FİLM OKUMALARI

Hülya KUTLU ÖZDEMİR

 

CAPHARNAÜM (2018): KAOS KARMAŞA REZALET

 

Lübnan Fransa ortak yapımı olan 4 milyon dolarlık bütçenin karşılığında 68 milyon dolarlık gişe yapan Ortadoğu’da yapılmış en yüksek hasılatlı film.

2019 yılında yabancı dil en iyi film kategorisinde 91. Akademi ödüllerinde Oskar’a aday gösterilirken Nadine Labaki de Oskar’a aday gösterilen ilk kadın Arap yönetmen olmuştur.

Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülü almıştır, bunun yanı sıra uluslararası 34 ödüle de sahiptir.

Eğitimli bir oyuncu olan Nadine Labaki, senarist, yapımcı ve yönetmen olarak karşımıza çıkar bu filmde.

Filmin çekimleri başlamadan önceki üç yıl boyunca Beyrut’ta yaşayan göçmenleri cezaevlerinde, gecekondu bölgelerinde, karakollarda incelemiş, bu ortamlardaki yüzlerce çocukla röportajlar yapmıştır.

Sorduğu sorular karşısında aldığı cevaplar oldukça manidardır.

“Mutlu değiliz“, “burada olmayı ben seçmedim”, “niye yaşıyorum“, “keşke ailem bana hiç sahip olmasaydı“ cevaplarını almıştır. Hepsinin ortak teması ise  “keşke hiç yaşamasaydım“ olmuştur.

İlk kez kamera önü tecrübesi yaşayan, gerçek hayatlarında aynı kesitleri birebir yaşayan, senaryonun canlı birer şahidi olan kişileri oynatmayı tercih etmiştir. Oyuncu bulma ekibinin yaptığı mülakatlarla zorlu bir süreç sonucunda seçilen kişilikler filme sahicilik katmış, izleyicide ruhsal bir karşılık bulmuştur.

Röportaj yapılanlar arasında yönetmenin esin kaynağı çocuklarının altısı bakımsızlıktan ölen, diğerlerine de bakmadığı için yetimhaneye terk etmiş olan 16 çocuklu bir anne olmuştur.

Filmin çekimleri altı ay sürmüştür. Filmin montajına ise bir buçuk yıl emek verilmiştir. Oyuncuların sokaktan toplanan amatörlerden oluşması sahnelerin defalarca çekilmesine neden olduğu için yönetmenin en uygun sahneleri kullanmak istemesi düzenlenme süresinin uzunluğuna sebep olmuştur.

Yönetmen Nadine Labaki Cannes’da gösterilen diğer filmlerinde başrol oynadığı halde üçüncü uzun metrajlı filmi olan Kefernahum’da ezilenin, yok sayılanın yanında olduğunu gösterebilmek için Zain’in avukatı olarak küçük bir rol ile karşımıza çıkar.

Cannes film festivalinde ödül aldıktan sonraki basın toplantısında, “sistemin bu çocukları nasıl başarısız hale getirdiğini anlatmaya çalıştım“, “acı çeken çocukların sözcüsüyüm ben“ der. “Düzeltilmesi için yapılacaklar var ve ben herkesi mücadeleye davet ediyorum“ diye devam eder Nadine Labaki.

“Kendisine dayatılan hayata karşı isyan eden bir çocuğun hikayesiydi anlatmaya çalıştığım. Duygusuz ve gelecek odaklı yaşayanlara mesajım ise kendimize benzemeyenlerle empati kurmalıyız” diyen Labaki Kefernahum’un sahnelerinde görmezden gelinenleri göstermeye çalışmıştır. Eleştirmenler tarafından ajitasyon yaptığı iddiaları ise onun mesajını görmek istemeyenlerin sığınağı olmuştur.

Yoksulluğun dramatize edilerek mesaj kaygısı olmadan sorgulanması ise izleyiciye bırakılmıştır. Çekimler sırasında sokakların doğal ortamlarının değiştirilmeme sebebi filmin bir belgesel tadında olmasını da sağlamıştır. Böylesi bir gerçekliğin rahatsız edici yanlarını görebilmek elbet kolay olmayacaktır.

Görmekten kaçındığımız bir dünyayı yüzlere, mimiklere odaklı yakın kamera çekimleri ve gecekonduları görebilmemiz için kullanılan dron çekimleri, çaresizlik anında nefes alarak düşündürmeyi sağladığı ödüllü müziği ile yargılamadan, kimseyi suçlamadan gerçekleri görmek isteyebilecek vicdanlara sunmuştur.

