zemini bulabilir. İkili arasındaki ilişkinin yakınlığı bu zemini doğrulayabiliyor. Dersu, sürgün vaktini tamamladığını anladığında, Yüzbaşı Arseniev’e yalvarır bırak gideyim der. Kalan ömrünü cennetinde yaşamak için gider. Usulca ölür, toprağa borcunu öder.

Peki doğadan kopmadan ağacın yaprağını koparmak mümkün mü?

Elbette mümkün. Elbette mümkün değil.

İnsan, doğanın efendisi ve sahibi olmaya çalışırsa elbette mümkün değil. Yoksa mümkün. İmar yerine inşa’yı tercih ederse elbette mümkün değil. Yoksa mümkün.

Görüntü, görünenin yerine ‘göz’ dikerse elbette mümkün değil. Yoksa mümkün. Görüntü, görüneni ‘göz’ ardı ederse elbette mümkün değil. Yoksa mümkün.

Görüntü, görünenin yerini alırsa elbette mümkün değil. Yoksa mümkün.

Gerçek, doğru, hakikat tek’e indirgenirse elbette mümkün değil. Yoksa mümkün. Düş’lediğinin içine düş’erek düş’ünen insan olmaz ise insan elbette mümkün değil. Yok’sa…