Her üç filminin müzikleri aktivist olan eşi Khaled Mouzar tarafından yapılmıştır. Her üç film de en iyi müzik ödüllerinin sahibi olmuştur. Aynı zamanda Mouzar’ın kuruculuğunu yaptığı Capernaum vakfı eğitime erişimi olmayan çocuklara eğitim imkanı sağlayan bir vakıf olma görevi üstlenmiştir.

Açılış sahnesinde iç çamaşırlarıyla gördüğümüz zayıf ve korumasız çocuğu geri dönüş sahneleri (flashback) ile tanımaya başlarız. 5 yıl hapis cezası almayı sağlayacak ne yaptığını hep beraber seyrederken sefaletten kurtulmak için başvurulan yöntemleri de sırasıyla öğreniriz.

Bakkalda çalışması karşılığında gönderilen paket paket sigaraları, babası ve annesi evde daha rahat yatabilsinler diye kendi ağırlığından fazla olan eşyaları taşımasını, bunların karşılığı olarak dayak, aşağılama ve şiddete maruz kalmasını, sızlanmayan, mücadele etmeyi tercih eden, kurban olmak istemeyen, ancak kız kardeşinin zorla evlendirilmesinin üzerine, hiçbir bağı olmayan yuvasından kaçarken cehennemden de kaçan Zain’i görürüz.

Diğer yanda değiştirmek için uğraşmadığı kendi yazgısını kızında da görebileceği halde öz kızını sefaletten kurtarma bahanesi ile birkaç tavuğa takas eden, para kazanması için gönderilmediği okula gitmeyi çok isteyen oğlunu desteklerken bile kendilerine sağlayacağı imkanları (gıda, yiyecek) düşünen, oğlunu hapishanede ziyaret ederken bile bağlılıktan çok yerine getirilen standart görevini yapmış bir anne profili vardır.

Zain’in, yaşları küçük olan birçok erkek akrabasının cezaevinde olmasının yanı sıra  filmde oynayan oyuncuların çoğunun da gerçekte suç kayıtlarının olduğunu bildiğimiz gerçeği, filmde gözler önüne serilen ciddi bir sorunun büyüklüğünü göstermektedir.

Kullanılmış ve atılmış eşyaların yığıldığı çöplükte (kefernahum) karşımıza 4 mekan (atmosfer) çıkmaktadır:

  1. Zain’in yaşadığı kenar mahalle
  2. Kaçışı sırasında sığındığı lunapark
  3. Umudun yeşerdiği baraka semt
  4. Çaresizlerin sığınağı semt pazarı

Zain, çocukluğunun en güzel günlerini yaşaması gereken kenar mahalle bu kadar zorlu şartlarda olmasaydı, lunaparkta ve baraka semtteki yaşam mücadelesini verirken hayata tutunuşunun ve huzuru arayışının savaşını vermeden oradan da kaçmayı isteyebilirdi.

Belki de Zain’in hayatındaki bu aşamalar hızlı bir şekilde olgunluğa ermesinin nedeni olmuştur

2004 Suriye doğumlu, 2012 yılında Lübnan’a göç etmiş Zain, yönetmenin ifadesi ile cesur, merhametli, yürekli, zeki (bulduğu pratik çözümlerden belli) çocukluğunu yitirmiş, yetişkin olmak zorunda kalmış bir çocuk bilgeliği ile karşımıza çıkar.

İstismarcılara karşı tetikte olması, kurtlar sofrasındaki hayata tutunma çabası, hiç okula gitmemiş bir çocuğun kaos ve karmaşanın ortasında (çöplükte) açan çiçeğin, göç yolundan kırmızı halıya giden serüvenini izlemek sadece Zain’i değil evrensel bir hikayeyi önümüze koyacaktır.

Film boyunca üzerinden çıkarmadığı mavi eşofmanın üzerindeki SPSS[1] harflerini (Statistical Programme for Social Sciences) sosyal bilimler öğrencileri için ders olarak gösterilen program olduğunu düşünebiliriz.

Filmdeki verilerin öğrenciler tarafından kullanılabilmesi Zain gibi toplumsal sancılarımız olan belgesizlerin bir datadan öteye gidemediklerini düşündürebilir.

Sınanmadığımız acıları çekenlerin hikayeleri üzerine konuşabilir miyiz?

İnsan kötü mü doğar yoksa kötü mü olur sorularına cevap ararken şiddet, ihmal, yoksulluk, cehalet ve istismara maruz kalan, sokaklarda büyümüş, belgeleri olmayan ama varlıklarını sürdürmeye çalışan umutsuz çoğunluğun sesini duyabiliriz.

Filmin öğüdünün dünyaya “az çocuk” getirmekten çok daha öte olduğunu görmeye başladıkça fakirlikten çok sefalet ve acının çözümünün şefkat ve sevgi olduğunu anlayabilenlerin duyabileceği sesi duymaya başlayacağız.

Bu ses yoksulluğun içinden bir yardım çığlığıdır.

Çocukların çığlığını duyduğumuz yer CEHENNEM olmamalıydı elbette ki.

Kız çocuğunun adet görmeye başladığı zaman çocuk gelin olayına sıcak bakan toplumlar tarafından evliliğine onay verilir.

Evlendirdikleri çocukların ölümleri karşısında hastaneye kabul edilmemiş olması bahanesi ile ölümünün suçunu da üstlerinden atmış olurlar ve bir yargı ile karşılaştıklarında ise Zain’in annesinin gözyaşları içinde mahkemede kendini savunurken beni yargılamaya hakkınız yok feryadını duyabiliriz.

Zain’in babasının kızını sefaletten kurtarmak için, yatacak yatağı olsun diye evlendirdiğini söylemesi aslında evden bir boğaz eksilsin derdidir bir anlamda da, seçme şansı olsaydı herkesten daha iyi biri olabileceğini iddia etmesi, “çocuğun yoksa adam değilsin, çocuk insanın omurgasıdır dediler ama şimdi yüzüme tükürüyorlar“demesi de suçu hep başkasında aramanın çözmek için hiç mücadele etmemenin başka bir yoluydu muhakkak ki.

Aslında Zain belgesiz olmanın ne demek olduğunu yeni öğreniyordu. Bir belgeye sahip olmak ne demekti? Kendisinin bir belgesiz olduğunu bilseydi kaçtığı eve geri belki de asla geri dönmezdi. Doğum belgesi olmamanın aslında yok hükmünde olduğunu, başkalarının kurbanı olarak yaşamanın ve belki bir gün bir çöp konteynırı kenarında ölüsü bulunduğunda gömüleceği hiçbir toprak parçasına ait olmamanın ne demek olduğunu hiç bilmemişti Zain.

On iki yaşındaki bir çocuk bir yaşındaki sürekli meme arayan bebeğe sahiplenme çabası içine girebilirken, yazgısını değiştirmeye çalışan, direnme gücünü gördüğümüz, ebeveyn yoksunluğu yaşayan Zain’in mahkeme salonundaki babasının ve annesinin bahanelerini inandırıcı bulabilir miyiz?

Pazar arabasıyla bebek taşıyan Rahil’le, bebek arabasını pazar arabası olarak kullanan Zain’in yolları kesişince sıcak bir yuvaya kavuşup pastanın mumunu üflemesi, yeniden doğduğunu hatırladığı gerçek bir sahne idi. Zain’in ailesinden özlediği tek kişi kardeşi Sahar’dı.

Bunlar yetmezmiş gibi ailesinin diğer kardeşleri gibi sorumluluğunu almayacakları ve belki onu da birkaç tavuk karşılığında satabilecekleri bebek Sahar’ı dünyaya getirecekleri düşüncesi midesini bulandıran, ciğerlerini yakan bir olay olmuştu onun zihninde.

 

CEHENNEMDE ÇOCUK OLUR MU?

Bu mahkûm edilen çocuklar gerçekte kimlerin cehennemini hazırlayacaktı?

Hangi suçtan dolayı öldürüldüklerinin hesabı diri diri gömülen kız çocukları tarafından sorulduğunda cevap olarak ne vereceklerdi?

Diri diri gömülen sadece kız çocukları mıydı?

Adaletsizliğin kurbanları çocuklar mı olmalıydı?

Yoksulluk içinde yaşıyorsanız çocuk sahibi olmak ahlaki midir?

Bu koşullar altında yaşayan insanlar çocuk sahibi olmalı mıdır?

Bebekler ayaklarından bağlanmaya alışık oldukları için mi büyürlerken de ortamlarına razı olarak yaşamaya devam ederlerdi?

 

Lunaparktaki balerin maketinin göğsü, anne şefkati almamış bir çocuk için daha mı sıcak gelmişti?

Gördüğümüz dört anne modelinde olması gereken anne hangisidir?

Zain’in kendi mutsuzluğunda boğulmuş annesi mi? Bebeğine süt veremediği için özür dileyen anne mi? Kaçabilmek için saçlarından bile vazgeçen anne Rahil mi? Bebeğini taşıyacak kadar gelişememiş, kadınlığını kanıyla kazanan kanıyla yitiren küçük anne Sahar mı?

Bütün bunların yanı sıra Zain’in annesinin savunmalarının muhatabı olan anlamaya çalıştığı hikayeyi onun dilinden dinlediğimiz avukat modelini görüyoruz.

Filme Dair Sorular

Etiyopya’dan gelip zorluklar içerisinde yaşadığı halde hayatına soktuğu yıkayıp yedirip ve yatacağı bir yatak verdiği Zain’i (doğurmadığı çocuğu) kullanmayı düşünmeyen Rahil, kendisini ve kardeşlerini gelir kapısı olarak gören ailesinin gerçek yüzünü mü göstermişti?

Gülümseyen, güvenen, sıcak yuva sağlayan bekli de ilk kez bir pastanın mumunu üfleten yalnız anne Rahil’i tanıyıp onun çocuğu için yaptığı fedakarlıkları görmeseydi yine de ailesinden davacı olur muydu?

Bir bebeği hayatta tutabilecek mama için uyuşturucu satmaya çalışmak görmediği merhameti başka bir çocuğa göstermenin en iyi yoluydu ona göre.

Kazanın içinde taşıdığı bebek kurtulmak değil, bulunduğu çaresizliğe çözüm buluşunun ispatıydı.

Çaresizlik içinde gittiği benzincide bebeğin ve kendinin yıkanmasını talep etmesi yeni başlayacağı hayata temiz bir başlangıcın ilk adımı olmalıydı.

Buzun üzerine şeker serperek doyurmaya çalıştığı, komşunun çocuğunun biberonunu çalarak, yardım kurumlarından bebek bezi ve süt isteyerek, evden atıldıkları halde ayağını bağlayıp bir köşede terk edemediği, çarelerin bittiği bir zamanda bebeğin annesine duyduğu vefaya rağmen ağlayarak bebeği bırakması onun kahramanca mücadelesinin adıydı.

Hapishanelerde yatan bütün çocuklar suçlu mudur?

Zain’i hapise atan, açtığı dava ile annesi babasını yargılayan “GÜÇ”, küçücük çocuğun anlattıklarından sonra çocuğu hapisten çıkarıp yerine ona bakım sağlayıp koruması gerektiği halde bunları yapmamış olan kızlarının katili olduğu kesinleşen anne ve babayı cezalandırmak için ne yapacaktır?

 

 

Zain’in bir hayali vardır artık. Kapısını çalmadan odasına girilemeyen, sefaletten değil ancak eceli geldiği zaman ölebileceği başka bir dünyaya gidecekti.

Ortadoğu’yu bu hale çeviren batının, çocukların hayalinde kurtarıcı rolü almış olması da üzücüdür.

Yabancı korkusu (zenofobi) içindeki toplumlara karşı gerçekleştirilen göçmen sorununu çözme konusunda, doğum kontrolü ve kısırlaştırma politikalarına değil, filmdeki tarafsız davranışın mesajı olan toplumsal dönüşüm projeleri geliştirerek devlet politikalarını değiştirmelerinin çözüm olabileceği vurgusu oldukça önemli bir mesajdır.

Mülteci krizi yaşanan dünya şehirlerinin hepsinde göz ardı ettiğimiz bu sorunlar var ve ne yazık ki ölçülebilir net rakamlar bile yok elimizde.

Toplumsal, politik ve ekonomik koşullar iyileştirilmediğinde yaşanan sonuçları sadece cehennemin çocukları yaşamayacaktı elbette.

Yükümlülüklerini yerine getirmeyen devletlerin bedelini ödeyenler toplumdaki dezavantajlı kesim mi olmalıdır?

Kaçak mültecileri ucuz işgücü olarak ülkelerine sokan insan ticareti yapan mafyayı sorun olarak görüp sorunu çözmeyen devletler, yakaladığı mültecileri hapishanelerde beslemeye devam ederken sivrisinekleri bitirmek için bataklığı kurutmasının daha kolay olacağını görmeliydi.

Sorunun büyük ve kabul edilmek istenmemesi ile başarısız sistemlerin başarısız topluluklar oluşturmalarının sonucunda savunmasız çocuklara ödettirilen bedel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Devletler var ama yok gibi davrandıkları, belgesiz insanlar, suç işleyip, hapishanelere gittiğinde davalarına bakmak zorundadır. Oysa ki suç işlemedikçe varlığından haberdar! olmadıkları çocukların bakımı ve gelişimi konusunda hassas davranılmış olsaydı, ülkenin cehenneme dönmüş arka sokaklarındaki yangın daha çabuk söndürülebilirdi.

İbranice’deki anlamıyla “nahum”un köyünü (cehennemlik yeri) kurtarmak zor olmamalıydı.

Ortadoğu’nun lanetlenmişleri olarak kalmaya devam etmemeli iyileşme yolları bulunmalıydı.

İncil’de hastaların iyileşebilmeleri için İsa’dan mucize yaratmasını istedikleri Filistin’deki kutsal şehirdir; Kefernahum!

Arapça’da “k f r“ harflerinin kök anlamlarından oluşan sözcüklerin “onları inkar ediyoruz”, “onları kabul etmiyoruz”, “örtmek”, “inkar etmek” anlamı kendi ifade ettiği gerçeklikten inşacı insan eliyle kurtarılabilirdi.

Tramadol isimli ilaç ve türevlerinden elde edilen “hamamböceği“ adı verilen bir içeceğin (filmde gelir kapısı olarak atıfta bulunulan çamaşır suyu) mülteciler tarafından çok kullanılıyor olması filmin bir diğer gerçeğidir.  Eroinden daha ucuz ve satın alınması kolay olan bu içecek sürekli mutsuzluk yaşayanlarda  “içimin acısını geçiriyor“ diyerek kullananlarda bir bağımlılığa neden olmaktadır.

Yine filmde hamamböceği metaforu her türlü pislikte bile çoğalan, açlığa dayanıklı, doğurganlık oranının çok yüksek olduğu sefil halde böcekler gibi yaşayan mültecilere toplumun gözündeki yerlerinin aynı olduğunu belirtme amacı olarak kullanılmış olabilir.

Hamamböcekleri yiyebildiği yemekten daha fazlasını kirletmektedir. Bu kirlenmenin önüne ancak planlı operasyonlarla geçilebilecektir. İzleyicilere ise bunları görmezden gelerek kurtulamayacağımızı ancak ıslah çalışmaları ile temizlenmesinin mümkün olacağı da gösterilmiş olabilir.

 

Filmin belki de en mutlu eden haberi BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin başvurusu ile Zain ve gerçek ailesinin 2018 yılından itibaren okula gidebildiği ve iki katlı evlerinin olduğu Norveç’te yaşamaya başlamasıdır.

Çekimlerinin bitmesi üzerine Yonas ve Rahil’i canlandıran oyuncuların sınır dışı edildiği de unutulmamalı ve ne yazık ki çocuk gelini canlandıran Sahar için aynı şeyler söz konusu film bittikten sonra yaşadığı sefil sokaklara geri dönmüştü.

Filmin Batılı devletlerden büyük ödülleri alma sebebi doğuda yaşanan sefaletin gözümüze sokulmaya çalışılmış olması olabilir mi?

Birleşmiş milletler film başarılı olmuş olmasaydı yine de Zain’in Norveç’te yaşamasına yardımcı olur muydu?

Başarı odaklı oldukları için mi sadece Zain’i kurtarıp filmin diğer kahramanları konusunda kıllarını bile kıpırdatmadan eski sefil hayatlarına gönderdiler.

Peki diğer kahramanların kurtarılmak için ne yapmaları gerekiyor?

 

Son sahnesinde Zain’in gülümsemesi sadece bir belgeye sahip olması değil o belge sayesinde var olabilmenin mutluluğuydu…

 

*Siyasi ve sosyal aktivist Şadi Naşaba, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada, uyuşturucu fiyatlarının hemen hemen herkesin alabileceği düzeyde olduğunu, gençlerin her zaman kokain ve eroin almadığını, eczanelerde satılan ilaçları da satın alabildiklerini söyledi. Aktivist, “Bir öksürük ilacı da aynı etkiye sahip ve fiyatı 8 bin lira (6 dolar)” dedi. yetkililer ve devlet kurumları, istismara uğramış gençlere finans sağlayarak veya rehabilite ederek yardımcı oluyor mu? Sorusuna “Bu konuda devlet kayıp. Rehabilitasyon merkezi yok. İçişleri, Sağlık ve Sosyal İşler Bakanlığı gibi ilgili bakanlıklar kapsamlı bir plana sahip değil” cevabını vermiştir.

BBC’nin haberine göre, Mısır Uyuşturucu Kontrolü ve Bağımlılık Tedavisi Fonu, neredeyse üç Mısırlı’dan birinin, bir başka deyişle 30 milyon kişinin ağrı kesici bağımlısı olduğunu söylüyor.